• Televizyon ve Rol Model Kalıplar

    koray demir

    Televizyon hiç şüphesiz modern çağın kitle iletişim araçları içinde en başarılı olanı...

  • Sosyal Medya ve Dijital Ayak İzimiz

    tolgahan osmanoğlu

    Sosyal medyanın hayatımıza bu denli girdiği günümüzde, gündelik hayatta attığımız her adımı paylaşma ihtiyacı duyar olduk...

  • Unutmak Mümkün Değildi Unutmamak İçin Yazdım

    bilge dilek yıldız

    Ben artık diye başlayan her cümle içinde değişimi barındırır...

  • Ölüm

    nasuh numan

    Her canlı ölümü tadacaktır.*Ankebut 57*

  • 05:50 Uykusuzlukla Hiçbir İlgisi Olmayan Kamu Spotu

    cansu şengün

    Kırılıp döküldüğün anlardaki maskeni yırtmamaya ne dersin?

  • Üç noktalar koymaz bana

    handan güler

    Yıllar rüzgâr gibi geçse de kalbime konukluğu geçmeyen dostlarımdandı.

alper selçuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alper selçuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kapitalist/Emperyalist Batı Çökerken




Mahalle'nin cimri ve hırsız zengini iflâs ettiğinde, yoksulun gözleri parıldar. Kendi cebine giren hiçbir şey olmayacağı halde, yoksul, zenginin müflis hâlinden keyif alır. Psikanaliz yahut sosyoloji bu keyfe nasıl bir teori üretmiştir, keyfin süresi ne kadardır; yoksul buna da aldırmaz. Müflis zengin bir daha zengin olsun ya da olmasın; bununla da ilgilenmez. Yoksulun gözlerindeki parıltı, zenginin kendisi gibi 'algılıyor' hâle gelmesinden üremiştir ve hayatında bir an buna şahit olmak bile yoksulun gözlerinin parıldamasına ve keyif almasına yeter, hatta artar. Başkaca kez olmasa da, zaten yoksulluğa alışkın olan için vak’a’nın tekrarına hâcet yoktur.
***
Son Papa, son küresel-kapitalist-ekonomik krizi, İlâhî bir uyarı olarak nitelendirirken mürteci olarak adlandırılmadı. USA Başkanı G.W.Bush, yıkık, çökmüş görüntüsüyle 'ulusun sisteme olan inancının sürmesi isteğini'  yalvarırcasına televizyonlarda canlı yayında dile getirirken de, kimse çıkıp onu küçümsemedi, onun gaflarıyla alay etmedi. Avrupa'nın dev ülkeleri yana yakıla çâre ararken, merkez bankası başkanları, zengin G7’ ler sık sık bir araya gelerek piyasalara para pompalarken de kimse onların bu hâlini karikatürize etmedi. Dünya'nın bütün yoksulları yüzlerce yıllık büyük bir olgunlukla ve sessizce, keyif alarak, gözleri parıldayarak bu kan emicileri izliyorlardı.

***
Biliyorlardı ki; mürteci diyenler, değerlerle alay edenler, Peygamberleri karikatürize edenler hep aynı şımarık zengin züppelerdi. Kendilerinin aldığı bu keyif, borsa endekslerinin kırmızı oklarla aşağı yönlü seyri, brokerlerin canhıraş feryatlarla saçlarını başlarını yolması, bankacıların, emlâkçilerin etekleri tutuşmuş bir şekilde tutunacak 'parasal' dayanak aramaları sürdükçe daha da katmerlenecekti. Velev ki; bu süre bir an, bir ay olsun. O zengin züppeler, işsizlik ve parasızlık korkusuyla yaşamayı tecrübe etmişlerdi artık. Gözlerindeki büyük küçümsemeyle kibrinden geçilmeyen Büyük Devlet Başkanları'nın ağlayan, yerlerde sürünen, yoksulluğun korku uyandıran detaylarını fark etmeleriyle turşuya dönen yüzlerini görmek bir daha nasip olmayacak bir nimet olabilirdi. Yoksulun keyfi işte bu yüzden değerliydi.
***
Belki örtülü operasyonlar parasızlıktan yapılamayabilir, bir sürü yoksul öldürülmekten kurtulabilirdi. Irak’ta, Sudan'da, Somali'de, Pakistan'da, Afganistan'da ve daha birçok yerde akan yoksul kanı durabilir, doğmaya fırsat bulamadan yahut doğduktan hemen sonra gıdasızlıktan ölen bebekler sağ kalan yoksul ebeveynlerinin gözlerindeki bu kısa parıltıyla hayat ışığı bulabilirlerdi. Ukrayna Devlet Başkanı Yuşçenko Parlamentoyu feshedip, erken genel seçimlerin 7 Aralıkta yapılmasını öngören bir kararname çıkardığında, kapitalizmin parasıyla fonlanıp ‘Turuncu’ devrimle seçilip gelen, Ukrayna Başbakanı Yulya Timoşenko-Devrimin Jan Dark'ı-, parasızlıktan seçimin yapılamayacağını beyan ederken de yoksulu sevindirdiğinin farkında değildi. İzlanda adası yaşadığı iflas'tan dolayı internet ortamlarında açık arttırmayla satılığa çıkarılırken, yoksul, bir kaç yoksulla bir araya gelerek bu eski zengin adayı satın alabilmeyi bile umudedebilirdi.




Hüzünlü şarkıların, içli yöresel türkülerin, şiirlerin, sosyal felâketlerin, hastalıkların, ölümlerin, ayrılıkların, kavgaların, iç savaşların tam orta yerinde durup yoksulu can evinden, evinden vuran kapitalizm'in yaşadığı bu kriz, yoksulu keyiflendirmeyecekti de ne işe yarayacaktı başka? Onu daha da yoksullaştıramayacaktı bu kriz. Aksine çalınan her şeyinin artık çalınması güçleşecekti belki de. Tüsiad'ın kadın başkanının krize dair feryatları, aç çocuğuna mama alabilmek için Câmi önlerinde boynunu kırıp utanarak dilenen kadının cılız yardım istekleri kadar bile asil değildi. Hele bu feryatların kendisinin-babasının- şirketlerinin batması riskinden kaynaklandığını da biliyorsanız; yoksulun asil keyfine şapka çıkarmaz mısınız? Yoksullaşacağından korkanın yaşadığı, yaşayacağı travmanın boyutlarına psikologlar bakacaktır kuşkusuz; lâkin yoksul, bu kaygıdan beri kalacağı için keyiflidir. Onun keyfi işte bu yüzden değerlidir.
***
Ama, kimse yoksulun onurlu sessizliğinde aldığı bu keyfin reklamını yapmaz. Bu keyif  paralı alıcısı olmayan bir keyiftir. Paralıların da alamayacağı bir keyiftir.
***
Hindistan ve Çin’de yaşayan yoksulların ,Devletlerinde fazlasıyla bulunan paranın kendilerine çok fazla faydası bulunmadığını bildikleri halde, Batı’nın bu paraya muhtaç olduğunu anlamalarından kaynaklanan bir keyif aldıklarını da kimse inkâr edemez.
***
Türkiye’nin yoksulları, günden güne panikleyen soyguncu zenginlerin avazları çıktığı kadar bağırdıklarında “Ekonomimiz sağlam” diyerek bu paniğe kapılanları küçümseyen hükümetleri olduğu için keyifliler. Sonra bir de, bir vakitler kendilerini soyan Batılı şirketlerin sudan ucuz fiyatlarına müşteri olabilecek nakiti bol şirketlerinin olduğunu duydukları için keyifliler.
***
Zenginlerin kurulu düzenine su taşıyan köşe yazarlarının, “kapitalizm çöküyor” konulu yazılar döşeyerek yoksulu sevindirmeye devam edenleri, yoksulları aldatmakla suçlamaları ve aslında bunun sadece geçici bir kriz olduğunu iddia etmeleri yoksulu daha da keyiflendiriyor. Çökse de çökmese de dizlerinin üstünde sürünen bir “Kapitalizm” yoksulu keyiflendiriyor. Daha da keyiflendirmesin mi? Artık belki bir diğer göreli yoksul, arabasına koyacağı benzini düşünüp endişelenmeyecek eskisi gibi; rahat rahat binip gidecek belki anne-babasının elini öpmeye.
***
Değmez mi?


alper selçuk


Devamı

Yaratılmış Ölümlü, Sen Yaratamazsın!



Yaratılmış ölümlü yaratabilir misin? Buna gücün yeter mi?
***
Ne kadar saygısızca bir iddia! Yaratmak ne, sen nesin?
***
Anlatsana! Nasıl anlatacaksın yaratabileceğini? Yarattığını iddia ettiğin şeyleri mi örnekleyeceksin? “Yarattıklarım, yaratacaklarımın kanıtıdır” mı diyeceksin? Hadi bana bir masal daha anlat, ucu açık kibrinle süslediğin. Hadi gülümset beni, bir grip virüsüne yenilip yataklara düşen sen! Nâz yapmadan anlat, nasıl yaratacaksın?

