Nokta



NOKTA*

Cenneti Beklerken’i izleyeli yaklaşık 2 yılı aşkın bir zaman geçmiş. Zaim o filmde şimdiye kadar kimsenin aklına gelmeyen bir işi yapmış ve geleneksel sanatlarımızdan olan minyatür sanatını temele alarak Osmanlı dönemine bizleri götürmüştü. Osmanlı’nın her döneminde süregelen taht kavgaları üzerinden bir nakkaşın Hakk’ın rahmetine kavuşmuş evladının suretini batı tarzı bir üslupla resme dökmek kaygı ve ızdırabından ilhamla tarihin hem gizli kalmış ilgi çekmeyen yönlerini ifşa etmiş hem de kurgudaki minyatür animasyonlarıyla sinema anlayışımızda önemli bir gedik açmıştı.

Önemli bir gedik diyorum çünkü ilk başta da belirttiğim üzere bu tarz konular hiç kimsenin girmediği mayınlı olarak görülen alanlardır. Geleneksel ve eski anlayışın modern bir sanat dalıyla anlatılmak istenmesine sinemacılarımız pek yanaşmaz. Zaim bu konuda bir şövalyeliği de hak etmektedir. Umarım kutsal! sinemamızın surlarında açtığı o gedikten yeni sinemacılarımızdan bazıları sızarlar.

Tabii ki Derviş Zaim’in entelektüel kişiliğinin bir yansıması olarak anlattığı bir öyküde mutlaka onu besleyecek yan unsurların olmaması beklenmemelidir. Özellikle kült olmuş ilk filmi Tabutta Röveşata dan itibaren kahramanların yolu bir şekilde tarih veya sanatın içinden teğette olsa geçmektedir.

Böyle bir entelektüel birikim ve geleneksel sanatlara ilginin sonucunda bir üçlemenin gelmesi de kaçınılmazdı. Filler ve Çimen gibi belki de zamanın siyasal ortamına uygun olarak ortaya konulan politik gerilim filminin içerisinde ebru sanatı ile ilgili ciddi aforizmalar içeren görüntüler yer almaktaydı. Açık havada ve çok büyük boyutlarda yapılamayan ebrunun filmde maraton koşucusu tarafından karlı bir havada büyük bir havuza yapılmak istenmesi hem o günkü siyasal koşulların ağırlığına karşın ümit veriyor hem de Zaim’in ileride oluşturacağı üçleme için de ipuçları taşıyordu. Belki de Filler ve Çimen’i dahil ederek buna dörtleme de denilebilir.

Aslında arada kalan ve Zaim filmlerinin en zayıf halkasını oluşturan Çamur filminde bizim geleneksel sanatlarımızdan olmayan heykel sanatı ile ilgili bazı mesajlar vardı. Ancak bu filmin gerek konusunun yeterince işlenememesi ve dağınıklığı gerekse kamuoyundan yeterli ilgiyi görememesi nedeniyle Zaim sinematografisinde pek dikkate alınmaması sonucunu doğurdu. Ancak ben o filmi de tüm bu toparlanma ve daha iyi bir hikâye ortaya koyma açısından önemli bulmaktayım.

Zaim’in son filmine gelirsek bir kere bu filmde tüm filmlerinde yaptığı gibi hem filmin kahramanına hikâyenin temeline koyduğu geleneksel sanatı yapabilme yetisini vermekte hem de kahramanı o hikâyeyi o sanatın en önemli özelliği ile anlatacağı mekânın ortasına bırakmaktadır.

Hat sanatının en önemli becerilerinden birisi olan ihcamla yazı yazmanın hayatı daha geniş zapt etmek manasında olduğunu daha filmin başında izleyicinin beyninin kıvrımlarına bırakıyor yönetmen. İhcamla yazı yazmak nedir derseniz, yazının tek bir kalem hamlesiyle ve elini kâğıttan kaldırmadan bir hamlede bitirebilme mahareti dersek herhalde anlatmış oluruz. Yönetmen de ihcamdan hareket ederek anlattığı hikâyeyi sanki hiç kesilmiyor veyahut hiç montaj yapılmamış hissiyle izleyiciye aktarıyor. Biz de böylece sanki bir hattatın kaleminin ucunda mürekkep olup perdenin köşelerinden filmin içerisine sızıyoruz.

Film, Moğolların Anadolu’yu kasıp kavurduğu zamanlarda bir hattatın belki de onların vicdanlarına seslenmek için koskoca Tuz Gölünün ortasına Allah onu affetsin yazmak istemesi ve en sonunda nun harfinin üzerine noktasını koyup tam bitireceği esnada mürekkebin bittiğini fark ederek talebesinden şehre gidip mürekkep getirmesini istemesiyle başlıyor. Burada kötülük ve kötülere karşı Allah’ın adaletinin neden işlemediği üzerine talebenin feveranı ile karşılaşıyoruz. O bu yazıya inanmadığını ancak yine de ustasının emrini yerine getireceğinden dem vurarak şehre doğru yol alıyor. Belki de gönülsüz olarak çıktığı bu yolculuktan geriye dönmeyecek ve ustası Moğollar tarafından katledildikten sonra büyük bir pişmanlık ve vicdan azabıyla kendisini bulacaktır. Bu olay yıllarca anlatılacak ve bir efsane olarak Tuz Gölünde kimilerini inzivaya sürükleyecek kimilerini ise yaz sıcağında Tuz çölünün ortasına bırakacaktır.

Sonrasında ise işlediği bir suçtan ötürü hüküm giymiş ve çıkmış bir hat öğrencisinin yeni bir hayata başlama çabalarının ilk adımlarını Tuz gölünde attığını görüyoruz ilk sahnelerde. Söz konusu hat talebesi, hem bir hattatın en önemli korkusu olan gözlerindeki ışığı kaybetme endişesini taşımakta hem de yeni bir hayata başlayabilmenin kazanımlarını elde etmek düşüncesindedir.

Küçük bir yanlış aslında geometride küçük gibi görünen açı derecesi gibidir. Sonra o açı sonsuza doğru uzandıkça genişliği büyümekte ve başta küçük olarak gördüğümüz bir yanlışın ileride nasıl yıkımlara ve acılara yol açtığını da gözlerimizle görürüz.

Hattat Ahmet, kendi arkadaşının başta bir iş yapılırken niyete bakılır diyerek onu sürüklediği girdaptan filmin son sahnesine kadar kurtulamayacaktır. Ahmet’in burada salt kötülükten beslenerek geri dönülmez bir yola girdiğini söyleyemeyiz. O, daha önce de suça bulaşmış ve cezasını çekmiştir ancak kader böyle bir şey değil midir zaten?

Sürükleneceksiniz, yorulacaksınız, yılacaksınız ve sonuçta vardığınız o menzilde doğrulup tekrar yönünüzü tayin edip yola çıkacaksınız. O da her defasında tuz gölünün herhangi bir yerinde hiç olmadık bir şekilde dar bir alana sıkışıp bunalsa da Allah onu affetsin’i her gördüğü yere nakşederek bir rahmet beklemektedir. Ahmet iyi insan olabilme kavgası ile suça bulaşma psikolojisi arasında gel-git ler yaşamakta. Bir yandan eline geçecek parayla yeni bir atölye açma şansına kavuşacak bir yandan ise bir hattat’ın yapmaması gerekenleri yaparak adi bir suçlu gibi muamele görmenin yolunu açacaktır.

Olanlar olur. O vicdan azabı ile birlikte kendi evinin yolunu tutar. Filmin sonlarına doğru öğrendiğimize göre en az üç yıllık bir zaman dilimi içerisinde o vicdanıyla uğraşmış, nefsini yenmenin çabasına girişmiş ve sonunda kendi canını kurtararak yeni bir hayat için son bileti almak gayesiyle Tuz Gölü yollarına kendini vurmuştur.

Tuz gölünün çevresi onun gibi birçok insan için hem bir inziva mekânı hem de yazının peşinde bir ömür diyen dervişlerin son durağıdır. İnsan kalbini çıkarıp bu tuzların arasına bıraksa, iyici tuzlanıp mikroplarından arındırdığında kalbi bir çocuk kalbine dönüşecek midir? Onun bu yeni hayatı gerçeğin er geç ortaya çıkma gibi bir kötü huyu olmasından mülhem göle saçılacaktır. Göle saçılan kabahatler, kusurlar anlamayanlar tarafından bireysel olarak cezalandırılmak istenecek ancak kendi haline bırakıldığında adalet bir şekilde kendi mecrasında yolunu bulacaktır.

Ahmet, bu kendi çölünde hattat için en önemli olan gözlerini bırakacak ve bu yorgunluğa dayanamayarak orada yığılıp kalacaktır. Kendi vücudu yüzyıllardır kayıp olan nun un eksik noktasıdır belki de.

