Darbecilere: “Çula Sarın, Küle Otur!”


Tarih yazar; eski kahramanlar bileklerinin gücüyle birer ikişer adam toplar, ordu yapar, serhadler aşarlarmış. O kahramanların hangisini sayayım bilmiyorum; en son M.Ö 10.000 filminde gözlerimle gördüm; bir genç tek başına çıktığı yolda, kahramanlıklarıyla ordu kurmuş, dağları taşları aşmış, Firavun’u fildişinden yapılmış mızrağıyla öldürüp, onun tanrı olmadığını, aksine sıradan bir ölümlü olduğunu kanıtlamıştı.
Filmdi, kurguydu, efsaneydi; olmuşsa da olmamışsa da en nihayetinde tarihti işte. Tarihte kalmış kahramanlıklar aklıma geliyor son günlerde. Eskiye rağbet, bitpazarına nur yağdırıyor hâlâ. Gönlüm eski zamanın kılıç şakırtılarında, eğilmez-bükülmez yaylarında ve o ipince, çelik kadar sağlam oklarında kahramanlık arıyor. Tüfek icat edildiğinden beri, mertlik, kahramanlık keskin nişancıların kahpeliklerinde anlam kayması yaşayıp ölmüş. Elin oğlu, şimdi insansız uçaklarla deviriyor yiğit mi yiğit adamları.

Mertlikten, bileğinin gücüyle kahraman olandan bahisle seyrü sefer ediyoruz okumuş bulunduklarımızdan. Biz hiç gerçek kahraman görmedik. Ya kanmak isteyip de kandırıldık ya da içimize yerleşmiş bir kahraman arama alışkanlığı var. Soytarı bir alışkanlık bu. En son bir savaş gördük 74’de; kahraman icat etmeyen bir savaştı; sonradan karaoğlanla takkeli hoca kavgaya tutuştular en kahraman bendim diye. O gün bugündür gözlerimiz, hep, ama hep muzaffer ordularımızın tarihin tuğralarla süslü kezzap dökülmüş sayfalarından şen şakrak türkülerle dilimize bulaşan kahramanlıkların izini sürüyor.

Niye?

Ses etmezlerdi sesleri kısılanlar. Başlarını kaldırmazlardı başı dik olanlar, “Peygamber ocağıdır”, derlerdi. Emre itaat, peygamber kavlidir. Uhud’da ganimete meyleden itaatsizlerle eğilen başların hatırası vardı. Hani, okumasını bilenler ellerinde Kur’an, bilmeyenler dillerinde ‘Allah, Allah’ sesleri ile ölüme gittilerdi ya en son; işte onların oğulları ve torunlarıydı, seslerini ve başlarını kırıp da yüreklerini dağlayanlar.

Önce, sonradan olma sosyete dilberleri kıkırdadı, sonra ucubeler sardı yerin sert adımlarla titreyen gölgeliklerini…Ardından Başbakanlar asıldı, baştan başa yurda bıyık altından bakanlar kıkırdadı. Sonra küçük çocuklar büyüdüler, en solcu oldular dağların kervan geçmez, kuş uçmaz sarp kayalıklarında. Onları bu derde sürükleyen hep tarihti. Hep kahraman olmak istemişlerdi…Sonra en sağcılar sırtlandı yumurcak kahramanları… Bir elleri ateşte bir ellerinde turan, kasıp kavurdular kendilerinden geçirilmiş karanlık izbeleri.

Birdenbire kahramanlar çıktı ortaya; konsey dediler, adı ne hoştu öyle...Terörü bitirmişlerdi. Dualar, referandumlar eşliğinde, şimdilerde adlarını tek tek caddelerden sildiğimiz adamları tuttuk, canımıza kardeş kıldık. Kahraman! Nerden bilirdik ki; onlar aslında başkalarının çocukları? Başkalarının işini pişirmişler, biz kahramanlıklarını alkışlarken, onlara ‘bizim çocuklar’ diyenler kıkırdıyorlarmış ya.

Hiç sorgulamadık önceleri, kahraman saydık ya, hem biz zaten hiç kahraman görmemiştik, ayırt edemezdik kahramanı. Nasıl yani, nasıl? Kardeşi kardeşe düşürürler miydi bu vatanın çocukları? De, o güzide konseyimiz kime karşı zafer kazanmıştı? Niye kahraman oluyorlarmış, nerden bilebilirdik ki? Güvenmiş ve ne zamandan sonra kahraman bulmuştuk kendimize, bırakır mıydık uçan kahramanlarımızı?

Kimi çıplak kadın resimleri yapacağım diye, sanata merak saldı, kimisi de görünmez oldu. Tahtlarından inmişler, kaftanlarını çıkarmışlar, sanat çulunu sarınıp güzelim koylara oturmuşlardı. Şükür ki; yaptıkları anayasa vardı, elden ayaktan kesilseler bile ölene kadar tepemizde bize ayetlerle hadislerle vaaz veremediler.