***
Resimlerinden mi bahsedeceksin? Bahset hadi; bekliyorum. Resimlerindeki en küçük detayı, nasıl oluşturduğunu anlat. Evet, sen tuvaline resmetmeden önce o detay yoktu. Sen çizdin fırçanla; oldu. Yoktu daha önce. Sen tüm detaylarıyla resmini tamamladığında, resim önceden yokken sonradan var oldu. Şimdi sen onu yoktan var etmiş mi oldun? Sen onu yaratmış mı oldun?
***
“Evet, ben yarattım mı”, diyorsun? Yaratmak, yoktan var etmekse, sen resminde daha önceden olmayan bir şeyi gösterir misin bana? Bir tek fırça darbesiyle tuvale yansıttığın hangi küçük detay, daha önceden yoktu? Ağaç, ağacın dalları, dağlar, dereler, yüzler, meyveler, hayvanlar, gökler ve yer…hangisi?
***
Resmindeki nesneleri sen yaratmadın, değil mi? Tamam onları yarattığını kastetmedin zaten sen, resmini kastettin. Tamam, resmindeki nesneler, sen resmetmeseydin o tuvalde olmayacaklardı. Onları sen çizdin, önceden var olan örnekleri taklit ettin; onları adı üstünde resmettin. Onların tuvalde olmalarını sağladın; onları dilediğin formda kopyaladın. O resmi sen yaptın. Yaptın! Yaratmadın. Yaratamazsın da. Kopyalamak yaratmak değildir ki.
***
Resmindeki nesneleri yaratamadığına göre, söyler misin o nesneleri resmetmeye yarayan hangi şeyi sen yarattın? Tuvali mi? Boyaları mı? Fırçayı mı? Tuvali, boyaları ve fırçayı başka bir sen mi yarattı yoksa? Nesneleri resmeden ellerini, resmedeceğin şeyi görüp tuvale yansıtmanı sağlayan gözlerini, resmini tasarlarken ve yaparken düşünmek için kullandığın beynini ve farklı resim yapmanı sağlayan aklını ve zekânı da sen yaratmadın. Peki, sen ne yarattın?
***
Sürreel çalışıyorsun. Evet, bu doğru; kopyalamıyorsun. Örneksiz sandığın tablolarının tüm detaylarına bakalım mı? Hangi bir detay sırf senin yaratıcılığınla var oldu? Sen, o resmi yapana kadar gördüğün, yaşadığın ve yaşanmışlardan faydalanarak hayal ettiğin şeylerdeki yaratıcı katkını göster bana? Sürreel resimlerin, hangi yaratılmış olmayan şeylerin birer kombinasyonu? Yaratılmış olan zekânla yaratılmış olan her şeyi yeni ve kendine has kompozisyonlarla yaptığını biliyorsun değil mi? Hadi söyle; seni, kendini yaratıcı görmeye iten güç ne? Kibrin değil mi? Sana senin de bir yaratıcı olduğunu söyleyen nefsin, seni kibrinle aldatıyor. Değil mi?
***
Sen de yüksek sosyete mensubu heykeltıraş, sende yaratamazsın. Traşladığın malzeme de yaratılmış, traştan sonra elde ettiğin ürün de kopya. Sen sinemacı, sen tiyatrocu, sen modelist! Hepiniz birer taklitçisiniz. Böbürlenmeyin öyle!
***
Sen yaratamazsın, ölümlü! Yaratmak adı üstünde örneksiz önceliğe ve yokluktan benzersiz gelişe göre tanımlanır. Sende bu iki şeyden zerresi yok ki. Neden yalan söylüyorsun?
***
Sen yoksa bilim adamı mısın? Yoksa düşünen bir adam veya kadın mı? Hadi söyle bana, hangi bilimle meşgul olan adam bir nesneyi, olguyu, olayı yarattığını iddia edebilir? Bilimsel bilgi diyorsun, o bilgi yığmalı/birikimli bir bilgidir; öncesi yoksa şimdisi ve sonrası olmaz. Bilim adamı yaratamayacağını biliyor bu dünya denen minik kürede. Teknoloji ve daha birçok bilimsel eylem sonucunda elde edilen nesnenin yaratılmamış olduğunu, aksine yaratılmış materyallerden elde edilmiş yeni bileşikler olduğunu da bilir. Edepsizce ben yarattım, oldu, demez. Diyemez. Dediği anda kendi birikimli bilimsel bilgisine ihanet eder.
***
Mesela bilim der ki; “Ey Descartes, sen 1637 de, Sen Euler 1732’de ve sizler Cauchy ve Gauss kompleks (karmaşık) sayıları son haline getiren adamlarsınız, ama siz İsa’dan sonra 49. yılda İskenderiye’de başlayan1800 yıllık serüven sonunda keşfedilen karmaşık sayıların yaratıcısı değilsiniz. Hiçbiriniz değilsiniz, olamazsınız da. İlk merak eden de değildir. Hepiniz onları keşfedenlersiniz.”
***
Israr mı ediyorsun. Teorilerini alda gel, onlara bakalım. Teorilerindeki hangi kavramı sen yarattın? O teorileri üretirken kullandığın araçların hangi birini sen yarattın? Yokken var ettiğin ne var söylesene? Senin yaratmadıklarınla elde ettiğin yeni bir şey var orta yerde ve sen tüm bileşenleri önceden yaratılmış olan bir bileşiği ben yarattım diyorsun. Ayıp değil mi? Hakkını yemeyelim onu yapan sensin. Ama o kadar sadece; sen yapansın, yaratan değil. Kombine edensin! Sendeki bu yeteneği yaratanın sana verdiği güç bu.
***
Tamam, bilim adamı da değilsin. Nesin sen? Bir yazar mı? Romanlarındaki kahramanları, olayları, olguları her şeyi, onlar önceden olmadıkları halde sen oldurdun, öyle mi? O kibirli ressamdan ne farkın var? Mesela kahramanlarından biri, bir kadın; ona bakalım mı biraz? O kadının hangi bir özelliği tanıdığın başka başka yaratılmış kadınlardan çalıntı değil? O’nun daha öncede yaşamamış bir kadında olan hangi fiziksel bir özelliği, ihtirâsı, merhameti, aşkı ya da kaprisi var? Sen basit bir çorbacıdan başka bir şey değilsin, ey yaratılmış ölümlü; bu yüzden yaratamazsın! Yaparsın veya keşfedersin. O kadar!
***
Medeniyet mi yaratıyorsun? Yeni bir din mi? Ya da yeni bir dil? Baksana o kadar yaratıcı görünmene rağmen, yokluktan varlığa gelen yeni bir dil yaratamamanın sebebi ne? Sen daha örneksiz bir alfabe bile kuramıyorsun, ey yaratılmış ölümlü! Hangi şeyi yaratmaktan bahsediyorsun sen?
***
Medeniyetini gördük senin, senden öncekilerden çaldıklarınla ortaya çıkardığın medeniyette senin ilk kez ortaya koyduğun ne var? Bir tek yasadan bahset bana, sebepsiz ve illetsiz yaratılmamış olsun.
***
Göğe çıkıyorsun, yaratılmış nesnelerden elde ettiğin yeni nesnelerle. Yaratılmış olan atmosferde Hava’nın itme gücüne muhtaçsın. Atmosferin dışında da başka yaratılmışlıklara. Oturduğu yerden konuşuyorsun uzaydaki astronotla, onu görüyorsun da. Ses dalgalarını, o dalgalarla giden sesi yaratmadığın halde yaptığın cihazlarla konuşmayı yaratmak mı sanıyorsun? Sen neyi yarattığını iddia ediyorsun. Anlatsana yalancı!
***
Sonra dönüp bana,” insan yaratabilir”, diyorsun. “Kızacak ne var bunda?”Bir yalan uyduruyorsun Allah’a karşı ve diyorsun ki; “Gel bu yalanı kabullenerek benle yoldaş ol ve yeni bir medeniyet yaratalım”. Ne medeniyeti bu? Allah’a denk olmayı şiâr edinen İblis’in medeniyeti mi? Bırak seninki sende kalsın, benimki bende. Bana saygısızlık yapma yeter; kendi bunalımlarını meşrulaştırma ey yalancı. Sen yaratamazsın, o kadar! Gücün yetiyorsa, ölmemeyi de yaratsana kendin için. O da henüz yok, var etsene! Görüp susalım sessizce! Ol, desene hadi; olsun. Bekliyoruz.
***
Bak dinle, Allah şöyle bildiriyor:

”….. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!”(Araf 54)

"De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." O halde de ki: "O'nu bırakıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?" De ki: "Körle gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?" Yoksa O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O, birdir, karşı durulamaz güç sahibidir." (Rad 16)

"O halde, yaratan , yaratmayan gibi olur mu? Hala düşünmüyor musunuz?" (Nahl 17)

"Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!"(Hacc 73)

"Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?"(Tûr 35)

alper selçuk


Devamı

Kitaplar ve Çerçeveler- Çerçeve Savaşları


Raflarında dizili kitaplardan, içlerine türlü türlü desenler, resimler ve insan portreleri sığdırılan metal, ahşap ve plastik çerçevelerden değil, her türden iç içe çerçevenin içine yerleştirilmiş çeşit çeşit kitaplardan bahsedeceğiz. O resmi çizelim önce. İç içe çerçeveler hayal edin ve en içteki küçük çerçeveden başlayarak birer kitap yerleştirin sonraki her büyük çerçevenin boşluklarına. Resminizden hoşnut olduğunuz anda da bu çerçeveleri sona erdirin ve eserinizi inceleyin.

Eserinize bakarak, çizdiğiniz kitapların sizin sistem ve düzen algınıza göre ya rastgele ya da hesaplanmış ölçüm aralıklarına göre yerleştirildiğini söyleyeceğim. Bunu siz resminizi çizdikten sonra, onu diğer türdeş resimlerle mukayese ettiğinizde hiç zorlanmadan fark edeceksinizdir eminim. Aynen düşüncelerinizi, işinizi, kıyafetlerinizi, eşinizi, işinizi ve çocuğunuzu mukayese ettiğiniz gibi. İşte bu meselden de görebileceğimiz gibi, çizdiğimiz iç içe çerçevelerin içine yerleştirdiğimiz kitaplar bu çerçeve anlayışına göre yazılmışlardır ve amaçları sizin kafanızdaki çerçevelerin çizilmesini sağlamak, o çerçeveleri bânilerin keyfi kadarınca genişletmek veya daraltmaktır. Birbirini çizen ellerdeki paradoks gibi, siz kitapları çerçeveler içine alırken kitaplarda sizi çerçevelerle sarmalarlar. Adem-Havva ve İblis’ten, Hâbil ve Kabil’den bu yana insanın o kocaman ve derin zihninde, o zihnin sınırlarının çizilmesi ve bu sınırların zabt-u rabt altına alınması için yapılan savaşlar çerçeve savaşlarıdırlar.


Muhâkeme, esaslı bir faaliyettir. İşinizde harcadığınız emekle karşılığında aldığınız ücreti, almanız gereken ücretle mukayese etmeniz bir mukâyesedir, kıldığınız namaz ile aldığınız kulluk hazzını, almanız gereken haz miktarı ile mukayese etmeniz de bir mukâyesedir. Peki, okuduğunuz kitaplardan aldığınız bilgi ile çizdiğiniz hilâfet rotasına baktınız mı? Hilâfet, öyle Osmanlı’dan Memlûklere, onlardan Fatimîlere, onlardan Abbasilere, onlardan Emevilere kadar uzanan siyâset makamı değildir, biliniz; insanın Allah’ın kendisine verdiği emirler ve yasaklarla Dünya hayatında Allah’a hakkıyla kul olmak adına ele aldığı dünyayı işleme ve insanlık faydasına devşirilecek netice çıkarma ‘çerçeve yetkisi’ne denir, hilâfet. Mukâyese için okuduğunuz kitapların resmini çizin önce. Sonra hilâfet rotanıza dönüp bakarız, olmaz mı?
 

Hani, matbaa çıktığında Avrupa’da ortaçağ bitmeye başlamıştı ya, işte öyle derin bir mesele bu. Hani, Kur’an vahyedilip insanlar gerçek dine davet edildiğinde cahiliye derebeyleri kızgınlıklarından küplere binmişlerdi, Kabalacı Yahudiler ile papazlar ve rahipler zelzeleye tutulmuşlar gibi korkudan titreyip durmuşlardı da her türlü fitne fesat çarkını kurmuşlardı ya, işte öyle büyük bir mesele bu. Kiliselerin matbaa’ya nasıl düşman olduklarını, onu nasıl şeytan işi diye nitelendirdiklerini hatırlar, gelip yasak kitaplara göz atarsanız kavganın çerçeve kavgası olduğunu kolaylıkla anlarsınız. Sonra kavgaların içinden çıkıp geldiğinizde hep yeni bir düzen, yeni bir yasalar ve haklar efsanesi dinleyerek keyiflenir, zihinlerinizin her tarafından kıskıvrak yakalanarak yönetilirsiniz de hızlıca geçip giden zamandan sonra bir de bakarsınız ki; torunlarınız başka efsanelerle meşguller. Kuşak çatışması gibi olağan, kosmos gibi karışık, vesaire sebeplerle başka çerçevelerin esiri olmuş nesillerle çatık kaşlı bir geçmiş ve gelecek kavgası yaşarsınız. Sizden başka herkes bilir ki; kafasının içini çizemediğin insanı yönetemezsin!
 

Filmler de hızlandırılmış görsel kitaplardır. Diziler ise sindire sindire yedirilen uzun vakitli yemekler gibi. Senaryolar bu hesap üzerine yapılır. Kafaların içi çizilir, sınırlar belirlenir ve ”al işte sana hayat; yaşa!” denilir. Siz de çizilmiş çerçevelerin içinde istenilenleri düşünerek büyük bir keyif ve dünyevî saadet içinde yaşar, sonra o çerçeve içinde dolaşıp duran birer sinek gibi ölüp gidersiniz.
 

İşte size kitapların çizdiği modern ve nostaljik hayat.
 

Tanrısız ol, yasaları keyfince düzenleyebilecek kişileri seç, yasakları yasakla. Okuduğun kitaplarda kahramanların yatak odalarına kapının anahtar deliğinden değil odanın tavanına kurularak yataktakileri dikizleyip anlatan yazarların çizdiği rotada ya da yönetmenin patlayan bombalar, vızıldayan mermiler arasından veya ölüm ağıtlarının, duygusal, kişisel çatırdayışların tam göbeğinde büyük bir özenle çektirip izlettirdiği çıplaklığı/cinselliği dimâğının en büyük meskeninde dakikalarca tut. Erkeksen; kurulan düzenekler nefsinin istediği kadını alıp gelsin. Gazetelerin arka sayfalarında, magazin eklerinde sev onları, bazen parasını ödeyerek zihninin yatağına al. Din ile alakalı kırıntılar varsa tuvalinde, sana anlatılan masallardaki gibi davran; fedâkar ol, uğruna ölünecek sevgililer ara, sonra bu arayışından utan, de ki; ilâhi aşka giden yolda Leylâ şarttır. Şiirler yaz önceleri, kahır dolu denemeler sür geleceğin izlerine, çömezleri eğit yahut uyar -her ne yaparsan onlar bunda bir derinlik bulacaklardır- . Ve büyü takdis edilmiş ruhanî çerçevelerde. Kerâmet beklerken gecelerin köklerine gönderilmiş rüyalarda; “aşk” de.
 