Allah onu affetsin…

* Yönetmen: Derviş ZAİM

adnan söylemez



Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Elif Şafak’ın Didaktik Romanı ‘İskender’; Boşluğun İkiz Kemikleri

“Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır. En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe…” Elif Şafak, Yazar




Bir romancı, parlak, yıldızlı/yaldızlı göğüyle bir fânus içinde yazar romanını. O fânusunda yalnızdır; bir büyücü gibi parmaklarını oynatır ve fânusun içinde özgürce uçuşan harflerini dilediği dizilişlerle sözcüklere, cümlelere ve parağraflara dönüştürür. Parmaklarındaki güç zihninden kılcal damarlarına inen kurgudan beslenir. Bazen içindeki fânustur zihni; bazen fânus kurgusudur yazarın. 

Ve roman bitene dek o fânus o büyücüyü, o büyücü o fânusu  terk edemez. Roman bittiğinde ise romancı bitkin ve büyüsünün sonuçları için meraklıdır. Fânus dağılır ve herkes romanı ve romancıyı görür. O andan sonra artık herkesin özgür harfleri dudaklarından dökülmeye başlar. Eleştiriler göktaşı yağmurları gibi dökülürler. Ne yazık ki; büyücü korumasızdır ve artık gök durulana dek başkalarının büyülerine tahammül etmek zorundadır. Büyücünün kelebeği konacağı sonlu sayıda zihin aramaya çıkmışsa da, gök asla tekin değildir; göktaşları asla küçük değildir.

Elif Şafak’ın romanının kapağında kahramanlarından birinin, kitaba ad olan ve  adının her bir harfi eski tür gazete kesiklerinden oluşmuş hikayeleri andıran İskender’in, erkek kimliğini giyinerek; kaşmir bir takım elbise ve siyah rugan ayakkabı ile kollarını göğsünde birleştirerek tecessüm etmesi biraz ilkti gibi geliyordu herkese, biraz da aslında şaşırılmayan. Yazarının bizzat kendisi mi ya da kahramanıyla özdeşleşmiş olmak isteyen bir gerçek bir insan mı olduğu hususunda zihinlerde çetrefil izdüşümlerin peydahlandığı günlerde, İskender’in,  boğazına kadar iliklenmiş kravatsız gömleği ve bıçkın bakışlara sarınmış gözleri ile okuduğu meydan hakikaten ilginçti; hakikaten aslında yazarın o karakteri anlamayı/anlatmayı çok istediğinin açık kanıtıydı.

Harflerin büyücüsü, eleştiri istemeyecek kadar derin bakıyordu. Düğmeler bu yüzden ilkinden sonuncusuna kadar iliklenmişti. Büyücü hâlâ fânusûn içindeydi ve içinde kalmaya devam edecekti. Göktaşlarına karşı oluşturduğu güvenlik kalkanı kapaktaki resimdi. Empatik özel, kaskatı bir genelleme ile çetin ve geçilmez bir kalkan oluşturmuştu. 

İskender, Elif Şafak’ın içindeki erkekti; erkeğin içindeki kadındı/eğiten anne idi… Elif Şafak’ın -olabilseydi- olmak istediği/anlatmak istediği erkek. ”Attığımız her adım, yaptığımız her işte kendimizi yansıtırız” diyordu arka kapakta. Gelenekselin kurbanı olan her kadın gibi, aynı acımasız kopukluğun kurbanı olan erkeklerin pişman olmasını istiyordu. Kapağın romandan daha farklı ve meydan okuyucu özelliğinin tek anlamı buydu; tüm hatalarından ve günahlarından arınmış olgun bir erkek olmaktı ailelerin, geleneğin ve toplumun kurbanı erkeklere önerdiği erkek tipi… Ve erkek elbisesinin içindeki ikinci/ikiz varlığın, kadının cesameti böylece sübut buluyordu.




Kadınlara karşı, kadınların yetiştirdiği her erkeğin geçmişini olgunlaştırmasını istiyordu Elif Şafak. Sultan olarak yetiştirdiği oğlunun, Sultanlığına halel getirecek herhangi bir davranışı için ilk kurban vereceği kadınlardan birisiydi annesi. Ve erkek, aslında kadının/annenin giydirdiği elbiseyi giyiyordu. Bu elbiseydi İskender’i kâtil yapan. Roman içeriği ve kapağıyla ikiz bir mesaj veriyordu aslında. 

Kurgusunun her tarafına sinen boşluğun ikiz kemiklerine sarmalanmıştı İskender. Kişi ve toplum bu ikiz boşluğun kanatlarında dağılıyordu ve acı veriyordu en yakındakiler en sevdiklerine. Çocukların, ailelerin ve toplumun eseri olduğunu anlatan bu serüvende, babaların ve annelerin günahlarının her seferinde çocuklarda yeniden çiçek açtığını görmek şaşırtıcı değildi.

Nezo’nun erkek çocuk doğuracağını umarak hayatını feda ettiği geleneksel karanlık ailenin bütün fertlerine sirayet edecekti. Berzo’dan, Cemile’nin aleyhine, ikizi Pembe’ye damlayan şiddet İskender’de doğuyordu. Pembe, kehânetle seçtiği ismin hükümdâr esrikliğine kurban oluyor; ikizi Cemile’yi ve kendi sonrasını yok ediyordu. 

Adem, sarhoş ve ayık baba’nın dengesizliğini, içkiden uzak bir kumarbazlık ve ket vurulmuş eski sevdanın dengesizliğinde diriltiyordu; karısı Pembe’yi, ailesini ve hayatını terk ediyordu, Roksana’nın paragöz ve şuh kokulu çekiciliği için. Bu yüzden teleskobun merceği Adem’in ölümünü büyütmüştü ve Roksana, kendi boşluklarına kurban verdiğini sandığı Adem’i görmüştü boşluğa akarken. Ancak Adem’in gördüğü üç şey vardı ölürken; karısı Pembe’nin ikizi Cemile, kendi babası ve başka bir erkekle kaçan annesi. Karısı Pembe, çocukları Esma, İskender ve Yunus sahte bir rolex gibi kolundan/hayatından çıkarılmış ve geride bırakılmıştı. Sahte hayatların geride kalışı gibi, geride kalmıştı acı içindeki herkes.

Elif Şafak, İskender’de, birbirini seven herkesi geleneğin boşluklarına kurban vererek ayırmıştı. Ve acıların, ayrılıkların sosyo-psikolojisini çözümlüyordu. Roman’ın en ağır yükünü, dengeyi, İskender’in ablası Esma’nın sırtına yüklemesi, kendince toplumun en ağır sorunu saydığı aile içi şiddetin, geleneksel şiddetin oluşturduğu ikiz boşlukları işlediği romanında aslında kendisiyle Esma’yı özdeşleştirdiğini de anlatıyordu bize. Kapaktaki İskender’in içine sığmış yazar Esma. İkizler, ikizler ve ikizler.

En medenî görünen toplumların yaşadıkları ırkçılık, ayrımcılık hastalığı ile en gelişmemiş toplumların yaşadığı vahşi gelenekselin ikiz etkisini işliyordu Elif Şafak. Bu ikiz etkinin öğüttüğü hayatlardan yoksulluk ve zenginlik ikilisine kadar, iki farklı ülkeye taşınan mor hayatların ikiz izdüşümleri paslaşıyorlardı birbirleriyle. Bir yerde İngiliz olmayan herkes, diğer yerde Türk olmayan herkes, ikinci hatta üçüncü sınıftı. Geleneksel İngiliz nezaketinin içine sinen hakaret ile ırklara kirli gözlerle bakan yerel gözlerin rengini eşleştirmişti yine.

Bir ikizliğe daha sıçrıyordu Elif Şafak’ın İskender’i. İskender Pala’nın Şah&Sultan’ındaki felsefî/tasavvufî ikizliğe sarınıyor; Hasan ve Hüseyin’in ikizliğinde yer değiştiren Pembe ve Cemile’de gelenekseli yargılıyordu tekrar; gelenekseli ve gelenekselin getirdiği acıları, ölümleri.

Ancak bir göktaşı geliyor fânus’un kalkanına çarpıyor ve gökdokuda çatlıyordu. Bir ikizlik daha çıkıyordu ortaya. İngiliz yazar Zadie Smith’in ‘İnci Gibi Dişler’ adlı romanıyla İskender’in yaşadığı ikiz evrenler örtüşüyor, sanattaki etkileşimlerin hiçe sayıldığı yeni bir geleneksel yarılma çıkıyordu ortaya. 

İntihâl gibi bir sorunsal ciseliyordu fânusûn camlarında. Oysa Büyülü Küre Yerküre’de bazı harf büyücüleri aynı yere, aynı şekilde bakabileceklerini, birbirlerinden çok şey öğrenebileceklerini bilirlerdi ve diğer harf büyücüleri bir devri anlatırken benzer nesneleri, olguları, olayları, kişileri kurgulayabilir ve parmaklarıyla dizebilirlerdi. Hastaların kanayan benzer yaralarını iki doktor  neredeyse ikiz olacak şekilde  gözlemler ve tedavi edebilirlerdi.