Biz kahramanlığı unutmuştuk veya bize ‘Şu kahramandır”, demelerinden feyz almış, onlara inanmıştık. Bedel ödeyecektik, ama ne zaman? Emir-komuta zincirine asılıp gelenlerin, tarihteki kahramanlarla bir ilgisi yoktu. Hadi kılıç yok, yay-ok yok, yüz metre atışlarını bile görmemiştik kahramanlarımızın. Bileklerinin gücü kaftanın gücünden mi besleniyordu?

Sonradan öğrendik. Kendi çocuklarına silah doğrultanların kahraman olmadıklarını anlattılar bize, 21. yüzyıl dedikleri yüzyılın başlarında. Bomba patlatacaklardı, ‘Allah Allah’ haykırışları ile şehit olan dedelerimizin torunlarının çocuklarına karşı. Camide, camilerde hem de. Yine kahraman olmak için oyun oynuyorlardı. Düşmana tek kurşun atmadan, yine tepemize dikilecekler; şatafatlı kaftanlarından kabarmış göğüslerine bir sürü altın madalya takacaklardı.

Niye?

Bir kahraman arıyorduk biz, kahramanlar değil. Tarihimizde varsa da bolca örneği, alışkın değiliz biz öyle, emir-komuta ile kendi kardeşlerine karşı oyun oynayıp bomba patlatanlara… Biz emir-komuta ile gelen kahramanlıkları, baştaki kahramana mal ederiz; ama düşmanın silahlarıyla kuşanmış olanlara değil. Hem biz niye Patrona Halil’i kahraman ilan etmedik? Mithat Paşa, nerede boğuldu ihanetinin bedeli olarak? Hani Padişah’ı öldürmüştü ya 19.asrın son çeyreğinde, dilediği gibi hüküm sürdürtmek için karanlığın uşaklarına. Biz ona neden kahraman demedik? Kahraman, öyle bir şey değil işte. Kendi padişahını alaşağı edip sonra peşinden koşturup ağlayan, sonra gidip Rus mitralyözlerine karşı göğsünü açıp intihar eden Enver gibilere de kahraman demedik.

Bizim başımıza ne geldiyse kahraman arama derdimizden geldi. Tam oradan vurdular bizi. Kahramanlaşmak için planlar yaptılar; ineklerimizin, şiirlerimize ışık veren gece aydınlığının, gece aydınlığında denizde oluşan ışık oyunlarının, ellerimizi korusun diye giydiğimiz el giysilerinin, aslanları tıktığımız kafeslerin, beton yıktığımız/kaya parçaladığımız ucu dökümden sapı ağaçtan balyozların adlarını çalıp taktıkları planlarla. Balyoz, camilerimizin tepesine inecek, kızlarımızın, kadınlarımızın bembeyaz başörtülerinde çığlık öğütecekti. Hiç utanmadılar, ekranlara çıktıklarında. Utanmadan inkâr ettiler. Çıkardıkları kaftanın asaletinden/onurundan da dem vurmadan hem de.

İneklerimiz, bizim çocukluk kahramanlarımızdı; onları çaldılar. Gecenin aydınlığı masallarımızı, aşklarımızı süslüyordu; yakamozlardan şiir çıkarıyor, uzak ufuklarda serinliyorduk; bebeklerimizin ellerine kırkları çıkana kadar eldiven takıyorduk; kafeslerimizde kanaryalar, muhabbet kuşları vardı; hepsini kirlettiler, omuzlarındaki yıldızlardan utanmadan. Dağları kırıyorduk Ferhat gibi, başımız dağ oldu balyozlarına. Onların emirlerine itaat eden başımıza, onların emirlerine itaat edilecektir deyü peygamber ocağı demişliğimizden müsebbeb eğilmiş başımıza balyoz indirdiler. Var mıdır bundan öte ihanet? Seni sevene, sana hürmet edene, seni peygamber ocağının efendisi sayana, seni besleyene bundan daha büyük bir ihaneti düşleyebilir misin?

Niye?

Biz seni kahraman yapacaktık, hani? Sırtında kaftanın yokken, emredemiyorken, belinde benim silahımla karşımda mertlik de yapamayacağına göre, artık peygamber ocağına incir dökmekten vazgeç!

Artık düşlerimizden in, ihanetini gördük. Kulaklarımızdan çıkar sesini, biz uyandık. Tarihi de kahramanlıkları da istemiyoruz; bize dar geliyor bu elbise. Sana ve senin gibilere sözümüz bundan böyle bu: Kaftanını çıkar; çula sarın, küle otur! Artık kral değilsin!
alper selçuk


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.