Kadınsan; kadının kadına bakmasını erkeğin kadına bakması gibi algılamakla modernitenin çizdiği rotaya uyacaksın, endişelenme; artık yasalar bile sana yan bakamıyor, erkeklere bakamadığı gibi. Erkeğe bakman veya erkeği kendine baktırman, romanların, şiirlerin, öykülerin, efsanelerin, aşk yoğunluklu temâların tümünde sana yakışan en iyi tavır olarak övülüyor; bak tüm şarkılar senin için. Erkekler bütün emeklerini senin ayaklarının altına sererken sana tapındıklarını bilmiyorlar. Bunun tadını çıkar; onların düşüncelerinde ne kadar çok kalırsan o kadar büyürsün, tapınılacak kadın olursun. Birazcık din ile alakalı motifler varsa zihnine çizilen çerçevelerin içinde, sıkılma; Leyla-Mevla koşu yolunun Leyla’sı olmaktan onur duy; sen erkeği kendi derinliklerinde boğarken erkek senden Mevlâsı’na ulaşacak olan yolu bulacaktır ve sen kutsanmış bir menekşe gibi o yolun sonunda terk edilmeye mahkûm olmaktan ötürü haz al. Erkeğin Mevlâ niyetine çıktığı yolda belâ bulması seni ilgilendirmiyor –o, onun ahmaklığı- seni sorumlu tutmuyor; seni o çerçeveler içinde çerçeveleyen bânilere göre, sen bedeninle ve sana biçilen rolle bu kutsal yolculukta sadece bir bineksin. Erkek için bir lâle kadar kırılgan, bir rakkâse kadar kıvrak ve bir vahşi kısrak kadar meçhul olmalısın. İlâhî aşk terraneleri içinde uyuman için dergâhlarda çizilen çerçeveleri anlatan kitapları okumaya devam et; ihtişâmlı bir hâlet-i ruhiye ve huşû içinde“aşk” de.
 

İster erkek ol, ister kadın “Aşk” de, bak; bir nakkaş titizliği ile çizilen tarihi çerçevelerde, -bugünde oturdukları halde- koca koca adamlar, profesörler romanlar yazıyorlar. Sende okuyorsun aşk cambazlıklarını o köhne, o batık- çeyrek farisî, çeyrek arabî, çeyrek turkî, çeyrek de iyonik dilin sanat diye anlatılan- çerçevelerinin içinde. Geçmişte aşk zümrüt imiş gibi çekiyor mahur gözlerle meçhule bakan bugünkü kurbanları. Yahut modernite tutup kaldırıyor masalların içindeki rezâleti, aşksız pazarlıklar yapıyor özgürlük denen pastel boyalarla çizilmiş çerçevelerin ışıklı sahnelerinde. Tat al, sanat diyerek.
 

Kitapların çizdiği nostaljik ve modern hayattan artık hâz almaz mısınız?
 

Dünya klasiklerini görüyor musunuz? O klasiklerin gücünü hissediyor musunuz? Klasik okuyarak yazar ve kitap analizi yapanları hayran hayran dinlerken kendinize/kendi yetersizliklerinize kızmıyor musunuz yoksa? Erdemi ve hikmeti bulmuş, özümsemiş ve kendi bireysel tekâmüllerini bu hayâl çerçeve içinde tamamlamış gibi duranlara bakarken çizilen çerçevelere dikkatle bakınız. Bomboş geçmiş bir ömür ne kadar güzel yansıyor değil mi süslü sözcüklerin içinde? Rus, Fransız, İngiliz, İspanyol, İtalyan kadınlarının ve erkeklerinin yaşadıklarını anlatan klasikleri okumadığınızda eksilir misiniz? O anlatıcıların hangi bunalımlarını, hangi hastalıklarını, hangi günah itiraflarını, hangi derin hesaplarını kitaplarında çerçeve yapıp size anlattıklarını ve bu çabalarının birer meşrulaşma gayretinden başka bir şey olmadığını göremiyor musunuz? O anlatıcıların hepsi nefsin karanlık kuyularında iblisle yaşadıkları işbirliklerini anlatmıyorlar mı? Sizi iblisle tanıştırıp onun hesaplarına alıştırmıyorlar mı? Sizi ve inanç çerçevenizi ilgilendirmeyen, ama nefsinizi ilgilendiren nesnelerle meşgul olmanızı öğütleyen duruşlardan vazgeçmeyi düşünmez misiniz?
 

Kitaplar değerlerini sırtlarında taşıyan ölümsüz anlatıcılardır ve yazarlarını aşar giderler. Her kitap okuyucusu için bu yüzden tehlikelidir. Tehlikelidir, çünkü; hangi dalgaları içerdiği bilinmemektedir. Hangi denizlerde hangi rotalarda yol aldığı bilinmemektedir. Ateistlerin çoğalma güdülerinin temelinde de bu güç ve bilinmezlik cazibesi vardır. Kitaplarını bu sebeple yazarlar, konferansları bu yüzden çekicidir. Nefse sınır koyanlara karşı, sınırlı özgürlüğün karşı konulmaz kokusunu tanrısız köylerde, kentlerde ve nehirlerde yayacaklarını bilirler. İnsan kendisini yaratanı sorgulamayı anlatıcılardan öğrenir. O arsız menfaatperestler bunu çok iyi bilmekte ve alakalı serüvenleri teşekkül ettirip emirlerini bir bir icra ettirmektedirler. Çizdikleri çerçeveleri fark edenlere karşı başka bir çerçeve hazırlamışlardır. Tıpkı klasik okumayanlara cahil diye bakanlar gibi, ateistler de çizdikleri çerçeveleri fark ederek kendilerini eleştirenlere aptal gözüyle bakarlar. Bu bakışı da yine bir çerçeve olarak kitaplarında takdim ederler.
 

Ah, evet işte kaçınılmaz yer; Din. Aşk, entelektüel kapasite ve sonrasında Din. Din’in Leyla-Mevla aşk tarafından bakmayanların gelip durdukları yerde kitaplar ne haldeler? Çizdikleri çerçeveler nasıldır? Hani o, son Selçuklu yıkılırken, Osmanlı henüz yokken, Haçlıların atlarının toynakları Kudüs’ü ezip geçtikten az sonra soysuzlaşmış Endülüs’ten kopup gelen şeytâni nefese kadar kopan fırtınaları bir tarafa bırakınız. Mu’tezileyi, şia’yı, hâricileri, Hallac-ı Mansur’u ve daha nice teyakkuz evrelerini bir kenarda tutunuz. Şeytânî Endülüs nefesinin Şam’a, Konya’ya konduğu günden bu yana büyüyen ve her tarafı kaplayan Kara Kaplı kitaplardan yayılanlara bakınız. Bir kenarda durarak, Kur’an İslâm’ının nasıl sayfa sayfa, sûre sûre, ayet ayet, harf harf dürüldüğünü ve dürülen ve kapanan kapağıyla Mushâf’ın kalın perdelerin arkasına insafsızca sürüldüğünü izleyiniz. Ölülere yakılan ağıtların yerine geçen, güzel sesli kârîlerin cep harçlığı yaptıkları Kur’an tilâvetini dinleyiniz. Onun yerine konan kalın ve saklı kitaplarda rivayetleri, rüyâları, gizli ilimleri babalarınıza, dedelerinize tedris ettirip, tahrif edilmiş Tevrat, Zebur ve İncil’den ustalıkla çekip İslâm’a giydirilen düzenbazlıkları görün. Dedelerinizin ve babalarınızın pür dikkat kerâmete nail olmak için üzerine titredikleri ufku ve mürşidleri birbirleriyle söyleştirin. Ninelerinize ve annelerinize kadın halleriyle nasıl yılan ve İblis’le kolkola poz verdirildiğini gördünüz mü? Görmediyseniz, Osmanlı’ın medreselerinden kaldırılan fennî, tıbbî ve daha birçok akıl eseri müeyyideyi gömüldükleri taşsız mezarlarına kadar tâkib edin. Fâtih’e bakın. Fâtih’in Hurufilere açtığı kucakta izleyin Kabala’nın oğul verişini ve Din ile alakalı kitapların hemen her yerine kadar yayılmasını. Kurşun gibi ağır atmosferlerden dökülün gelin, önce ikiyüzlü elçilerini gönderip ardından kendileri gelen, II.Bayezid’in kuştüyü yataklarda besleyip büyüttüğü kabalacıların vakitlerinden yaşadığınız bugüne. Ve Kur’an okuyun. Onlar uzakta değiller; kitaplığınızdaki raflarda duruyorlar, büyüyüp gelen çocuklarınızı zehirlemek için. Kendi çerçevelerini onlara dayatıp haysiyetsiz ömürlerini sürdürmek için.
 

Raflarında dizili kitaplardan, içlerine türlü türlü desenler, resimler ve insan portreleri sığdırılan metal, ahşap ve plastik çerçevelerden değil, her türden iç içe çerçevenin içine yerleştirilmiş çeşit çeşit kitaplardan bahsettik. Çizdiğiniz o resme bakalım şimdi. İç içe çerçeveler hayal etmiştiniz ve en içteki küçük çerçeveden başlayarak birer kitap yerleştirmiştiniz sonraki her büyük çerçevenin boşluklarına. O eserinizi inceleyin. Eserinize bakarak, çizdiğiniz kitapların sizin sistem ve düzen algınıza göre rastgele mi hesaplanmış ölçüm aralıklarına göre mi yerleştirildiğini bana söyler misiniz şimdi? Rotanız neye göre?

alper selçuk


Devamı

Klasikler; Ölü Adamların Sonsuza Kadar Süren Cinayetleri


Başlık çok sert farkındayım; yüksek edebî sosyete koordinatörlerine göre böyle bir genelleme yapmamam gerekirdi. Ama yaptım; bunu yapmamın benim için hiç sakıncası yok. Üstelik, klasik okumamış diğer herkes için de bunu yapmam sakıncalı bir şey yapmış olmam anlamına gelmiyor -unutmadan belirtmeliyim; başlıktaki klasikler sadece edebiyat kitaplarına işaret etmemekte, işin bu kenarına klasik felsefe, psikoloji, sosyoloji, tasavvuf, din ve siyaset kitapları da bulaşmakta; lafım hepsine uzanmaktadır-. Tesadüfen klasik okumamışları, birer maktule dönüşmemiş oldukları için özel olarak tebrik etmem de gerekmiyor; yaşıyor olduklarına şükretsinler. Tebrik edeceğim tek kesim, vakt-i zamanında ‘klasik okumayacağına’ dair prensip edinmiş olup da klasik okumayanlar olacaktır. O vakt-i zaman, dipdiri bir zihne sahip oldukları gençlik zamanıdır; o zaman geçtikten sonra yetişkinliklerinde klasik okumuş olup olmamaları önemli değildir -yetişkinin direnç noktaları sağlamdır, gözleri görür-. Zaten insan ancak gençliğinde katledilebilir; sonraki yıllarda her ne sebeple olursa olsun eceliyle ölür.

Hayır, öfkeli değilim. Ölüler ile maktuller beni neden öfkelendirsinler ki? Şu anda öfkeli olmamam, az sonra öfkelenmeyeceğim anlamına da gelmez -bu öfke kişisel değil, şahsıma panzer hazırlamayın lütfen!-. Mesele ölü yazarlar yani katiller ve maktullerle bitmiyor; katliamın sürmesi ve bu iğrenç cinayetlerin popularize edilerek sevdirilmesi beni öfkelendiriyor.

Her genç zihin, yüksek ökçeli tavsiyelerle klasiklerin sunaklarına kurban verilmek üzere şartlandırılıyor. Her kurban, bir sonraki kurbanı hazırlıyor bu katliama. Buna zerre kadar hakkı yokken; kendisi kendisi değilken; kendisindeki iğreti şeyleri yüksek değerler zannederek bir başka insanı felâkete sürüklüyor. Siz bile bile ölüme sürüklenenleri görünce, öfke damarlarınız alınmamışsa, öfkelenmez misiniz?

Haklı olarak sorabilirsiniz, basit ve masum bir okuma eylemini ve bu eylemden sonra olan şeyleri neden katliam, cinayet gibi vahşetin sıfatlarıyla dehşetli şeylermiş gibi anlattığımı. İki tip okuyucuda anlatayım meseleyi.