Ancak, İskender’inde Elif Şafak, paradoksal ikizlikleri irdelerken bir şey atlıyordu; İskender’in Zişan’ına, İskender’in ve kendisinin Allah’ını anmasına rağmen, o Allah için namaz kıldırmıyordu; ona meditasyon yaptırıyordu. Namazı ve seccâde’yi pişmanlıkların ve modern kargaşanın uzağına kaçarak Cemile olmaya karar veren Pembe’nin Fırat kıyısındaki köyünde çâre diyerek sunuyordu. 

Zişan’ın tasavvuf kokulu sözcüklerindeki derin miskinlik ve takdir edilmiş tevekkül, çok sert bir içe sahip olan kâtil İskender’i etkileyecek kadar güçlü değildi; ama İskender değişmişti. İskender’in değişimini, Esma ve Yunus sindirse de, okuyucunun sindirebilmesi zordu. 

Sindirmesi için yeterince veri yoktu. Ki; zorunlu bir ısrar, kader, eğer bir senaryo idiyse aslında hiç kimse suçlu olmayacaktı sonucuna ulaşacaktı. Ve roman kendi boşluklarına tutunamadan Adem gibi gökdelenden aşağıya düşecekti. Buna karşılık Elif Şafak, kader vurgusuna rağmen, ürettiği kahramanları ve kadrajladığı toplumları didik didik ederek sorumluları buluyor ve doğrudan insanları suçluyordu, kaderi değil. İskender, değişimini de yaşadığı psikolojik çöküntü ve dayanıklılık katsayısına borçlu idi ve biraz da oda arkadaşının sessiz ölümüne. Zişan, Allah’ın ona gönderdiği bir uyarıcı veya eğitmen olamazdı.

Meditasyon ve kader, romanın en kırılgan kemikleri idiler.  Pembe Kader’i doğal ölümüne kadar yaşatan kader, Cemile Yeter’in bitmeyen çilelerine hayatıyla verdiği ‘yeter’ cevabını da dizayn etmiş görünüyordu.  Allah, bir romancı değildi. Yarattığı insanları özgür iradeleri ile yapıp ettiklerinden dolayı sorgulayacaktı. 

Ancak bir romancı, romanının kahramanları için kader belirleyebilirdi ve romancının kahramanları asla özgür değildiler; olmayacaklardı. Romancı onlara bu özgürlüklerini vermeyi düşünemezdi. Bunu düşünmesi bile, kahramanların var olma fırsatı bulamadan yok olmaları anlamına gelecekti. Roman kahramanının romanda yaşayabilmesi için onun özgür olmaması gerekiyordu. Evet, ama romancı bir şey daha yapmıştı. Roman’ındaki kahramanlardan biri de Allah’tı. Zişan’ın mistik gölgelerden ürettiği kanaate göre Zişan’ı İskender’in ıslahı için cezaevine gönderen Allah.  

Fakat romancının, yıpranmış, miskin, mistik uzakdoğulu bir kahramanını, hoyrat ve kâtil diğer roman kahramanını ıslah etmek üzere Allah’ın takdiri ile cezaevine düşürmesi, açık bir neden gerektiren bir organizasyondu. Neden? Allah, ıslah olmak isteyip istemediği belli olmayan, görünürde bunu istemeyen bir kâtil’i ıslah etmek için neden bir meditasyon çözümcüsünü kısa bir zamanlık da olsa cezaevine düşürsündü? Bu eğer böyleyse, o hâlde yazılmış olan kaderin ne anlamı kalırdı? Ya da bu kader eğer söylendiği gibi yazılan bir senaryo ise, meditasyoncu neden katl olayından önce girmemişti?

Elif Şafak, son kitabında belki de klasik kader algısını sorgulayacak bir kapı aralamış gibi görünüyor kendisine. Fakat nedense büyük bir korkuyla geri çekildiğini hissettiriyor İskender’i anlatırken ve yaşarken. İskender’in bir kader kurbanı olmadığını, eğer kurban verilecek olan bir kaderden bahsedilecekse, o kaderin Zişanla yaptığı şeyin de bir bakıma kurbanın sonsuza dek kurban kalmaması için bir vazgeçiş gerektiriyordu. 




Şafak, yazdığı kaderi, yine yazdığı başka bir kaderle değiştiriyordu. Romanın kaderi, intihar eden kahramanların kendi düşüncelerindeki çaresizlikte tıkanmalarını ve özgür iradeleri ile ölmeyi seçmelerini ile ilişkiliydi. Şafak, geleneksel kaderin bireysel ve toplumsal kökleri üzerinde uzun bir sebepler zinciri bulduruyordu. Biraz daha zorlasa insanın özgür fiillerinden neden sorumlu olduğunu netleştirebilecekken, Zişan faktörü tüm akışı veya sihri bozup romanı yazarının elinden çekip alıyordu. 

Zişan inandırıcı ve ikna edici değildi. Yazar, onun öyle olmasını istemiyor gibi davranıyordu. İskender’in kendi içinde tek başına büyük bir yolculuğa çıkmasını tasarlar ve arzularken, Zişan’ın birdenbire ortaya çıkışı pişmiş aşa su katmak gibi gereksiz ve kararsızcaydı. 

Kaderle gelen Zişan mı, büyüdükçe sorgularını olgunlaştırarak tek başına değişen İskender’in özgür olan iradesi mi? Yazar bu ikilemden çıkamadığını açıkça hissettiriyor. Annelere gönderdiği davetiyenin kader yüzünde kendisinin ve tüm annelerin çâresizliği, irade yüzünde ise yapılması gerekenler listesi vardı. Ve her iki yüzün gerektirdiği şeyler birbirine zıttı. 

Olması gereken tek şey yazarın, romanın ve evrenin yaratıcısı olan Allah’ın insan için ne tasarladığını bilmekti. Bunun için gerekli olan meditasyon ya da mistisizmin türleri yahut tasavvuf değildi. Sadece son ilâhî mektubun açık ve net olan içeriği idi. Ahlakı tanımlayan; içki içmeyi, kumar oynamayı, zina yapmayı, öldürmeyi ve belli koşullar dışında şiddeti yasaklayan, insanların özgür iradelerine saygı duyulmasını öneren bu mektup gerçek bir davetiye değil miydi?

Adem’in sarhoş babasında içki yasağı; kumarbaz ve kaçak gecelerinde kumar yasağı, Roksana’nın yatağında zina yasağı ve nihayetinde zinaya yaklaşmayın yasağında Elias’la olan yakınlığın neden olduğu öldürme yasağı. Ve öldürme yasağını askıda bırakan 15 yaşındaki bir çocukla, kışkırtma yasağında ikiyüzlü duran bir Tarık Amca… 

Ve İskender’in belinden çıkıp gelen Kate’den doğma bir çocuk, zina çocuğu Tom; hayatı boyunca hangi kimliği olduğuna asla karar veremeyecek olan bir çocuk, bir insan, belki de başka türlü bir İskender daha. Hangisi kader bunların?  15 yaşındaki kızının yaşadığı ilişki sonrası doğuracağı çocuğu kabullenen modern İngiliz anne mi? Yoksa kaçtığı erkeğin kendisini terk etmesi ile köyüne geri dönen Hediye’nin önüne öz zihinlerle örülen, üvey ellerce atılan urgan mı? Hiçbiri kader değil.

Tıpkı Yunus’un uyuşturucu ile iç içe yaşadığı halde, dingin, disiplinli ünlü bir müzisyen olması ile ilişkili bir şey bu. Ya da Esma’nın annesinin katili olan kardeşini anlaması ve onu affetmesi ile ilişkili olan bir şey. Özgür irade.

Roman için nasıl bir emek harcandığını görmek zor değil. Harf büyücülerinin neler yaptığını bilenler, romanın kurgusuna sinen ustalığı, sözcüklerin hangi anlamlı cümleleri sıcak ve serin yollara sürüklediğini, olgunun olaylarla ilişkilendirilmesini ve olayların kahramanlarının eksiksiz bir şekilde tanıtılmasını, kahramanların tiplerini, boylarını, yaşlarını, saçlarını, mimiklerini görmek isterler.

Elif Şafak, geleneksel yahut dinî ritüellerin, sosyolojik mitlerin baskısı ile yetişmiş bireylerin oluşturduğu topluluklarda yaşanan şiddeti, kurguladığı İskender’de beş bölüme – Varış; Köprüleri Atmak; Bir Erkek, Bir Kadın;  O Senin Kardeşin; Yüreğindeki Boşluk-  ayırarak anlatmayı denemiş. Ana olgu dışında ırkçılık gibi bir yan olgunun eleştirisini de yapan romanın, son dönem yükselen ırçılık için zamanlı bir dokunuş olduğunu söylemek mümkün.

Olayların ve karakterlerin serimini büyük puzzle’ın parçalarını tek tek oluşturarak yapmayı seçmiş.  Başlarken yaptığı sunum, romanın özüne dair çokça spoiler içermesine rağmen sonradan solda atan kalbe yüklenen yanılsama romanın alt tabanını sağlam bir şekilde oluşturmuş görünüyor. Kurgu okuyucunun zihnini sıradan bir akışa değil, hareketli bir dikkate ilişkilendirmiş.