Öncelikle genel yargıya dönmüş bir önyargıyı çekip alayım dikkatinize: kitap okuyanlar çok iyi bilirler; okuyan gencin başlangıç zamanlarında her kitap, hele de birileri tarafından önerilmişse, içinde şeksiz/şüphesiz itaat edilmesi gereken büyük hikmetler bulunan bir hazinedir. Klasik tip okuyucu, bitmez-tükenmez bu hazineyi keşfedip o hazineden büyük feyizler alarak zenginleşenleri gördükçe, içindeki iman daha da büyür. Kendisi de o hikmet hazinesinden nasiplenmek adına kitap bitene kadar büyük umutlar besler. Hikmetinden sual olunmayan bu önyargı, zihne verilmiş bir afyondur ve ne yazık ki; bu afyon bir genel-geçer yargıdır; sorgulanamaz, itiraz edilemez. Kitap bu önyargı ile biter ve okuyucu kendisinde olması gereken değişikliği fark etmeye çalışır; lâkin edemez. Zihninin ilk tepkisi kendisini yetersiz bulmaktır ve kendisinde olduğuna kanaat getirdiği bu yetersizlik çıngırağı sürekli çalar ve çaldıkça onun açlığını arttırır. Kurban geri dönülmez entelektüel(!) bir yola girmiştir artık.

Öteki tip okuyucu –ben ona modern tip okuyucu demek istiyorum, onun hangi çağda yaşadığı önemli değildir, mesela Einstein-, daha başka bir okuyucudur; tavsiye almaz, bildiğini okur. Genellikle öğretmensizler grubundandır; klasik severlerin önyargılarından habersizdir. Hasbelkader dikkatine çalınmışsa bir tavsiye, alır okur ve kendi yeterlilik penceresine bakmayı aklına bile getirmeden kitap hakkında kararını verir; bu tip okuyucu tebrik edilecek okuyucudur. Ödülünü de hayattan alır; diriler kervanında hayatı fark ederek, insan olmanın ayrıntılarını ıskalamadan yaşamaya devam eder.

Klasik tip okuyucumuza geri dönelim; onun önyargıların kurbanı olduktan sonraki hâline bakmaya devam edelim ve bir ölüye nasıl dönüştüğünü adım adım izleyelim -yarı ölülerden bahsetmiyorum, bahsetmeyeceğim de; bana karşı duracak olanlar onlardır zaten; yarım yamalak anladıklarından ve eksik de olsa azcık farkında olduklarından esip gürleyeceklerdir-. Tavsiyeler birbirini kovalar, kurban okuduğu klasiklerle şiştikçe şişer. Kitaplardaki kahramanlarla özdeşleşir, tasvir edilen mekânlarda yaşar; olaylar ve diyaloglarla başka hayatların yokuşlarını tırmanır, başka aşkların nefeslerinde mest olur; acı çeker, sevinir. Bunlar olağan gerçekleşmelerdir, klasik olmayan kitaplarda da aynısını yaşarsınız; Ian Fleming’in James Bond’uyla klondaş olup 007 ile kodlayabilirsiniz kendinizi ya da Yavuz Bahadıroğlu’nun Sunguroğlu’yla aynı ata binebilirsiniz. Fakat mesele o kadarla sınırlı değil işte. Yazının en dokunaklı yerine gelip duralım ve gökyüzüne bakıp düşünelim. Diğerlerinde olmayıp sadece klasiklerde bulunan bu öldürücü güç nedir? Hakikaten öldürmekte midir? Öldürmekteyse bu nasıl bir ölümdür; okuyanlar heyecandan kalp krizi veya aşırı yüklenmeden beyin kanaması mı geçirip ölüyorlar? Hayır; ikisi de değil. Yazarı fâil, okuru mefûl yapan bu cinayette/katliamda gözden kaçanlar kanıtlar mesajlardır, mesaj sahiplerinin ruhsal durumlarıdır.

Nasıl yâni, yazarın ruhsal durumu ve verdiği mesajlar bir insanı nasıl öldürebilir ki? Değil mi ya, olabilir mi böyle bir şey? Klasik okur bu kadar çok etkilenecek ve kendi hayatına son verecek kadar ahmak mı? Hayır, ahmak değil; ölüme gittiğini fark etmeyen biri nasıl ahmak olabilir -ahmak fark edemeyendir-? O sadece bir kurbandır ve başına geleceklerden habersizdir. Güveni çar-çur edilmiştir, umutları heder edilmiştir, ama o henüz haberli değildir bundan; muhtemelen asla haberdâr olmayacaktır… Modern okurun böyle bir riskle karşılaşması mümkün değil mi, peki? Hayır, pek değil. Çünkü; ölümün ilk adımı kitap okuma hususunda tavsiye almaktır -tavsiyeyi illâ birinin yapması gerekmez, olgusal ve okulsal çevre doğal tavsiye kaynağıdır zaten-. O da tavsiye dinlemiyor, bildiğini okuyor. Okuduğunun büyük hikmetler içeren derya olmadığının farkında.

Bu nasıl bir ölümdür? Yeraltında Dostoyevski dokuyan biri ile Kafka’nın memur takıntılarına takılan okur nasıl bir ölümle karşı karşıya kalabilir? Nietszche’nin eski ve yeni ahit’in Tanrı’sını öldürdükten sonra kendisinin Allah’ına karşı nasıl diri bir tutum takınabilir? Freud’un cinsellikle boğulan ruhundan tedavi nağmeleri işitip de nasıl diri kalabilir? Karl Marx ile eşitliğin ve materyalizmin kollarında son nefesini verdikten sonra, nasıl iyelik eklerinde ruhunu arayabilir? Hele bir de İbn-i Arabî ile fenâ-bekâbillah’a ulaşırsa ölümü kaçınılmazdır. Vesaire vesaire.

Siz hiç ‘Ruhların Ölümü’ diye bir kitap duydunuz mu? Bulursanız hemen alıp okuyun -ne fayda henüz bu kitap yazılmadı-! Bu bildiğiniz bir ölüm türü değil; bu katliamda/cinayette okurların/okurun sadece ruhu ölüyor. Ama okur/okurlar bunu asla fark etmiyor. Sorduğunuzda size söylediklerinden bunu kolaylıkla anlayabilirsiniz; kitapların kahramanlarından ödünç alınmış duruşlar ve tasvirlerle sanal bir hayat kurmuşlardır, insanî ayrıntılardan uzak ve sürekli hayret eder bir tonda bakmaktadırlar dünya’ya -bu hayret farkındalığın hayreti değildir, ölünün dirilere bakışı gibi bir hayrettir-. Görmekten/gördürülmekten yaşamaya vakit bulamadıkları her doğal detay, insanlardaki her sıradan duruş ve her duygu onlar için ancak etiketlenecek kadar önemlidir, yaşanacak kadar değil. Bir ölü gibidirler; sevinçleri ve üzüntüleri yoktur. Aşkları sahtedir, kategoriktir. Ölü ruhlarının içindeki zihinleri de ölüdür; prototip hayatlar dışında algıları hiç gelişmemiştir/gelişmeye müsait değildir.

Mesaj sahibinin -veya yazarın- ruhsal durumu ve ait olduğu kültür, beslendiği/karşı çıktığı din yahut dinsizlik mesajın boyutlarını ve vizyonunu tayin eder. Kabaca, tüm klasikler hesap kitap işidir, deyip komplo pazarına dümen kırmayacağım, ancak ve fakat size minik bir sır vereceğim, ama önce bir soru sormak istiyorum: Sizce, şu anda -kitap basmanın balık tutmaktan daha kolay olduğu şu zamanda demek istedim- bir kitap yazsanız ve bu kitap mükemmele yakın bir kitap olsa onu yayınlayabilme şansınız nedir? Sorumu sordum, sırrıma geleyim; bu klasikler kitap basmanın apandisit ameliyatı yapmaktan daha zor olduğu o dönemlerde birileri tarafından siparişle yazıldılar, büyük hesap peşinde olanlarca finanse edilerek basıldılar ve aynı güçler tarafından yüceltilip öne çıkarıldılar. Tek amaç Dünya’daki ölü sayısını arttırmak ve Dünya’yı daha kolay yönetilebilir insanlarla doldurmaktı. Hesabın incesi bunu insanlara isteyerek yaptırmak ve başlarına geleni fark etmemelerini sağlamaktı. İnanmadınız değil mi?

Sıkı bir soru daha sorayım size; şimdi şu anda ülkemize saldırsalar, gençliklerinde klasik hâtimdârı olanlar hiç tereddüt etmeden ülkelerini savunmaya koşarlar mı -bu örneği süper milliyetçilik olarak algılamayınız, lütfen-? Tereddüt etmeden, dememde bir sebep var; koşacaklardır Cervantes gibi elbette, ama onun gibi savaş meydanlarına değil. Çok mu büyük bir iddia bu? Başlık kadar değildir emin olun. Ölü ruhların idealleri olmaz, davaları olmaz, canlarını feda edecekleri ailesi-efrâdı olmaz. Yine inanmadınız değil mi? Tamam, inanmayın; sırlarımı geri verin o zaman! Sonra gidin Osmanlı’yı yıkan ittihat-terakkinin hemen tüm zerrelerinin hangi klasiklerle dopdolu olduğunu görün gelin. İstanbul işgal altında iken yine o klasikseverlerin işgalcilere nasıl yaltaklandığını izleyin, gelin! Cumhuriyet seçkinlerinin damarlarında gezinen yüksek entelektüel dedikoduları işitin gelin! Şu 21. Asrın Müslüman geçinen kültür abidelerinin gecelerinde ve gündüzlerinde devinip duran klasiklerin seslerini duyun! Az sonra ikindiyi kaçıracak olduklarının farkında oldukları halde o müthiş Kafka performansını bırakıp gidemeyenlerle güneşin batışını izleyin veya gece yarılarına kadar uzayan Dostoyevski nakaratlarına hürmeten onlarla kuşluk namazı kılın! Haklarının yenilmesinden ötürü avaz avaz bağıran, sessizce ağlayan başörtülülere sağır kulak geliştirdikleri yerde sizde pinekleyin: hadi bakalım!

Siz ölülerden ve kurbanlardan, kâtillerden ve maktullerden neyi kastettiğimi anlamadınız mı hâlâ? Onların adam gibi yuvaları ve değerleri, özünden uzaklaştırılmamış çocukları bile yoktur. İşte tüm bunlar ve daha başka anlatmadıklarım için klasikler, ölü adamların sonsuza kadar süren cinayetleridir.

 Abarttım mı? Hiç sanmıyorum.

alper selçuk


Devamı

Darbecilere: “Çula Sarın, Küle Otur!”


Tarih yazar; eski kahramanlar bileklerinin gücüyle birer ikişer adam toplar, ordu yapar, serhadler aşarlarmış. O kahramanların hangisini sayayım bilmiyorum; en son M.Ö 10.000 filminde gözlerimle gördüm; bir genç tek başına çıktığı yolda, kahramanlıklarıyla ordu kurmuş, dağları taşları aşmış, Firavun’u fildişinden yapılmış mızrağıyla öldürüp, onun tanrı olmadığını, aksine sıradan bir ölümlü olduğunu kanıtlamıştı.
Filmdi, kurguydu, efsaneydi; olmuşsa da olmamışsa da en nihayetinde tarihti işte. Tarihte kalmış kahramanlıklar aklıma geliyor son günlerde. Eskiye rağbet, bitpazarına nur yağdırıyor hâlâ. Gönlüm eski zamanın kılıç şakırtılarında, eğilmez-bükülmez yaylarında ve o ipince, çelik kadar sağlam oklarında kahramanlık arıyor. Tüfek icat edildiğinden beri, mertlik, kahramanlık keskin nişancıların kahpeliklerinde anlam kayması yaşayıp ölmüş. Elin oğlu, şimdi insansız uçaklarla deviriyor yiğit mi yiğit adamları.

Mertlikten, bileğinin gücüyle kahraman olandan bahisle seyrü sefer ediyoruz okumuş bulunduklarımızdan. Biz hiç gerçek kahraman görmedik. Ya kanmak isteyip de kandırıldık ya da içimize yerleşmiş bir kahraman arama alışkanlığı var. Soytarı bir alışkanlık bu. En son bir savaş gördük 74’de; kahraman icat etmeyen bir savaştı; sonradan karaoğlanla takkeli hoca kavgaya tutuştular en kahraman bendim diye. O gün bugündür gözlerimiz, hep, ama hep muzaffer ordularımızın tarihin tuğralarla süslü kezzap dökülmüş sayfalarından şen şakrak türkülerle dilimize bulaşan kahramanlıkların izini sürüyor.

Niye?

Ses etmezlerdi sesleri kısılanlar. Başlarını kaldırmazlardı başı dik olanlar, “Peygamber ocağıdır”, derlerdi. Emre itaat, peygamber kavlidir. Uhud’da ganimete meyleden itaatsizlerle eğilen başların hatırası vardı. Hani, okumasını bilenler ellerinde Kur’an, bilmeyenler dillerinde ‘Allah, Allah’ sesleri ile ölüme gittilerdi ya en son; işte onların oğulları ve torunlarıydı, seslerini ve başlarını kırıp da yüreklerini dağlayanlar.

Önce, sonradan olma sosyete dilberleri kıkırdadı, sonra ucubeler sardı yerin sert adımlarla titreyen gölgeliklerini…Ardından Başbakanlar asıldı, baştan başa yurda bıyık altından bakanlar kıkırdadı. Sonra küçük çocuklar büyüdüler, en solcu oldular dağların kervan geçmez, kuş uçmaz sarp kayalıklarında. Onları bu derde sürükleyen hep tarihti. Hep kahraman olmak istemişlerdi…Sonra en sağcılar sırtlandı yumurcak kahramanları… Bir elleri ateşte bir ellerinde turan, kasıp kavurdular kendilerinden geçirilmiş karanlık izbeleri.

Birdenbire kahramanlar çıktı ortaya; konsey dediler, adı ne hoştu öyle...Terörü bitirmişlerdi. Dualar, referandumlar eşliğinde, şimdilerde adlarını tek tek caddelerden sildiğimiz adamları tuttuk, canımıza kardeş kıldık. Kahraman! Nerden bilirdik ki; onlar aslında başkalarının çocukları? Başkalarının işini pişirmişler, biz kahramanlıklarını alkışlarken, onlara ‘bizim çocuklar’ diyenler kıkırdıyorlarmış ya.

Hiç sorgulamadık önceleri, kahraman saydık ya, hem biz zaten hiç kahraman görmemiştik, ayırt edemezdik kahramanı. Nasıl yani, nasıl? Kardeşi kardeşe düşürürler miydi bu vatanın çocukları? De, o güzide konseyimiz kime karşı zafer kazanmıştı? Niye kahraman oluyorlarmış, nerden bilebilirdik ki? Güvenmiş ve ne zamandan sonra kahraman bulmuştuk kendimize, bırakır mıydık uçan kahramanlarımızı?

Kimi çıplak kadın resimleri yapacağım diye, sanata merak saldı, kimisi de görünmez oldu. Tahtlarından inmişler, kaftanlarını çıkarmışlar, sanat çulunu sarınıp güzelim koylara oturmuşlardı. Şükür ki; yaptıkları anayasa vardı, elden ayaktan kesilseler bile ölene kadar tepemizde bize ayetlerle hadislerle vaaz veremediler.

Biz kahramanlığı unutmuştuk veya bize ‘Şu kahramandır”, demelerinden feyz almış, onlara inanmıştık. Bedel ödeyecektik, ama ne zaman? Emir-komuta zincirine asılıp gelenlerin, tarihteki kahramanlarla bir ilgisi yoktu. Hadi kılıç yok, yay-ok yok, yüz metre atışlarını bile görmemiştik kahramanlarımızın. Bileklerinin gücü kaftanın gücünden mi besleniyordu?

Sonradan öğrendik. Kendi çocuklarına silah doğrultanların kahraman olmadıklarını anlattılar bize, 21. yüzyıl dedikleri yüzyılın başlarında. Bomba patlatacaklardı, ‘Allah Allah’ haykırışları ile şehit olan dedelerimizin torunlarının çocuklarına karşı. Camide, camilerde hem de. Yine kahraman olmak için oyun oynuyorlardı. Düşmana tek kurşun atmadan, yine tepemize dikilecekler; şatafatlı kaftanlarından kabarmış göğüslerine bir sürü altın madalya takacaklardı.

Niye?

Bir kahraman arıyorduk biz, kahramanlar değil. Tarihimizde varsa da bolca örneği, alışkın değiliz biz öyle, emir-komuta ile kendi kardeşlerine karşı oyun oynayıp bomba patlatanlara… Biz emir-komuta ile gelen kahramanlıkları, baştaki kahramana mal ederiz; ama düşmanın silahlarıyla kuşanmış olanlara değil. Hem biz niye Patrona Halil’i kahraman ilan etmedik? Mithat Paşa, nerede boğuldu ihanetinin bedeli olarak? Hani Padişah’ı öldürmüştü ya 19.asrın son çeyreğinde, dilediği gibi hüküm sürdürtmek için karanlığın uşaklarına. Biz ona neden kahraman demedik? Kahraman, öyle bir şey değil işte. Kendi padişahını alaşağı edip sonra peşinden koşturup ağlayan, sonra gidip Rus mitralyözlerine karşı göğsünü açıp intihar eden Enver gibilere de kahraman demedik.

Bizim başımıza ne geldiyse kahraman arama derdimizden geldi. Tam oradan vurdular bizi. Kahramanlaşmak için planlar yaptılar; ineklerimizin, şiirlerimize ışık veren gece aydınlığının, gece aydınlığında denizde oluşan ışık oyunlarının, ellerimizi korusun diye giydiğimiz el giysilerinin, aslanları tıktığımız kafeslerin, beton yıktığımız/kaya parçaladığımız ucu dökümden sapı ağaçtan balyozların adlarını çalıp taktıkları planlarla. Balyoz, camilerimizin tepesine inecek, kızlarımızın, kadınlarımızın bembeyaz başörtülerinde çığlık öğütecekti. Hiç utanmadılar, ekranlara çıktıklarında. Utanmadan inkâr ettiler. Çıkardıkları kaftanın asaletinden/onurundan da dem vurmadan hem de.

İneklerimiz, bizim çocukluk kahramanlarımızdı; onları çaldılar. Gecenin aydınlığı masallarımızı, aşklarımızı süslüyordu; yakamozlardan şiir çıkarıyor, uzak ufuklarda serinliyorduk; bebeklerimizin ellerine kırkları çıkana kadar eldiven takıyorduk; kafeslerimizde kanaryalar, muhabbet kuşları vardı; hepsini kirlettiler, omuzlarındaki yıldızlardan utanmadan. Dağları kırıyorduk Ferhat gibi, başımız dağ oldu balyozlarına. Onların emirlerine itaat eden başımıza, onların emirlerine itaat edilecektir deyü peygamber ocağı demişliğimizden müsebbeb eğilmiş başımıza balyoz indirdiler. Var mıdır bundan öte ihanet? Seni sevene, sana hürmet edene, seni peygamber ocağının efendisi sayana, seni besleyene bundan daha büyük bir ihaneti düşleyebilir misin?

Niye?

Biz seni kahraman yapacaktık, hani? Sırtında kaftanın yokken, emredemiyorken, belinde benim silahımla karşımda mertlik de yapamayacağına göre, artık peygamber ocağına incir dökmekten vazgeç!

Artık düşlerimizden in, ihanetini gördük. Kulaklarımızdan çıkar sesini, biz uyandık. Tarihi de kahramanlıkları da istemiyoruz; bize dar geliyor bu elbise. Sana ve senin gibilere sözümüz bundan böyle bu: Kaftanını çıkar; çula sarın, küle otur! Artık kral değilsin!
alper selçuk


Devamı

Gerili Bir Mancınığın Ucuna Kondurulmuş Çığlıklar



“Her bir renk yapayalnızken kendisidir." Moustapha Méditerrané

“Anne-baba, eş-evlâd, dost-akraba ve daha niceleri gerili bir mancınığın ucuna kondurulmuş yalnızlık çığlıklarıyla hazır halde beklerken, insan, duyduğu her çığlıkla öldürdüğünü bilerek yardım elini uzatabilir mi?”

İnsan, gözlerinden dışarıya bakan bir parçacıklar bileşimi ve bedende konumlanmış bir misafirdir. Gözleri bu mekânın dışarıya açılan penceresidir; iki doğrultmandan oluşan tek pencere. Bu tek pencerede düğümler atılır yahut çözülür; yalnızlık bu tek pencerede fısıldar varlığını. Bir sayha yükselir gözlerden dışarıya bakan insanın ağzından, içerideki sonsuz çokluktan dışarıdaki sonsuz çokluğa. Yankılanır gider çığlıklar ve gerisingeri hızla dönerler içine insanın. Çığlıkların bu serüvenleri, yalnızlık efsanesinin inleyen nağmelerini anlatırlar diğer insanlara. Ve bu efsane Adem yaratıldığından beri tek kişiliktir.

***

Doğumla dünyaya itilen yalnızlığın, ölümle ahirete çekilişine dek, her bir çığlık, insanın yalnızlığına alışmasına delalettir. Ahiret, birleşen çığlıkların tartılmasıyla yer bulur gözlerinde mahpus olan insana. Sonsuz çokluk, içinden dışına dışından içine geçmiştir insanın. İnsanın sonsuzluğu çığlıklarının rengine göre seçilmiştir. Yazılmış çığlıkların kitaplara dönüşmüş ışıltısında yepyeni bir sonsuzlukla buluşur insan. Penceresinden değil, pencereleşmiş her yerinden bakmaktadır. Her yeri gözleridir. Her yeri sonsuzluktur artık. Ve özgürdür tüm sınırlardan uzakta. Cennetler ışıltılı sonsuzlukta. Yine yalnızlığın çığlıksız mevcudiyeti sarar sonsuzluğu. Dünyevî olmayan, içinde türü bilinmemiş tatlar içeren ışıklı bir yalnızlıktır artık. Her tat tek kişiliktir; her tat tek kişiye verilen nimettir.

***

Yazılmış kitapların dünyada iken kararmaya başlamış sayfalarında yepyeni başka bir sonsuzlukla buluşur insan. Pencereleri kapanmıştır; karanlığın elleri alevlerle ebedi çığlıklara dönüştürmüştür yalnızlığın dünyevî çığlıklarını. Ahirette her yeri karanlıktır insanın. Her acı her bir seferinde yeniden fokurdar. Fokurdadıkça cehennemin azâbı, yalnızlık fukara bir sonsuzluğun içinde söker atar ışığı; artık sonsuza dek karanlıktır.

***

Ahiretteki yalnızlığın rengini dünya’daki yalnızlığın çığlıkları belirler. İnsandan insana uzanan çığlıklar, insanı insana boğduran kementler gibi atılırlar her seferinde. Her bir çığlık yardım isteğidir; dışında öyle yazmaz ancak, rahatsız eder diğer çığlıkları. Yalnızlıklarını paylaşmak isteyenlerin imkânsıza uzanan elleridir bu çığlıklar. Penceresinden dışarıya bakan insanın dışarıdaki pencerelere uzanmasına ve görebildiği kadar içeriye bakmasına niyet besletir. Merak ettirir, diğer çığlıkları besleyen pencerelerin gerisindeki sonsuzluğu. Giderdiği her merak, tanıdığı her bir insanın ölüsünün başında gözyaşları döktürür. Çığlıklarını duyduğu her insan artık pencereleri kapanmış bir kördür; bir ölüdür. Duyduğu her çığlık, onu çığlığın sahibini duyma isteğinden vazgeçirir. Yalnızların çığlığı, duyulduğu anda ölecek olanların çığlığıdır. Her insan duyulduğu anda ölür. Diriler, duydukları seslerin sahiplerini öldüre öldüre büyütürler sessiz çığlıklarını. Bu yüzdendir meraklarını diri tutanların sessizliği. Sessiz çığlıklarının ahirete uzanan kolları oradaki rengine boyanır süregiden yerin vakitlerinde. İnsanlardan bazılarının insanlardan uzaklara gitmesindeki sır budur; daha fazla öldürmemek ve ölmemek için kaçarlar. Diğer yalnızlar için yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Yalnızlıklarının sessiz çığlıklarını içlerine gömüp giderler, ahretteki ışıklı yalnızlığa hazırlanmak için.