Bölümlerin alt odalarında her bir karakteri inşa ederken ciddi bir efor sarf eden yazar, bazen objektiften bakarak anlattığı İskender’i günlüklerinden birinci tekil şahıs olarak örmüş. Günlüklerdeki İskender’in objektifte görünen İskender’in yansıttıklarıyla neredeyse hiç ilgisinin olmaması, yazarın bireyin içeriden ve dışarıdan nasıl göründüğüne ilişkin anlatı deneyinde başarılı bir iş çıkardığının da kanıtı.

Roman metninin orijinal dilinin İngilizce olması, metnin yazarın katkılarıyla Türkçe’ye çevrilerek yeniden elden geçirilmesi, yazarın dillerle ilişkili ifade etme çeşitliliğine saygısı olarak görülse de, -.  “Dille uğraşmayı seviyorum, bir cümleyi farklı dillerde 'nasıl kurarım'ı çok merak ediyorum” Elif Şafak-  aslında bu çalışmanın çeviri sorunlarını da ortadan kaldıran çok özgün ve fedâkarca bir çalışma olduğu açık. Elif Şafak’ın doğru anlaşılmak isteği, her yazarın en vazgeçilmez kaygısı olmalı.

Türkçe’yi seven ve eserlerinde doygun ve yetkin bir ustalıkla kullanan Elif Şafak, İskender’i de kendi özgün dilinin akıcılığıyla telif etmiş.

Roman karakterlerinin dizaynında, fiziksel özelliklerin büyük bir kısmını göz ardı etmeyi seçen yazar, Pembe ve Cemile karakterlerinde sadece göz ve saç rengine projektör tutan bakışını diğer karakterlerde nekes tutsa da, bu tutum, psikolojik ve sosyolojik bir çözümleme olarak değerlendirilebilecek bir roman için fazla sorunlu bir tutum gibi görünmemekte. Yazarın her bir karakterin işlenen lokal olguyu doğru yansıtacak fiziksel özelliklerini işlemekte cömert davrandığı da açık.

Sabır ve olgunluk örneği olarak Cemile tüm ağır bedellerin kurbanı olurken, onun tam aksi karakterdeki Pembe,  doğal ömrünün sonuna dek yaşayarak daha ağır bedeller ödemeyi tercih etmiş. Adem, olabilecek en zayıf, en kararsız ve en istenmez karakter olarak romanın belkemiği isimlerden biri olmayı başarmış. 

Fırat’ın kıyısındaki köy sakinleri ve kaçakçı eşkiyalar kendi kliklerini temsil ve tasvir eden ilkelerini şaşırtıcı olmayan bir tutarlılıkla korumaktalar. Kehribar Cariye’de tılsımlanan efsanelerin modern çağın bilmezliğinde sona ermesi de romanın yumrulaştırdığı bir ironi.

Kararsız şâhit Esma, romanın en tanınmaz karakterlerinden ikincisi… Antinomosçularla iç içe  ve yoğun aşk duygusuyla  dolu bir çocukluk geçiren Yunus, birkaç yetişkin diyaloğu dışında ortalıkta görünmemekte. Yunus’un antinomoscu gruptan müziğin evrensel karmaşasına uzanan yolculuğu detaylıca işlenmese de Berzo, Naze, Nadir, Elias, Roksana, Tarık, Kate, Tobiko Türkiye ve İngiltere gibi ayrık iki ülkenin insanlarını yaşayan, canlı karakterlere dönüştürecek kadar etkililer.

Köylü karakterlerin diyalog dilinin yazarın diyalog dilinden kopamaması, yedi yaşındaki Yunus’un düşünce sistematiğinin yeterince net bir şekilde verilememesi romanın eleştirilecek iki önemli ayrıntısı.

Pembe’in günaha girmemesi, Şafak’ın, bilişsel namus korumacılığına yanılsamalar oluşturarak sahip çıkmasını, namusun bedenle de ilişkili olduğunu kabullenmesini göstermekte ve alt mesaj olarak da bu namus mesafesinin korunması gerektiğini anlatmakta. Yazar,  okuyucusunun  Pembe’nin zina kiri kirlenmemiş olması ile rahatlamasını sağlamakta; Kate ve İskender konusunda cinsel ilişki yaşının sorgulanmamasını ve  Kate gibi genç bir kızın gebeliğinin İngiliz anne tarafından olgunca karşılanmasını da irdelemekte.
Ve boksör İskender; ailesinin ve üç  farklı toplumun eseri olan İskender, Roman’a adını veren, değişen bir karakter. Yazarı’nın tüm çabalarına rağmen Roman’a yabancı kalan İskender.

Yazarlar yazdıkları anda savunmasızdırlar. Fânuslarından çıktıklarında ellerinde eserleri vardır ve onlar iç dünyalarını yazmışlardır. Göktaşı yağmuru gibi gelebilecek eleştirilerin onları incitmesini vicdan sahibi hiç kimse istemez.  Şafak, "İskender"i bir yolculuk ruhu içinde kaleme aldığını, İstanbul'da yazmaya başladığını, Londra'da devam ettiğini ve kitabın 1,5 yılda tamamlandığını” söylerken kendi fânusunda yaşadıklarını özetlemekte ve her vicdan sahibi bir yazar gibi, kendisini okuyacak olanlara, temas ettiği sosyal  yaraların farkına varmasını ve tavır almasını istemekte. “Kadın sorunlarına duyarlı olduğumuz kadar erkeklerinkine de duyarlı olmadıkça sorunlarımızı çözemeyiz." 

Elif Şafak’ın şahitlik ettiği bireysel ve sosyal sorunların çözümü adına daha büyük bir fânus olan dünyaya dışarıdan bakmaya devam etmesi gerektiği de açık. Farkına vardığı ve vardırdığı sorunların çözümü adına, kadın ve erkeğin nasıl yetiştirilmesi gerektiğine dair uzun bir yolculuğa çıkmalı ve bu yolculuğu sadece Kur’an okuyarak yapmalı. Küresel islamofobiye verebileceği en büyük yanıt bu olmalı.


faruk tamer



Kitapla İlgili Teknik Bilgiler:

Kitabın Adı:  İskender
Yazarı:  Elif Şafak
Türü: Roman
Orijinal Dili: İngilizce
Çeviren:  Omca A. Korugan_Elif Şafak
Yayın Hakları:  Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. A.Ş
Sayfa Sayısı:  443
Baskı Sayısı:  1
Baskı Tarihi:  Temmuz 2011
ISBN: 978-605-09-0251-8
Sertifika No:  11940
Kreatif Direktör:  Uğurcan Ataoğlu
Sanat Yönetmeni:  Pemra Ataç
Fotoğraf Sanatçısı:  Timur Çelikdağ
Prodüksiyon:  PPR Turkey
Baskı:  Mega Basım
Basıldığı Yer:  İstanbul, Türkiye


Röportajlar:



 Roman’ın Ana Olgusu ile ilgili Haberler:

1.Londra'da Namus Cinayeti'ne Müebbet
2. Namus Cinayeti Aileyi Parçaladı 
3. Namus Cinayetleri Hakkında Bilinmeyenler



Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Düşlerin İsyanı II



Böyle olmayacak.. darmadağın, karmakarışık. Evim gibi.. evim! Benimle yaşıt, yarı yatalak bir arkadaşla paylaştığım bir ev. Gazetede ilanını görmüştüm. “ Kendime ait üç oda bir salon evimi masrafları bölüşecek biri ile paylaşmak istiyorum. Tercihen emekli..” bir hevesle kalkıp kapısını çaldım. Yorulmuştum yalnızlıktan.
Pansiyonda kalıyordum. Taşındım. Adı Salim. Salim Muhayyer. Malulen emekli. Öyküsü benden acıklı. Benden acıklı demem, benim pespaye bir hayat sürmüş olmamdan., Kimi, kimsesi kalmamış biri olmaklığım.

Abimi üç yıl önce kaybettim. Tek yakın akrabam oydu. Yeğenlerim, falan var. Onlar da yakın akraba ama.. çocukluklarında görmüştüm hepsi o. Ben de emekliyim. Salim özel şirketlerde üst düzey yöneticilikler yapmış. Beş yıl önce, kendi deyimiyle, hayatının en büyük hatasını yapmış, kırkından sonra.. genç biriyle gönül ilişkisi. Eşinden ayrılmış. Ve o gençle evlenmiş. Sonra da kapı önüne bırakılmış. Teferruatlı anlatmaktan imtina etti. Ben de üstelemedim. Boşandığı eşinden olan çocukları da yüzüne bakmaz olmuşlar. Felç geçirmiş. Falan, filan.,. şimdi de ağır aksak yürüyor. “Allahtan,” dediydi, “bu evi başkasının üzerine yapmamakla akıllılık etmişim. Ahir ömrümde sokaklarda kalırdım.” Benimse hep sokaklarda geçti ömrüm. Evlenmeyi beceremedim. Bir aile kurmayı beceremedim. Pansiyonlarda, otel odalarında, kurum misafir hanelerinde geçirdim ömrümü. Bir yıldır da emekliyim.