***

Her bir “anne” diye haykırışında bebek, her bir “Leyla” diye haykırışında Mecnun, her bir “Allah” diye haykırışında âbid penceresinden yardım isteyen yalnızdır. “Dost” terennümleriyle kıpırdayan dudakları ıslatan ve dudaklardan ileriye doğru fırlayan duyguların çatık kaşlarından süzülen şey yalnızlığın verdiği acıdır. Anne-baba, eş-evlâd, dost-akraba ve daha niceleri gerili bir mancınığın ucuna kondurulmuş yalnızlık çığlıklarıyla hazır halde beklerken, insan, duyduğu her çığlıkla öldürdüğünü bilerek yardım elini uzatabilir mi? Uzattığı her ‘duydum eli’ sonraki çığlıkların canhıraş feryatlara dönüşmesi demek değil midir? Uzanan her bir el alışılmışlıkların arttığı bir enkâzı terkedilmişliklerle biriktirmek/büyütmek değil midir? Hiçbir el gittiği yerde kalmayıp geri döndüğüne göre, her giden el birlikte getirdiklerini geri götürecektir. Giden el verdiği hayatı geri dönerken de alıp gelecektir. Her bir yardım eli geri dönüşünde daha da büyütecektir çığlıklarını; öldürecektir kalanı. Sökecektir umutlarını acımaksızın, sırf gittiği için.

***

Çığlığa uzanan her el, duydum/yardım eli değildir. Her çığlık zâlim yalnızları da davet eder. Gelirken hiçbir iyi şey getirmeyen zâlim giderken söktüğü çığlıkların yerlerini yanık bırakır. Geride kalan, yalnızlık kuyusunda içindeki sonsuzluğa haykırır bin bir ızdırâpla. Pişmanlıkların yerini koyu bir karanlık almıştır. Öldürmemiştir giden; çığlıkların masumiyetini kirletmiştir. Zulmün tohumlarını ekmiştir. Geride kalan, kendisinde artakalan diğerinin fazlalıklarına bakar kalır. Bu fazlalıklar çirkindir, bu fazlalıklar kirlidir, bu fazlalıklar kokuşmuştur. Bundan sonra diri iken daha acıdır yalnızlık.

***

Öncekilerden sonrakilere kadar her nesne, her kimse, her fiil, her fail, kişiden fırlayan çığlıklara tutunur; çığlıkları kendisine tutundurur. İnsan mecburdur, nesne mecburdur, fiil mecburdur, fail mecburdur. Mecburdur çığlıkların elleri, susuz toprağın suya mecbur oluşu gibi. Diğeri, diğerleri olmadan rengin bir kaydı kalmaz; yalnızın yalnızlar korusunda sarf ettiği çığlıklar evrenin koro sesleridir.

***

Yalnızlık, dikili kalan ağacın ormana diktiği bayraktır. Varlığın, var’a dönüştükten sonra beslendiği yerde kendisi kalmakla diktiği bayrak. Varlığın kuş tüylü yatağında çığlıkları uğultuya dönüştürmeyen, tatlı hışırtılarla mest eden bir orman olsun diye diktiği bayrak.

alper selçuk



Devamı

Işıklar Küllîyyen Sönmeden


Çıkrık ne kadar sağlam olursa olsun, kolları güçlü olmayan adam kuyunun derinliklerindeki suyu yukarı çekemez.” Mustapha Méditerrané

Zamanın aynalara yansımayan köşklerinde oturtup durduğumuz, bize sezdirmeden büyüyüp giden içimizdeki biz, doğmamış olanların doğup büyüdükleri ve bizim eskiden durduğumuz yerlerde durmaya başladıkları zamanlarda ve onların diri, heyecanlı seslerini duyar olduğumuz anlarda uyanır. Bu uyanma öyle sıradan bir uyanma değildir tabi. Tıpkı bu uyumanın sıradan bir uyuma olmaması gibi. Galiba, bir yaştan sonrası ciddi bir uyanma dönemi her açıdan. Kapı kulplarını tutup sarsmak için sahici bir uyanma dönemi. Bu uyanışta içimizdeki biz, genç insanları görüverir birdenbire ve şaşkınlıkla içimizdeki bize, karşımızda onlar varmış gibi seslenir: ”Siz ne zaman büyüdünüz? Biz ne zaman eskidik? Ne haldesiniz? İyi yetiştiniz mi? Sahiden biz sizi yetiştirebildik mi? Yoksa siz de bizim gibi tırnaklarınızla kazıya kazıya mı geldiniz bizim eski yerimize?. Yoksa, evet yoksa bizden bazıları gibi kuyruğuna mı yapıştınız heveslerin, kuklaların?” Dersiniz. Gençlerin çoğunluğunun vakit geçirdiği yerleri gördüğümüzde alacağımız cevapların bizi uyandığımız andakinden daha fazla sarsmayacak olması mümkün mü? Şaşkınlıkla dönüp durduğumuz yerde şaşırmış olmak bedbahtlığını kendimize yakıştırmayacağız da ne yapacağız? Her şeyin sorumlusu bizdik, biziz. Bizden öncekilerdi. Sıra sıra atalardı; ama artık onlar birer ölüydü. Biz de ölü namzetleriydik. Genç dirilerin ne halde olduğunu onlara göstermeliydik ölmeden önce. Sonrakilerin ataları olacak olan bizler bu girdabın çıkış noktasını gösterebilmeliydik gençlerimize.

Üniversite’nin o esrarengiz haşmetiyle hem dem olduğumuz vakitler de; ”Eğer bir devlet adamı, bir siyasetçi seçilecekse üniversite gençlerinden seçilmeli”, derdim. ”Meclis 20-35 yaş arası gençlerle dolu olmalı”. Bana göre o vakitler -89-93 arası-, gençlerin duru görüleri, kirlenmemişliği seçip alabiliyordu bataklığa saplanmış bir ülkenin resminden. Onlar çözüm üretebiliyorlardı. Onlar, karanlığı hissettikleri halde karanlığın ellerini görmedikleri için ışığı başlarının üzerinde taşıyacak kadar cesurdular. Çünkü; onlar 80 ihtilâlinde ilkokulu bitirmek üzereydiler; ölüleri sokak aralarında görmüşler, silah seslerini kovboy çatışmalarıyla kıyaslayarak anlamaya çalışmışlardı. Ve onlar kavganın ölümle sonuçlandığını o zaman öğrenmişlerdi. Fark ettikleri bu acı gerçek onları şok etmişti. Kavgalar ölüm getiriyordu. Şaşkındılar. O güne dek, oyun arkadaşlarıyla kavgalarını, sadece onları yere yıkmak ve onların sırtlarının üst-orta kısmını yere değdirmeye çalışmak olarak algılıyorlardı. Kavga onlar için yumruk değildi; burun kırmak değildi; öldürmek değildi. Hele yerdekine tekme vurmak hiç değildi. 80’den önce şahit oldukları her şey onlara ölümün ne demek olduğunu öğretti. Sonu en fazla ölüm olan kavgalara, izleye izleye alıştılar. Bu, söylenenlerin aksine, onların yüreklerini ölüme karşı korkusuz kıldığı gibi, ölümün karanlığını tatmış olanların yaşadığı en büyük tecrübeyi yaşamalarına sebep oldu. O erken yaşlarda hayattaki en temel gerçeği anladılar; İnsan hayatının önemini. Sağcıların ve solcuların hazırladıkları ölüm listelerini, kurtarılmış mahalleleri, karşı kutuplarda karanlıklarla bezenen kardeşlerin aynı evde yumruk yumruğa kavgalarını unutmadılar.

Bugün kavgayı seçmeyen onlar, birer yetişkin olarak, kavgayı seçmeyen siyasi partilere oy veriyorlar. O eski çocukların çocukken verdikleri o güzel kararın etkileri hâla sürüyor,sımsıcak sarıyor bu ülkenin her tarafını. İnsan’a, kendilerine verdikleri önemi yaşamaya devam ediyorlar… O nesil, ülkenin bugün iyiye giden yollarına döşenen taşları sessizliklerin yaygarasız derinliğinde döşediler. Bu ülkenin vakarı, onların sırtında yükseldi. İş buldular, iş kurdular, okudular, yazdılar, okuttular. Onlara 'Özal Gençliği' diyerek küçümsüyor, eskiler. Oysaki onlar Özal’la dinozorların ölümüne şahit olmuşlardı. Onlar Özal’la geçmiş ve geleceği mukayese edebilmek gibi bir derin tecrübeyi erkenden yaşamışlardı. Farkı fark ediyorlardı. Onlar Özal’da eskilerin göremediklerini görüyorlardı. Onlar Özal’la cesareti de öğrenmişlerdi. İhtilal mızraklarının ortasından çıkıp gelen Cuma Ezanlarına duyulan saygıyı yeşerten o adamın cesaretine, onun cesaretini ödünç alarak selâm duruyorlardı. İşte şimdi burada, içimizdeki biz’e sorulacak soru şu olmalıdır: ” Özal’dan emânet alınan o içi dolu cesâreti, biz yeni nesle aktararak emâneti sahiplerine teslim etmiş olduk mu? Yoksa 80 öncesi câhil cesâretini mi mirâs bırakıyoruz?”

Çok okuyan, çok izleyen; ancak bir yarış atından azarlana azarlana yüzsüzleşmiş bir uyuz mahalle köpeğine dönüşen çocuklarımıza baktığımızda ne görüyoruz? Saygı ve sevgiyi kaşarlanmış televizyon dizisi karakterlerinden öğrenmelerine izin verdiğimiz o güzel masum çocuklarımız, bilgisayar oyunlarından ve üçüncü sayfa haberlerinin tüm ayrıntılarıyla işlendiği televizyon ekranlarından etkilenerek günbegün değişen ruh halleriyle birden bire uyuz mahalle köpeği olmaktan çıkıp, vahşi, saldırgan ve kıstassız isyankârlara dönüşmesini mi, bu duyguların büyüyerek gençleşmesini mi görüyoruz? Yoksa başka şeyler mi?

Gençlerimizin nasıl yetiştiğinden haberdar mıyız? Üniversitelerimizde neler yaşanıyor? Üniversitelerimizde okuyan gençlerimiz için o eski vakitlerde düşündüklerimizi düşünebiliyor muyuz? Meclisimizi onlara emânet edebilecek miyiz ,onlar 20-35 arası yaşlardayken? Onlar bağımsız fikir üretebilmek için karanlığın ellerinden yeterince uzaktalar mı? Sanmıyorum. Karanlığın elleri en çok inandıklarının içinden fırlıyor akıllarının üstüne. Paramparça edilmiş saygı, takatten düşmüş sevgi, istikâmetini yitirmiş olduğu halde bunun farkında olmayan bir genç için ne anlam ifâde edebilir ki? Üniversite kantinlerinde, kahkahalar ve küfürler eşliğinde, kurtulmuş olmanın getirdiği rahatlıkla verilen genç fetvaların, okunan fermanların haddi hesabı belli mi? Gençlerimiz hangi karanlık ellerin oyuncağıdırlar yine? Yoksa biz vehimlerle mi yaşıyoruz? Atalarımızın korkularını mı taşıdık bugüne? Gençlerimize biz kılavuzluk yapamadığımıza göre, onların kılavuzu kim? Biliyor muyuz?

Gençlerimiz büyük bir salgının, bizden biraz daha genç olanların, yüksek kibirleriyle getirip bulaştırdıkları bir salgının pençesindeler. Helenistik kültür goygoycuları ile Batı felsefesinin mukallitleri olmaktan başka bir özellikleri olmayan kendini beğenmiş, ancak Kur’an’ın ve Peygamber’in ışığından beslenmeyi bir süreliğine erteleyen Müslüman kimlikler bulaştırıyorlar bu hastalığı. Sanat ve felsefe kaygısı içinde, ölü düşünürlerin fikirlerini tartışmaktan hayatı tanımaya ve yaşamaya vakit bulamayanların çizdikleri yolda ilerliyorlar. 80 öncesi solcu gençlerin içerisinde yanıp durdukları ateş onları da sarmış durumda; hem de 30 yıllık gecikmeyle. Yaşadıkları toplumu ıskalayan ve ürettikleriyle sınırlı sayıda insana hitâbeden onlar, karanlık mı aydınlık mı olduğu belli olmayan ellerin ileri sürdüğü yeni kılavuzlar mı yoksa? Ne kadar bizden uzak dil, o kadar bizden kurban. Yeni trend bu mu?