Tekelden emekliyim. Emekli olunca memlekete, Erzurum’a dönmeyi düşündüm. Dönmem için gerekçe bulamadım. Kimim kimsem, hiçbir tanıdığım yoktu. Burada iyi-kötü selamlaştığım birileri, arada bir tavla attığım arkadaşlarım vardı. Hem havası da güzel. Gerçi buranın kış rüzgârları Erzurum’un soğuğunu aratmaz. Aratmaz ne kelime.. aratır vallahi. Ayazda kalmış it gibi az titremedim Antalya’da.
  


BÖLÜM İKİ

“Duygu darlığı yaşayan sanatçılar,
 kahramanlarını en çok nefes nefese bırakanlardır..
 rahat nefes almayı bilmezler.”
Nietzsche

-I-

Yıl sanırım 1965 idi. Sık sık depremler oluyordu. Bahçelerde çadırlar kurulmuştu. Sanki bütün mahalle “Nenenin –nine değil nene, biz hep nene, derdik- Bahçesi” dediğimiz yerde çadır kurmuştu. Biz çocuklar için her şey kolaydı. Neşeliydi. Büyüklerin yaşadığı zorluklar yüzlerinden anlaşılıyordu. Sonra birden bire evlerimize taşınmıştık. Ne olmuştu? Kimden direktif alınmıştı? Bilmiyorum. Bir sabah gözlerimi çadırda açmıştım. Şimdi yine evimizdeydik.

Babam “Otel Palas” denen birinci sınıf otelin gündüz kâtibiydi. Yani bugünkü deyişle söyleyecek olursak, resepsiyon sorumlusu gibi bir şey. Sonra da otelin müdürü oldu. Dedem de otel sahiplerinin yanında çalışırmış. Kasabada hanları mı varmış, ne. O hana bakarmış, dedem. Han sahipleri, dedemi ve ailesini de alarak merkeze göçmüşler.

Babam ailenin tek erkek çocuğuymuş. Üç halam vardı. Sadece adlarını duyduğum. Belki bir iki kere de görmüşümdür. Çocukken uzaklardaydılar. Büyüdüm, şehir şehir dolaştım; onlar hep uzaktaydı. Biz iki kardeştik. Başka da olmamış. Ölenler hariç. Üç dört kardeşimiz, abim doğmadan önce ölmüşler. Kimi kızamıktan, kimi çiçekten, kimi de nazardan.. derdi rahmetli anam. En çok da altı aylıkken ölen kızına yanardı. Daha doğar doğmaz gülücükler yağdırıyormuş etrafına. O yüzden adını Gülen koymuşlar.
“Nazardan gitti benim Gülen kızım!” der dalar giderdi annem. Abim benden altı yaş büyüktü. Üç yıl önce kalp krizinden öldü. Öğretmendi. Matematik öğretmeni. Bana matematiği öğretemediği için gözleri açık gitti. Öyle demişti. Ölmeden birkaç ay önce Erzurum’a gittiğimde. Evlerinin balkonunda oturmuş, çay içiyorduk. Öteden, beriden konuşmuş; ortaokulda matematikçiden yediğim dayaklara gelmiştik. Gülerek..
“Biliyor musun Rıfat, ölürsem gözlerim açık gideceğim..” demişti. Ben de merakla: “Hayırdır abi!”, diye sormuştum. Yüzüme bakmış, çocukluk zamanlardaki gibi, ensemden tutup kendine çekmişti. Bir hoş olmuştum.

“La kerata, matematiği herkese öğrettim, bir sana öğretemedim!”
Doğruydu. Bir bana öğretememişti. Mahallede, okulda kim var kim yok matematiği zayıf olanlar, onun kapısını çalardı. Bazen ilanlara rastlıyorum “feşmekan üniversitesi matematik bölümü mezunundan özel kurs..” ne abimin ne de aileden başkasının aklından bile geçmemişti öğrettiğine karşılık bir şeyler istemek. Ama yalandan ne çıkar, ben aldım. Edebiyat ödevlerini yaptığım kişilerden birer paket samsun cigarası isterdim. Lise’de. Hoş sigaraya daha küçük yaşta başladım. İlkokuldan önce mahalle mektebinde, mahallenin bütün çocukları gibi, ben de mahallemizin camisinde Kur’an’ı okumayı öğrenmeye gidiyordum. Bu günkü gibi yaz’a özgü bir eylem değildi, Kur’an kursu. İlk mektepten önce, yaz kış medreseye, yani mahallenin camisine gider; ilkokul başlayınca da yaz tatilinde devam ederdik. Ben ilkokula yazıldığımda yarım içici de olsa sigaraya başlamıştım. Üç dört arkadaş birleşir, bir paket üçüncü sigarası alır, sonra da kimsenin göremeyeceği  – kimse kim mi? Tanıdık, tanımadık her büyük müdahale ederdi; biz yaştakilerin sigara içmesine. Orta mektebi bitirinceye kadar da devam etti; bu tanıdık, tanımadık herkesin müdahalesi.- bir yere gitmek için tren istasyonunu geçer, boklu dereyi aşardık. Burada bir şehitlik vardı. Şehitliğin hemen ilerisinde, iki tepenin arasında oturur, o bir paket üçüncü sigarayı peşi peşine ekleyerek, içerdik. Hiç üşenmezdik. Az dayak yemedim bu sigara konusunda. Hem evden, hem mahalleden, hem okuduğum okullardan.. abim hiç içmedi. Kalp krizi geçirmesi gereken bendim, benim.. ama işte. O sigara içmedi.. ben içtim. Benim bir ailem olmadı. Onun oldu.

O ailenin en munisiydi. Çalışkanıydı. Hiçbir işten kaytarmazdı. Abimin tersi bendim. Abim hayatı boyunca hiçbir kuraldışı şey yapmadı. Bense, daha ilkokul ikinci sınıfta çantasından sigara çıkan kişiydim. Öğretmenimiz adeta şok geçiriyordu. İnanamadı. Abimden ötürü inanamadı. Abimin de ilkokul öğretmeniydi. Bir sigara paketine bir bana bakıp bakıp durdu. O Alp denen itin –ilkokuldaki arkadaşlarımdan biri- boya kalemleri mi ne, kaybolmuştu. Bütün sınıfı aradı öğretmenimiz. Aradığı kimseden çıkmadı; ama benim çantamdan yarım paket üçüncü sigarası çıkmıştı. Öldüyse Allah rahmet etsin, yaşıyorsa selametlik versin diyelim, şaşırmış kalmıştı öğretmenimiz. Diğer çocukların görmemesi için ne yapacağını bilmez haldeydi. Bütün çabasına karşın sınıfın birçoğu görmüş olsa da, paketi tekrar yerine koymuş, şaşkınlıktan tiz bir sesle haykırmıştı;

“Nasıl? Nasıl!”  hem haykırıyor hem de şakaklarımdaki tüylere yapışmış çektikçe çekiyordu. Benim değil, demiştim. Oteldeki Nusret Abi’nin, içmesin diye aldım.. türlü şeyler söylesem de, inanmadılar. Ağzımı kokladılar. Kokmazdı. Kokmazdı, çünkü; cumartesi günü Nazmi ile içmiştik. Aradan iki gün geçmişti. Paketi bitirememiştik. Yine şehitliğe gitmiştik içmek için. Uzaktan, çok uzaktan seçilir-seçilmez birilerini görüp var gücümüzle kaçmıştık. Sigarayı nereye saklayacağımı bilememiştim. En güvenilir yer olarak okul çantamın –deri üç gözlü, bazen eski filmlerde doktorların elinde olur- küçük iç gözünü görmüş, oraya koymuştum. Boya kalemlerinin konulduğu yerdi, orası. O sersem, boya kalemlerini evde unutmamış olsaydı – evet, sonradan sınıftan özür diledi, meğer evde unutmuş- genel bir arama yapılmaz, benim de sigara foyam ortaya çıkmazdı. Evde gözetlenir olmuştum artık. Abim her an peşimdeydi. Ulan sigara, neler çektim senin yüzünden!

***  ***  ***

Bir günlük tutmuş olmayı ne çok isterdim. Taa ilk mektepte niyetlenmiş, kah çizgili, kah çizgisiz kaç defteri bu niyeti gerçekleştirmek için zayi etmiştim. Buna bitirdiğim yüksek okul da dahil. Belleğime olan güvenim boşunaymış. Nasıl da her şey bölük pörçük.  Belli bir düzen içinde gitmeye çalışıyorum, olmuyor. Oysa kağıt üzerinde planım ne kadar da basit. Önce çocukluğumdan aklımda kalanlar. İlk mektebe kadar olanları anlatacağım. Sonra ilk mektep. Sonra orta, sonra lise, sonra yüksek okul, sonra memuriyet, sonra da emeklilik günlerim. Böylece kendime vermiş olduğum sözü, yerine getirmiş olacaktım güya. Ama ne bugünüm rahat bırakıyor, ne dünüm.



Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Aramızdaki En Kısa Mesafe



Çocukluk günlerinin hep kendine ait bir lezzeti ve her hatırlandığında burnumuzun direğini sızlatan tuhaf bir kokusu vardır. Çocukluk günleri herkes için biraz da yokluk ve mahrumiyettir aslında. Büyüdükçe, uzak bir hatıra kalır küçük ailenizle yaşadıklarınız. Babanız işten çıkarılmıştır ve başı öne eğik bir biçimde kapıdan içeri girer. Siz hissedersiniz bir şeyler olmuştur. Evi geçindirebilmek için çeşitli arayışlarınız olur.

“Boza yapıp satalım düşüncesi kimindi bilmiyorum. Bu düşünce de heyecan ve neşeyle karşılandı.
  
 Dışarısı soğuk ve sessizdi. İçimi bir sıkıntı kapladı. Kimsenin, bizim gibi iki çocuğa güvenip boza almayacağını, sokaklarda yapayalnız dolaşıp duracağımızı düşündüm.”

 Abi kardeş ne güzel yaşayıp giderken, bir gün kardeşinizin olacağı haberini alırsınız. Karnınıza ağrılar girer. Anne ve babanız size bir rakip mi getireceklerdir. Küçük bir kardeş nasıl biridir ve kime benzemektedir. Babanız annenizi hastaneye götürür ve sizin için de beklemelerin sona ermesine sayılı saatler kalmıştır. Evinize yeni biri gelecektir.

“Teyzem, “Bakın anneniz işte orada!” diyor. Kalbim çarpıyor. Gösterdiği yere bakıyoruz, yukarıya. Annem pencerede, bize el sallıyor. Gülüyor. Mavi elbise giymiş.

 Biraz sonra kucağında kardeşimle geliyor. Eğilip onu bize gösteriyor. Ağabeyim ve ben bakıyoruz. “Daha küçücük, kuş kadar,” diyor annem. Ağabeyimin konuşmasını bekliyorum. Konuşmuyor. Teyzemin elindeki çantalardan birini alıyor.

 Bir çantada ben alıyorum. Yürürken dizlerim çantaya vuruyor.”

 Çocukta olsan arada korkuyorsun. Ölmekten, ya da onların ölmesinden korkmak… geceleri başını yastığa koyduğunda bu evin içerisindekileri düşünüp yalnız kalmak seni ürpertiyor.

“Ağabeyim uyuyor. Kardeşim uyuyor. Ben uyumuyorum. Annem ve babam ölecek mi diye düşünüyorum. Uyumuyorum.

 

 Babam annemin yanına gitti. İki elini omuzlarına koydu. Sonra başını kendisine bastırdı.

 Onlara baktım. Onlara baktım ve ilk kez ikisinin de bir gün öleceğini düşündüm.”

 Büyüdükçe aşkın gücü dolaşıyor damarlarında. Sinema perdesinde güzel bir kadın görsen kafan karışıyor ve günlerce onu düşünüyorsun.

“Annen yağmurda sırılsıklam ıslanmış eve döndüğünde, “Bu senin Selma Güneri’den sonraki en büyük aşkın galiba,” demişti. Beş yaşındayken seyrettiğin bir filmde âşık olmuştun Selma Güneri’ye. Zorla, zengin ve yaşlı bir adamla evlendirmişlerdi onu. Çok üzülmüştün ve âşık olmuştun. Bu üzüntüyle başka ne yapacağını bilmiyordun.”

 Sonra başka kızlar da girdi hayatına. Getirip annenle tanıştırdın.

“Nihan, arada sırada odadan çıkmamı, anneme ve kardeşime görünmemi istedi.
 Ona en son yazdığım şiiri gösterdim. “Ne çoğu da çürüdü gitti koyu mavi derinliklerde” dizesine takıldı. “Neden çürüdüğümü düşünüyorsun?” diye sordu. Kederlendi. Onu neşelendirmek için akla karayı seçtim. Yağmur başlayınca neşesi yerine geldi.”

 Ne öğrendiysen hep abinden öğrendin. Onun söyledikleri hep tavsiye niteliğindeydi. Bazen abin bir filozof mu diye de düşünürdün. Seninle oynayan ve senden yaşça, boyca ve kiloca büyük bu kişi neden bu kadar akıllıydı.

“Uyuyalım,” dedi ağabeyim, “böylece saatler yokuş aşağı yuvarlanır, bir bakmışız akşam olmuş.”

 Her durumda ve her anda ağlamak bir kaçıştır çocuk için. Rahatlamaktır ya da istediğinin yerine getirilmesi için de bir tuzaktır. Ağlamayı severdin. Ağlamak anlamayı da kolaylaştırıyor bir bakıma.

“O zaman ben ağlamaya başlıyorum. Dikiş makinesinin durduğu odaya koşuyorum. Kapıyı kapatıyorum. Aynanın karşısında ağlıyorum. Ağzım çarpılıyor. Burnum akıyor. Gözlerim kıpkırmızı oluyor”

 

 “Pencereden dışarı bakıyorum. Kedi görünce ağlıyorum Ağabeyim. “Çoktan yemiştir onu kediler” dedi. Benim suçlu olduğumu söyledi.

 Kalbim acıyor”

 Büyüdükçe aramızdaki en kısa mesafeler daha da uzaklaşıyor. Kopuyoruz birbirimizden. Sonra her bir araya geldiğimizde o çocukluk günlerine dönüyoruz. Yenilen yemekler, yapılan yaramazlıklar, söylenilen masum yalanlar ve akvaryumdaki balıklar.

“Önündeki bahçede yaz geceleri ailecek izlediğimiz filmleri, yediğimiz salatalıkları, domatesleri kardeşim hatırlamıyor, ağabeyim çok iyi hatırlıyordu. Apartmanın duvarına perde kurulur, minderini alan gelirdi.”

 Karpuz Kabuğundan Gemiler yapıp bizlerin belleğine yol aldıran yönetmen, şu dünyada tek bir isteğin nedir denilse “çocukluğuma dönmek derim” demişti. Belki de herkesin en başta gelen isteklerinden biridir bu.

 Ahh! Çocukluk günleri Ahh!

*Yazar: Barış BIÇAKÇI
İletişim yayınları

adnan söylemez


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Kaybedenler Kulübü



Durgun bir su gibiyim. Durdukça buharlaşan, yosun bağlayan.

Mezar taşlarının yanına uzanmak istediğim oluyor. Uzanıp ölülerle el ele, ölümlülere bakmak istediğim de oluyor. Kaybedenler Kulübü’nden bahsedecektim. Film bana en çok ölümü hatırlattı her karesinde.

Sayın dinleyenler, ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?

Bunun üzerine daha ne söylenebilir ki. Mezar taşlarının arasında dolaşıp kendini aramak yahut farklı kadınların bedenlerinden içinde biriken ölüm tortusun unutacağını zannederek avunmak hüzünlü bir kısa öykü gibi.

Adam tüm kadınları sever, onların gözlerine bakar ama sonrasından birden ağlamaya başlar. O kadınlar onun kendi yaraları için kısa süreli pansumanlardır belki de. Adam gözlerine bakar sonra kendi gözlerinden yaşlar gelir.

An, yol ve durak…

Titizleniyorsun. Aradığın, konuşmaktan hoşlandığın insanlar var. Her akşam birkaç kadeh te içiyorsun. Sonra konuşmaca, konuşmaca, konuşmaca…

Kafanın tam merkezinde hep ölüm ciddiyeti ama.

Her yaptığın şaka da, baydığın, baygınlaştırdığın veya kendinden geçirdiğin kadınların gözbebeklerinde.
Kadınların omuzlarında sigara içiyorsun. O omuzların gerisinde hep hüzünlerin ve ardı sıra bir çok kadının omzu da var.

Aynı kaderi isteyen insanlarla doluyor etrafın. Aynı yağmuru sırılsıklam göğsünde hissetmek isteyen bir sürü insan.

Ve çakmağını çıkarıp umut ışığı gibi yakıyorsun onlara. Lakin senin kaderin için en ufak bir parıltı yokken… bir sigara daha yak hadi. Keyfe keder.

Kederler en çok keyiflenince mi unutuluyor ki…
Sonra bir pikaptan çalan melodram parça.

Akşamları yürümek istiyorsun. Bir bankta bir iki amatör yelkenliyi seyretmek… kurşun gibi ağır sözleri de var ya kadınların. Öldürse keşke beni. Öldürse…

Makinenin içinde birkaç mezar fotoğrafı. Kendinin seyredebileceği. Herkese dair ölülerin fotoğrafları…
Korkuyorum ölmekten. Sen de bunu bil.

Rahatım da tam yerindeyken. Bembeyaz kesildi yüzüm.