Çok okuyorlar, ama ne okuyorlar? Çok tartışıyorlar; tartıştıkları şeylerin ne işe yaradığını bile bilmeden. Sadece üstün gelmek adına bağırıp çağırıyor ve haklı olduklarını, haklılıklarını kanıtlamadan ısrarla vurgulayıp duruyorlar. Kırıp geçiriyorlar, dönüp özür dilemiyorlar. Altta kalmak onlar için yok olmak demek. O kadar ucuza indiriyorlar kendilerini. Erdem sandıkları şeylerin hemen hepsinde yanılgı içindeler. Üretmiyorlar, sadece çene çalıyorlar. Biz de onların iyi şeyler yaptıklarını düşünüyoruz. Oysa görebiliyor muyuz, bilmiyorum; yanlış bir yolda bunalımlarla boğuşuyorlar. Büyük bir aczin içinde, farkında olmadan bizden yardım bekliyorlar. Kendi kibirlerini aşamadıkları için bizden yardım da isteyemiyorlar. Bizim uyarmak dışında yapabileceğimiz bir şey yok; ne fayda,uyarılarımızı da umursamazlar. Biz onlara yardım edebilecek olsaydık, onları öyle yetiştirmezdik. Demek ki; biz de 80 öncesinin bize yaşattıklarını derinlerde bir yerde gömmüşüz, uyumuşuz; onları anlatmamışız. Kavganın uzandığı ana yüreklerini açıp gösterememişiz. Yazamamışız, konuşamamışız. Biz kavgadan uzak kalarak gençlerimizi kavgadan uzak tutacağımızı sanarak yanılmışız. Bu gün onları bu halde görünce, kendi varoluş mücadelemizde, kendi içimize kapanıp kaldığımızı fark etmiş olmak ne kadar acı! Onlar bizim bıraktığımız boşlukları başka şeylerle doldurmuşlar. Onlar bizim yazamadıklarımızı, başkalarının yazdıklarında arıyorlar. Mukayeselerimizi onlara anlatmadığımız için mukayese edebilecek bir şeyler arıyorlar. Yakın geçmişi, bizim geçmişimizi umursamıyor; bizleri değersiz birer dinozor olarak görüyorlar. Tamamen haksız da sayılmazlar, ama bizim getirdiğimiz yerde duran bu ülke, geçmişten çok daha iyi. Bunu anlamaları için kendi suskunluklarımızdan vazgeçmeliyiz. Onların geleceği adına, onlar için iyi olanı biz biliyoruz belki, ama bırakalım onlar da seçebilecekleri şeyleri görsünler.

Romantik filmlerin gözlerimizde bıraktığı nemi de özleyecekler onlar. Gözleri kupkuru. Yaşamıyorlar, sıkıştıkları cenderenin içinde kıvranıp duruyorlar. Aile bağlarından habersizler, kaçıp gitmek istiyorlar geceye. Önemsendikleri en derin yer neresiyse orada olmayı tercih ediyorlar. Gencecik ruhlarını pervasız karşı cinsin ellerinde rehin bırakarak birer yaşayan ölüye dönüşüyorlar. Karşı cinste aradıkları şeyler fikirlerden ziyâde bedenlerin hazları. Eş seçemiyorlar. Çevrelerine verdikleri bencilce mesajlardan sonra da eş olarak seçilemiyorlar. Yalnızlığın derin karanlıkların da iblis’e açık kapılar bırakarak yol alıyorlar. Belki de bizden istemeden aldıkları tek lânetli miras bu.

Onlara anlatmalıyız; terslenmeyi, küçümsenmeyi, aşağılanmayı göze alarak. Bizim en büyük ödevimiz bu. Varsınlar bizlere alacaklı olacağımız şeyler yapsınlar. Kulakları duymaya, gözleri görmeye başladığında, bize teşekkür etmeyi akledecekleri bir küçük bir neden bırakalım onlara. Ebeveynlerimizin bize bıraktığı nedenlerin boyutlarına bakmadan onları rahmetle anıyorsak, biz de rahmetle anılacak işler yapalım. Onlara kızsak ta onları sevdiğimizi bilsinler. Bıkmadan usanmadan onlara insan için tek kılavuzun Kur’an olduğunu anlatalım. Sabrı anlatalım. Işıklar külliyen sönmeden

alper selçuk


Devamı

Tehlikeli Ayrışma


Ayrışmaların tümü bütünleşmeye zıt bir seyir izler. Bütünleşme, bütün adına parçaların kendi özelliklerini muhafaza etmekten vazgeçmesi gibi lanse edildiğinde, karşıt olarak ayrışma da parçaların bütünün özelliklerinden vazgeçerek kendi özelliklerini öne çıkarmaya başlaması anlamına gelmek zorundadır. Bütün’ü özelliksiz parçalardan oluşturmak fikri, parçaların özelliklerini muhafaza etme refleksini ortadan kaldırmaz ve bir gün parçalar, ne kadar silikleştirilmiş olurlarsa olsunlar birer varlık olduklarını hatırlarlar. Bugün, o ‘bir gün’lerden biridir. Buradaki ‘bugün’ geniş bir günü içerir. Bugün’e ‘Bir Dönem’ de diyebiliriz. İşte biz o dönemin tam ortasındayız. Ve biz bu döneme biz kendi inisiyatifimizle gelmedik. Biz kendimiz, kendi özelliklerimizi hatırlamadık, bizlere hatırlatanlar var; bizler de hatırladık ve hızla ve büyük bir şiddetle ayrışıyoruz.

***

Yanlış, bütünü özelliksiz parçalardan oluşturma fikriyle başladı. Herhangi bir ‘doğal veya mekanik bütün’ parçaların kendi özelliklerini koruyarak oluşturdukları sistem bilinciyle bir arada dururken, bu doğallığa aykırı bir şekilde davranıldı ve yapay bir bütün oluşturuldu. Bu bütünü kendi ülkemizde hemen her alanda uygulamayı başarabildik.


***

Aile içinde, aile bütünlüğü adına uydurma bir kolaycılıkla çocuklarımızı büyüklerimizin emrine verdik. Onları, her seferinde kendi ferdi varlıklarına ait özelliklerini dışarıya yansıtırlarken yakaladık ve bu özelliklerini yontarak kendimizce terbiye ettik.  Ne Allah’ın emirlerine riâyet ettik ne de vicdanımızın. Doğru bildiğimize inandığımız ne idüğü belirsiz gerekliliklerle onları sıkıştırdık, ezdik ve kendi hedeflerimize kilitlediğimizi zannettik. Zannettiğimizi çok daha sonra anladık. Onlar, büyüyüp bizleri terk ettiğinde. Aile bütünlüğü adına yaptığımız her şey hiçbir işe yaramamıştı ve şimdi aile bütünlüğümüz yok. Çocuklarımız dedelerini, ninelerini, anne-babalarını ve kardeşlerini çok sık görmek istemiyorlarsa, onlarsız bir hayat kurmayı seçmişlerse bu tehlikeli ayrışma bugündedir, artık fark etmeliyiz. Oturup ağlamanın hiçbir faydası yok.

***

Mahallemiz küçük bir toplum. Biz mahallemizin bütünlüğü adına, her birimiz tek tek kendi özelliklerimizi yonttuk, içimize gömdük. Kıyafetlerimizle, kılığımızla ve düşünüp söyleyemediklerimizle kendimizi toplumdan topladık ve içimize hapsettik. Saçları, ayakkabıları, künyeleri, şakaları ve okunan farklı kitapları külliyen reddettik. Az biraz farklı görünenleri, konuşanları tuhaf bakışlarla izledik; onları tapınak bekçileri gibi yoldan çıkmışlıkla suçladık. Dedikoduları, Allah’ın emirlerinden daha fazla önemser olduk. İnsanların yüzüne karşı söz söyleyememe alışkanlığını aile bütünlüğü adına yontulurken öğrenmiştik; bunu toplumda da  başarıyla uyguladık. İkiz yüzlü olmayı tercih edenlerimiz ile tercih edemeyenlerimiz arasında tehlikeli bir ayrışma başladı ve bazılarımız mahallesini terk etmeyi seçti. Eski mahallesindekileri görmemeyi onlarla vakit geçirmemeyi tercihr ve başka mahallelerde yeniden var olmanın peşine düştüler. Onları kötüledi geride kalanlar ve onlar geride kalanları aşağıladı. Sağırlaştılar hepsi. Bu tehlikeli ayrışma bugün zirvede; oturup ağlamanın hiçbir faydası yok.

***

Ülkemiz bir sürü mahalleden meydana gelmiş büyük bir toplum. (Eski insanlardan biri geniş toplum diyor, kendilerini başka dinden gördüğü için).Biz ülkemizin bütünlüğü adına küçük mahallelerimizin seslerini kıstık. Karakollarda onları onbaşılarla, komiserlerle ve sokak aralarında toplum polisleriyle hep dipçiklerle, coplarla terbiye ettik. Bazı mahallelerimizin dilini yasakladık, giyimleriyle alay ettik. Onları dilleri ve kültürleriyle aşağıladık; cahillikleriyle boyayıp durduk ve onları ayak işlerimizi yapmaya layık gördük. Köylerimizin tarla işlerini, kentlerimizin en ağır/en pis işlerini, inşaatlarını, temizlikçiliklerini, garsonluklarını, her türlü pazarlamacılıklarını, mafyalarını onlardan başkasına emanet etmek istemedik ve onları bu köhne yerlerde tutarak aşağılamaya devam ettik. Onları kullandık ve her seferinde çöpe atmayı hedefledik. Onlarsa her seferinde verdikleri kurbanların arkasından ağlayarak acı çektiler ve köklerindeki terbiyeyi muhafaza etmeye çalıştılar. Anne-babalarına hürmet ettiler; bizim anne-babalarımıza bakmak üzere tuttuğumuz paralı bakıcılar da onlar oldular. Onlar sabırla nefret etmemeye çalışırken biz onları aşağılamaya hor görmeye devam ettik. Başardık. Şimdi ne onlar bize güveniyorlar ne de biz onlara. En küçük anlaşmazlıklarda insanlar ellerde sopalar, birileri bir araya geliyor ve az birkaç kişiyi dövmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Kentlerimiz korkudan hakkını arayamayan öz/hakiki mahallelilerle dolu.

***

Bugün devlet eliyle açılan yaraların tedavi günü; TRT bazı mahallelilerin diliyle yayın yapıyor. Devlet tarafından önemsendiklerini gören küçük mahalleliler kuşku türküleriyle sesleniyorlar her yere. Ve her an kendilerine verilen bu armağanın ellerinden alınacağından korktukları için sevinemiyorlar bile. Biz onları bizden birileri yapmaya çalıştık, tüm farklılıklarını tek tek yok ederek, onları İnönü raporuna binâen asimile ederek. Kendi dillerini bilmiyor olmakla övünen o uyduruk asimilasyon nesilleri, kendi ırklarından da utanıyorlardı. Bunu biz sağladık. Ayrışmayı hepimiz büyüttük.  Ama artık çok geç. Biz ve onlar diyoruz; gördüğünüz gibi. Demeye devam edecekler çocuklarımız. Onların babaları ve babalarımız, biz ve onlar demeyi bilmiyorlardı. Ama şimdiki çocuklar doğdukları andan itibaren biz ve onları duyarak büyüdüler. Bu ülkenin çocukları ayrıştılar. Bakmayın siz birlik beraberlik masallarına. Onlar kendi farklılıklarının farkına vardılar ve olması gerekeni yapacak, bu farklılıkları koruyacaklar. Ne biz onlardan yeni şeyler öğreneceğiz ne de onlar bizden. Bu tehlikeli ayrışma bugün zirvede; oturup ağlamanın hiçbir faydası yok. Ama hem bizden hem onlardan birileri, hep beraber farklılıklarımızı sevmeye devam edersek, oturup ağlamaktan başka yapabileceğimiz şeyler olduğunu da göreceğiz. Bu ülkenin geçmişi, farklılıklarıyla birbirini sevenlerle doluydu. Belki de diğer ayrışmalardan farklı olarak daha kolay ortadan kaldırılabilecek tek ayrışma bu. Çocuklarımızı evlerimize tekrar çekemeyebiliriz, ama mahallelerimiz arasındaki sevgiyi doğurabilir ve büyütebiliriz. Belki de o günlerde çocuklarımız da evlerine dönmeyi seçecekler.

***

Ülkemiz bugün tüm ayrışmaları besleyen ve tüm ayrışmalardan beslenen daha büyük bir tufan içinde. Bu tufana cemaatler ve târikatlerin çıkardığı tufan diyebileceğimiz gibi, cemaatlere ve târikatlere karşı duranların da çıkarmış olabileceği bir tufan da diyebiliriz. Büyük bir ayrışma var hepimizde. Hepimiz bir diğerimizi itiyoruz en yakınımızdaki çukura. Ülkenin en büyük  cemaatinin efendisi, radyo’da kendisi gibi düşünmeyenler için şöyle diyor: ”Kuru nasslardan başka bir şeye itibar etmeyenler, bugünkü haricilerdir” Kuru nass dediği Kur’an ayetleri ve hadisler veya sadece Kur’an ayetleri. Bir cemaatin efendisi buları söylemek durumunda mıdır? Öne sürdüğü nedir? Ona göre nassları kuruluktan çıkaran tasavvuf erbâbıdır. Ancak; onun bu söylediğine delil olarak ortaya konabilecek hiç bir kuru nass yok; ne ayet  ne de hadis. Bu sözlerinin dayandığı hiçbir İslâmî kaynak yok.Bunu  radyo’da da toplantılarında da söylemenin bir faydası yok; zihninde olması yeterlidir. Oysa ne onun bu söyledikleri bütünleşmeyi sağlayabilir ne de onu ve hizmetlerini küçümseyenlerin onu  ‘işbirlikçi’ diye suçlamaları. Bir cemaatin efendisi olarak, diğer düşünceleri yaftalayıp külliyen reddetmek istenen bütünü özelliksiz parçalardan oluşturmayı hedeflemektir. Veya aslında istenen bütün değildir.  Cemaat asimilasyonudur. Bu sadece bir örnek. Diğer cemaatlerin efendileri de ayrışmayı farklı şekillerde körüklüyorlar. Kur’an’ı merkez alanlar ise haklı olarak başka bir şeye itibâr etmiyorlar. Bütünleşmekten ziyâde belirli bir akıntının gücünü her yere hâkim kılmak isteyenler var oldukça da itibâr etmeyecekler. Ayrışma sürdükçe sürecek.  Şimdi, bugün bu ayrışma gelecek günler için olabilecek en büyük ayrışma günü. Ve ayrılıklar gittikçe artıyor. Müslümanlar yüzlerini birbirine döndüler  ve birbirlerinin kusurlarını arıyorlar. Birbirlerini küçük düşürmekten ve tekfir etmekten çekinmiyorlar. Birbirleriyle alay etmekten geri durmuyorlar. Hepsi Kur’an okudukları hâlde ,


 “Kur’an, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanan mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir”( Neml 2,3.)


“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resül’e itaat edeydik” diyecekler. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. “Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanete uğrat.” (Ahzâb 66,67,68)


 “Kim, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız.” (Secde 22)


 “Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.( Rûm 31,32.)


 ayetlerini görmüyorlar. Ve bu ayetlere ‘kuru nass’ diyebiliyorlar. Tehlikeli ayrışma sürüyor. Filistin meselesinde bile ittifâk edemiyorlar. Efendilerin elleri her yere uzanıyor. Efendilere kızanlardan bazıları dinden kopuyor. Oturup ağlamanın faydası yok. En büyük tufan bu. Allah hayırlı olanı versin.

alper selçuk


Devamı

Söz Özüne Döner

 
"Biz sözün yumrulaştığı yerde sözü fark edenleriz"

Söz gittiği yere kadar bir sürü iz bırakır peşinde. Bu izlerle söz’ün ne tıynette olduğunu anlarız. Söz’ün anlattığı her ne varsa, o kendi izlerinin bıraktığı küçük anlam kovuklarında tek tek saklıdır. Biz insanlar ardından gittiğimiz sözün, bıraktığı izleri izleriz. O küçük anlam kovuklarında gizli-açık bırakılmış ne kadar iz varsa, gücümüz nispetince onları alır inceler, sever ya da onlardan nefret ederiz; başka seçenek yoktur. Çünkü; o izler bizi sözün gittiği yere götürür.
 
Hiçbir söz kendi izlerinin gittiği yerden başka bir yere gidemez. İzlerini sevdiğimiz sözün gittiği yeri de severiz; izlerinden nefret ettiğimiz sözün gittiği yerden de nefret ederiz. Biz insanız, söze itibar eder; sözü yereriz. Bu sebeplerle söz gittiği yere gitmeden önce çıktığı yer’i târif eder. Bizler de sözü her iki yönde tâkibeder, sözü duyduğumuz anda, tam orada, orta yerde durur; kendini târif ettiği şekilde onu tartar, onun izlerinden hareketle iz yolunda hem ileriye hem geriye bakarız. Sonra hiçbir ayrım gözetmeden sözün gittiği yere dair duygularımızı sözün çıktığı yere de sarf ederiz.
 
Söz’ün gittiği yer çıktığı yerle aynıdır. Zirâ her söz sahibine döner. Söz’ün gittiği yeri seviyorsanız, sözün çıktığı yeri de seversiniz; özünde sevdiğiniz sözü sarf edendir. Söz’ün gittiği yerden nefret ediyorsanız, sözün çıktığı yerden de nefret edersiniz; özünde nefret ettiğiniz sözü sarf edendir.
 
Söz söyleyene dönecekse söyleyen kendi sözlerinin izlerinde saklar kendisini. Devrini tamamlayan her söz, devir döngüsünün her yerine sahibinin nefsini ve bildikleriyle nefsinin ilişkisini gizler. Bıraktığı izleri nefsiyle zekâsının, nefsiyle irâdesinin, nefsiyle aklının girdiği it dalaşlarının rengine boyar. Söyleyen, bildikleriyle söze yansıyan samimiyetini, riyâkârlığını ve o güne dek elde ettiği her ne varsa bir tek anda kesif bir birleşmeyle birer yumru bırakır iz yolunda. İşte o yumru anında sözün gittiği yeri fark ederiz. Söyleyeni fark ederiz. Biz sözün yumrulaştığı yerde sözü fark edenleriz. Söz çirkinse yumrulaştığı yerde sahibine göre kendisine ihanet eder; söz güzelse yumrulaştığı yerde sahibine göre kendisine iyilik verir.
 
Yumrulaştığı yerde söz, sahibinin her şeyini insanlara anlatır olmuştur. Çirkin sözü sarf edenin sakladığı her çirkin niyet yumrulaştığı yerde sözün cemâlinde ayân beyân olur. Bu hâlde söz bıraktığı izleri kapkara bir necâsetle sahibinin yüzüne savurur; sahibine göre ihânet etmiştir. Ama sözün özüne göre söz, vâzifesini yapmış, özüne dönmüştür. Çıktığı yere avdet etmiştir. İhânet eden söz değil, sözün özüne vâkıf olmayan söyleyendir. O söze ihânet etmiştir; sözün gücüne hakaret etmiştir. Kendi sırlarını çirkinleştirdiği söze yüklediği için kendisine ihanet eden söz değil kendisidir. Çirkin söz, iyi sözden daha tez yumrulaşır ve duyulur; çirkin sözün ömrü nihayetsiz sonradaki cehenneme uzandığı gibi nihayetli öncede çirkin iblis’e kadar uzanır. Uzandığı yerden beslenip büyüyerek çıktığı yere döner. Bıraktığı izlerin tümünde kötülükleri büyütür; kötülüklere giden yolu güzel gösterir.
 
Güzel söz yumrulaştığı yerde, sahibine göre de duyana göre de sahibine iyilik verir. Güzel sözün ömrü nihayetsiz sonradaki cennete kadar uzandığı gibi nihayetsiz öncede kendisini yaratan güzel Allah’a kadar uzanır. Güzel sözün çıktığı yerden sonra bıraktığı izlerin tümü saklı durdukları anlam kovuklarında parıldar. Her pırıltı, çirkin sözden üreyen kötülükleri görünür hâle getirir. Çirkinliğin devleştiği yerde güzelliğin var olduğunu hatırlatır.
 
Bizler söze itibar edenleriz. Bizler sözlerimizle felâketimizi hazırladığımız gibi sözlerimizle cehâletimize son verenleriz. Söz bizler içindir. Sözü özünden öğrendiğimizde özü sözümüzle söyleriz. Sözü özünden çalandan öğrendiğimizde, hırsızın özünü söyleriz. Bizler ya Allah’ın söze yüklediği özü okur, tekrar eder ya da iblis’in çaldığı özü söze yükler, tekrar ederiz. Ama pek bilmeyiz; söz’ün gittiği yer, çıktığı yerle aynıdır; söz özüne döner.
 
Söz çıktığı yere devrini tamamlayıp döndüğünde boynumuza asılır. Hayra dönüşen her parıltısında güzel söz, başlattığı güzelliklerin tohumlarıyla diğer güzel sözleri doğurur, bizleri nihayetsiz sonraya kadar güzelliklerle besler. Şerre dönüşen her söz kendi karanlığını serper bıraktığı izlere, bizleri nihayetsiz sonraya kadar kötülüklerle besler.
 
Her an söz sarf ederiz; sarf ettiğimiz her söz bizden içeriye gittiği gibi bizden dışarıya gider. Biz bizden çıkan sözün dışımıza doğru gidişinden sorumlu olduğumuz gibi, içimize gidişinden de sorumluyuz. Dışımıza giden söz tekrar bize dönene dek her ne yaptıysa biz ondan ötürü mükellefiz; içimize giden her söz içimizdeki diğer sözleri tetikleyip bize dönene kadar ne yaptıysa biz ondan ötürü de mükellefiz. İçimize giden her söz dışımıza giden her sözden daha güçlüdür. Biliriz ki; dışımıza giden her söz içimize giden binlerce sözden peydahlanmıştır. Söz önce içimize gitmeseydi, içimizdeki nefsimizle nefsimizin ve iblis’in fısıltılarıyla beslenemez, besili bir halde dışımıza çıkmaya cesâret edemezdi.
 
Söz, tövbe sözüne muhtaçtır; diğer sözlerin sözlere muhtaç olması gibi. Her söz alıp götürdüğü özü diğer sözlerle süsleyerek benimsetir. Eskilerin yenilere bıraktığı da sadece sözdür. İnsanın yapıp ettiği her şey de işte bu sebeple hep ve daima sözdür. Dua sözdür, küfür sözdür. Düşünce sözdür, iman sözdür. Söz başka bir sebeple değil, kainât’ın özü söz olduğu için çıktığı yere döner. Lâkin sözün saptığı yer kainât’ın özüne giden yolu göstermez. Çirkin söz kainatın özüne değil nefsinin ve iblis’in kölesi olan insana döner. Güzel söz bu güzelliğin gideceği her yere döneceği halde sahibine döndüğü yerde sahibini güzelliklerin içine götürür.
 
İnsan güzel söz ile çirkin sözün bir arada durduğu tek mekândır; tek zamandır. Çirkin sözleri artmış olanın karanlığından kurtulması tövbe iledir. Çirkin sözün silineceği tek kâide tövbe kaidesidir. “Çirkinlikten arındıramadığımız sözlerimizle biz, güzel sözün gideceği yerlere götürülmeyecek kadar kirliyiz”, dedirtir iblis. Bizi çirkin sözde mahpus bırakan İblis’e diyeceğimiz söz çirkin sözden uzakta duracağımız sözdür. Bize bildirilen en güzel sözdür. Allah’ın güzel sözüdür. Onu hep söyleyeceğiz, söylemekte tereddüt etmeyeceğiz. Bileceğiz ki; sözün en güzeline dayanmayan söz çirkinleşmekten kurtulamayacaktır. Şimdi sözün en güzelinden beslenen sözümüzü, aydınlık bir zirvede güzel sözün en güzel serüveninde bıraktığı izlere tekrar tutturacağız ve susacağız.
 
“Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir." ( Fussilet 46)

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır” (Mümtehine 8)

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız . Üstelik, biri insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki alıcı melek de alıp kaydetmektedir. İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında gözetleyen hazır bir melek bulunmasın” (Kâf 16,17,18)

(Allah, şöyle der:) “Atın cehenneme, (hakka karşı) inatçı, hayrı hep engelleyen, haddi aşan şüpheci her kâfiri. Allah ile beraber, başka bir ilâh edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!” Arkadaşı (olan şeytan) der ki: “Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklık içinde idi. Allah, şöyle der: “Benim huzurumda çekişmeyin. Çünkü ben bu (konudaki) uyarıyı size önceden yaptım. Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” (Kâf 24,25,26,27,28,29)
 
alper selçuk


Devamı