Radyoda konuşmalar susuyor. Ardı sıra ekmek arası yarım köfte. Yanında acı mezar taşları.
Işığın kaybolduğu ve düştüğüm.

Neden korkuyorum ölümden biliyor musun?

adnan söylemez


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Ölümcül Hastalık



Londra’da “Ölümden önce yaşam” isimli  bir sergi açan ünlü ressam Walter Schels ölümcül hastalığa yakalanmış olan modeller kullandı. Onların ölmeden önceki ve öldükten hemen sonraki  hallerini resmetti. Bunun sebebi olarak da The Guardian’a şunları söyledi: “Sona ulaştığınızda her türlü yalandan sıyrılıp, daha önce hiç olmadığınız kadar gerçek oluyorsunuz. Bir fotoğrafçı olarak ben de “yalan olan herşeyden sıyrılmış” bu yüzlerin resmini çekmek istedim”. Bu resimlerden oluşmuş  videoyu  bir sosyal paylaşım sitesinde izledim. Klibin sonunda; ne bir keder, ne bir ışık, ne bir umut, ne bir acı, ne bir hayat kalmadı şimdi. Konuşur sadece sadece ölüm... diyordu.

            Her insan hayata başka bir şey söylüyordu. Ortak noktaları yakın bir zamanda ölecek olduklarını bilmeleriydi. Gitmeden önce az kalan zamanlarında, arkalarında bırakacakları görüntüleriyle nasıl yaşadıklarını, onlara neyin kaldığını ve yanlarında neler götürdüklerini zihinlere kazımak istiyor gibiydiler. Kimisinin yüzünde alaycı bir ifade vardı; hayata mı ölüme mi meydan okuyor bilinmez... Bazıları kendilerini bekleyen sondan dolayı kederliydiler; belki de yaşamaya doyamamışlardı. Daha yapacak çok şeyleri olmalıydı. Kimilerinde bir küskünlük; Tanrı’ya inceden bir sitem gönderiyorlar sanki. Bu hastalık neden beni buldu diyen bir isyan ya da... Bazısında endişe; belki ardında bırakacakları için. O olmadan yaşayamazlarmış gibi. Ya da ahiret inancı ile kendilerini bekleyen sorgulanmadan ve akıbetlerinden endişeliydiler kimbilir... Yüzlerinde herşeye rağmen gülümseyen bir ifade olanlar da vardı; bunlar hangi yaşta olursa olsun kaderleriyle  barışık yaşamış, verilmiş olanlarla yetinmeyi bilmiş, şimdi kendilerini bekleyen sondan emin olmanın huzurunu duyuyor olmalıydılar... Kızgın olanlar da vardı elbette; en çok hayatı paylaştıkları insanlara mı kendilerine mi bilinmez kızgınlıkları, ama kavgaları  bitmemiş gibi görünüyordu... İnançsız bakışlar da vardı; öleceğine inanmayan, ölümü kendisine yakın getirmeyen ya da ölümle yüzleşmemek için yok sayan... Göremediğim tek şey acıydı... Izdırap çekiyor olmanın acısı...  Acaba yüzlere bu ifadeleri yansıtan oydu da suçu başkalarına yıkmak için saklanmış mıydı... Yoksa insan olmak ızdırap çekmekten çok daha fazlası mıydı?

            Ve gittiler... Bazısı günler, bazısı aylar sonra... Hayata gözlerini yumdu ifadesi kullanılıyordu sıklıkla... Sadece gözlerini mi yumdular? Beden, ruhun  üzerine giydirilmiş bir elbise olmalıydı... Ruh bedeni terkettiği andan itibaren tenler cesetlere dönüşmüşler, insan olmaktan çıkmışlardı. Yüzlerdeki bu ölü  ifadenin ölmeden önce her nasıl olur olsun herbirinde aynı olan o donukluğun başka bir açıklaması olamazdı... Evet donuktular... Ölümün nasıl birşey olduğunu, o anda neler yaşadıklarını, nasıl karşılandıklarını da tıpkı hayatları gibi  saklamaya kararlıydılar. Bu da Yaratıcının bir sırrı olmalıydı...

            “Yakın bir zamanda ölecek olduğunu bilmek nasıl bir duygudur”, diye sorarken zihnim, yüreğim  cevabı onun gibi bir soru ile veriyor:” Öleceğini bilmeyen tek bir insan evladı var mı bu dünyada”... O halde insan olmak ölümcül hastalığa yakalanmış olmak değil de nedir? 

fatma atıcı


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Ordu,Siyaset ve Din

 



Türkiye Cumhuriyeti’nin ordu, siyaset ve din eksenli çatışmalarla meşgul edilerek tarih sahnesinden geriye çekilmesinin kökenindeki sebepler Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki alışkanlıklardan beslenir. Güçlü bir devlet olmanın yolunun siyaset ve ordu işbirliğinden, emir-komuta zincirinin sivil otoriteye bağlı olmasından geçtiğini; Din’in bu işbirliği için en gerekli vizyonu sağlayacak olan bir tutkal olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Aksini iddia edenler Cumhuriyetçi son ABD Başkanı G.W.Bush’un süper güçlere sahip ordusunun Irak’a saldırı motivasyonunu sağlamak için güçlü tarihî kökenlere sahip ‘Haçlı Seferi’ söylemini zemin olarak kullandığını unutmuş olmalıdırlar. Yine Irak Savaşı’nı bir hezimete dönüştüren, ardından bir an önce İran’a saldırmayı öneren siyasetçilere ABD Genel Kurmay Başkanı’nın ve Irak İşgal Ordusu Komutanı Amerikalı General’in verdiği tepkinin siyasetçi asker işbirliğini sona erdirmiş olduğunu da hatırlatmak gerekir. Siyaset ve asker arasında bozulan işbirliği ABD’nin Ortadoğu da gerilemesine neden olmuştur. Tıpkı Osmanlı’nın Kırım’da Fokşan ve Boze Savaşlarında 120 bin askerle 8 bin kişilik Rus Ordusu’na yenilmesi sonrasında başlayan yıkım gibi. Değişimi isteyen bir siyaset, değişime karşı koyan asker ya da tam tersi bir durum; değişim isteyen asker ve değişime karşı koyan siyaset; sonrasında yıkım.



İnsanların değişmediklerini ve asla değişmeyeceklerini tarihin saklayarak getirip bize gösterdiği belgelerden öğreniyoruz. Hükmetme gücü/ihtirâsı insanı evreni yaratan Allah’a karşı başkaldırmaya kadar götürdüğüne göre, onu kendisini yönetene başkaldırmaya götürmemesi için istisnâî bir neden yoktur. Tarih’in tozlu ve arşiv kokan sayfalarına bakmadan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanan siyaset, asker ve din kavgasını anlamak kolay değildir. Türkiye Cumhuriyeti Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 25'nci Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın 4 Mayıs 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan demecinde:” “Devlette kurumlar arasında güvensizlik varsa, şüpheler varsa o devlet sorunludur. Ben asker olarak emniyetin istihbaratına güvenmiyorsam, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor. Bunlar gerçek vakalar. Adalet Bakanlığı İçişleri Bakanlığı’na, MİT Emniyet’e, Emniyet MİT’e güvenmiyor. O zaman bu devlette hastalık var” demesi bu anlamda çok mânidârdır. Türkiye’de Siyaset-Ordu çekişmesinin emekli bir Genelkurmay Başkanı’nın ağzından alenen dökülmesi sık rastlanan bir durum değildir. Ancak bu çekişmenin yaşanması da seyrek rastlanan bir durum değildir. 22 Temmuz 2007 seçimleri sonrasında “Çok konuşursak halk kızıyor” diyen Sayın Büyükanıt 4 Mayıs 2009’da yayınlanan kısa demecinde ordu, siyaset ve din ile ilgili mevcut çok karmaşık ve girift ilişkileri sathî bir algı konseptiyle basit olarak kompoze etmiş: ”Günlük siyaset, askerin işi değil. Siyaset, Silahlı Kuvvetler’e girdiği zaman, ister yakın ister uzak tarihimize bakın, hep felaketle sonuçlanmıştır. Asker, bu tip politikanın içine kesinlikle girmemeli. Girdiğiniz zaman o ülkeden hayır gelmez” diyerek işin tarihî fotoğrafına yer vermiştir. Buna karşılık 15 Ocak 2004 gibi yakın tarihte, Genelkurmay Karargâhı’nda, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un sunduğu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ile birlikte dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur ile Kuvvet Komutanları’nın da hazır bulunduğu toplantıda, 2002 Milletvekili seçimlerinden sonra mecliste büyük çoğunluk elde ederek tek başına iktidar olan Parti’nin Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na verilen ’brifing’de (Taraf Gazetesi, 05.05.2009) sunumdan sonra 2.Başkan Orgeneral İlker Başbuğ’un,“Şimdide icraatlarınız değerlendirilecektir. Söylem ve icraatlarınıza, yöneten demokrasi değil, yönetemeyen demokrasi fikri hâkimdir (.)…Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerini daraltmaya çalışıyorsunuz, MGK danışma organı iken, alt organ olan MGK Genel Sekreterliği’nin yapısı ve fonksiyonunu değiştirerek etkisini azaltmaya yönelik düzenlemeler yaptınız, YÖK Yasa Tasarısı’yla kurumun üzerinde siyasi otoritenin hakim kılınmak istenmesi, iç istihbaratın MİT’ten alınarak, İçişleri Bakanlığı’na bağlanmaya çalışılması, TC İç Güvenlik Stratejisi belgesi karşı görüşe rağmen onaylandı, Jandarma Genel Komutanlığı’nın görev, yetki ve sorumluluk alanının daraltılarak etkisiz hale getirilmesi çalışması, yasaların hazırlanmasında usule uygun hareket edilmemesi, görüş alınmaması ve bir çoğunun Cumhurbaşkanı tarafından veto edilerek iade edilmesi, Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı bize sorulmadı, YÖK sorulmadı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çıkardığı Kur’an Kursları değişikliği sorulmadı. Büyükşehir Belediye sınırlarını değiştiren yasa sorulmadı....” şeklindeki tutum ve söylemleriyle Başbakan’ın demokratik ülke standartlarının dışında hükümet icraatlarından dolayı alenen sorgulanması, askerin kendisinden izinsiz siyaset alanlarının oluşmasına müsaade etmediğini göstermektedir. Bu hassas çelişkiden ve demokrasi dışı görüntüden rahatsız olan dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’de ilk konuşmasında “Yapılan değerlendirmelerin gerginlik yaratmak maksadını taşımadığını ancak TSK’nın düşünce ve endişelerini yetkili makama iletilmesi ana düşüncesinden kaynaklandığını” kaydetmiş, Başbakan Erdoğan’ı dinledikten sonra yeniden söz almış: “Rahatsız olduğumuz konuları aktarmak için bugün bir araya geldik. Umarım iyi niyetle yaptığımız bu değerlendirmelerden sonra TSK, ülkenin temel değerlerinin korunmasında tavır almaya zorlanmaz. Aramızda mevcut güvensizlikler önlenmelidir. Bu açıklamalarımız ve zaman zaman yaptığımız uyarılarımız dikkate alınmalıdır.” şeklinde toparlayıcı bir tonla tarihe kayıt düşmüş ve daha sonraki uygulamalarıyla da askerî bir darbeye karşı durarak askeri siyasetin dışına çekmeye çalışan bir Genel Kurmay Başkanı olarak da tarihe geçmiştir. Yakın tarihteki benzer demokrasi dışı uygulamaların birçoğunda rastlanan sıkıntılar dikkate alındığında Sayın Büyükanıt’ın ”Günlük siyaset, askerin işi değil. Siyaset, Silahlı Kuvvetler’e girdiği zaman, ister yakın ister uzak tarihimize bakın, hep felaketle sonuçlanmıştır” sözleri çok ciddi bir anlam taşıdığından dolayı Türkiye Cumhuriyet’inin demokratik özelliklerine özde bir katkı olarak tarihteki yerini alacaktır. Yine 15 Ocak 2004’te Genelkurmay 2. Başkanı olarak Başbakanı’na ağır eleştiriler yönelten Orgeneral İlker Başbuğ, bu kez Genelkurmay Başkanı olarak, selefi Sayın Büyükanıt gibi Türkiye Cumhuriyeti’ni saran‘Büyük Örümcek Ağları’nın temizlenmesinde aynı Başbakan’a destek vermiştir. TSK’nın 24., 25. ve 26. Genel Kurmay Başkanları’nın 1808’de Sened-i İttifak’la başlayan 200 yıllık büyük bunalım döneminin sona ermesinde çok yararlı katkıları olduğu inkâr edilemez.Tozlu ve arşiv kokusu sinmiş tarihî evrak’ın derinliklerine işte bu noktada dalmakta fayda vardır. Tarih tekrarlanan hatalardan dolayı benzer sonuçları saklamaya devam etmektedir.





Osmanlı İmparatorluğu’nda 17 ve 18.yüzyılların tamamı ve 19.yüzyılın ilk çeyreği tamamen siyaset-ordu çekişmesine kurban verilmiş yıllardır. Yeniçeri eliyle öldürülen veya tahta çıkarılan Padişahlar dönemini geçerek gelip III.Selim’in Nizâm-ı Cedit Ordusu’nu kurma günlerine baktığımızda siyaset-ordu çekişmesinin geldiği boyutları ve çekişmenin oluşturduğu ictimâî, siyasî ve askerî travmaları daha net görebiliriz. Siyaset’in kendi içinde yaşadığı ardı kesilmeyen ihtiras dolu çekişmeler sonucunda birçok Padişah’ın, vezirler veya saray efradı tarafından tahttan indirileceğine şahit olacağız; ancak Sened-i İttifak'ın asker müdahalesini meşrulaştırmasından sonra II.Abdulhamid’e kadar doğrudan asker eliyle indirilmiş Padişah’a rastlamayacağız- Serasker Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa ve Süleyman Paşa ile Sultan Abdulaziz ve V.Murad'ın tahttan indirilme meseleleri daha özel ve asker eliyle dolaylı ilgili meselelerdir.- Çekişme’nin sebep olduğu sosyal travmalar dikkate alındığında Kabakçı Mustafa isyanı ile başlayan ve tamamen askerle siyaset arasında geçen korkunç hesaplaşmayı-Siyaset ve ordu arasındaki fitnede tohumların Venedik, Fransa, İngiltere, Avusturya-Macaristan ve Rusya tarafından ekildiğini unutmadan- inceleyelim. İncelediğimizde bizdeki darbelerin, neredeyse periyodik olarak gerçekleşmeleri sebebiyle siyaset ve asker cenâhından hemen herkes tarafından olağan şeyler olarak algılandığını görelim.





Osmanlı’nın Kırım’da Fokşan (1 Ağustos 1789) ve Boze Savaşlarında (22 Eylül 1789)120 bin askerle 8 bin kişilik Rus Ordusu’na yenilmesi’nden sonra -yeniçeri ağalarının bile yeni savaş teknikleri ve askerin eğitilmesi ile ilgili yetersizlikleri fark etmesinden sonra- canlanan orduda yenilik düşüncesi Osmanlı Sarayı’nın aklını başından almış gibiydi; yetkili yetkisiz herkes ,Padişah'ın talebiyle, özellikle sık yaşanan yenilgilerden yeniçeri ve diğer ocaklarla ilgili yenilik risaleleri hazırlayıp Padişah’a sunuyordu (Dr. Osman Özkul, Gelenek ve Modernite Arasında Ulema, Birharf Yayınları). Tedbirsizce davranarak bazı tavsiyeleri ciddiye alıp uygulamaya koyan III. Selim sırf bu sebeple tahttan indirildi.





Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın Kabakçı Mustafa isyanıyla tahttan indirilen Nizam-ı Cedit mucidi III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak için 1808’de 16 bin kişilik ordusuyla İstanbul’a gelmesiyle Osmanlı tarihinde yeni bir dönem başladı. İsyan ile tahta geçen IV. Mustafa, Alemdâr Paşa’nın gelişini duyunca kafes ardındaki III.Selim’i tekrar padişah olmaması için boğdurdu, fakat yeğeni II.Mahmud'un Padişah olmasını engelleyemedi. Alemdar Mustafa Paşa II. Mahmut’u tahta oturtunca Sadrazam olarak tayin edildi. Sadrazam olmasının akabinde Paşa Rumeli ve Anadolu'daki Ayan’ı İstanbul'da topladı. 29-Eylül-7 Ekim 1808’de Sened-i İttifak Sadrazam, Şeyhülislâm, Kaptan Paşa, Kadı Abdurrahman Paşa , Kadıaskerler, Sadrazam Kethüdası, Yeniçeriocağı, Defterdar ve Reis Efendiler, eski Rikab-ı Hümayun Kethüdası Mustafa Reşid Efendi, Bahriye Nazırı, Çavuşbaşı, Ruznamçe-i evvel, Başmuhasebeci Ahmet Efendi, Sipahiler Ağası, Beylikçi ve Amedçi Efendiler, Cebbarzade Süleyman Bey , Sirozlu İsmail Bey , Karaosmanoğlu Ömer Ağa ve Çirmen Mutasarrıfı tarafından imzalanıp mühürlendi. Böylece temelde askerin yaptığı görev taksimi tarih sahnesine çıkmış oldu.





Sened-i İttifak ile Ayanlar Sadrazam’ın emirlerini dinleyeceklerine söz veriyorlardı, buna mukabil senedi imzalayanların hakları korunacaktı. Ancak birinci şartta, senedi imzalayanlar, Padişah’ın devletin temeli olduğunu tanımakta ve ona karşı “vüzera ve ulema ve rical ve gerek hanedan ve gerek bilcümle ocaklar(asker) tarafından kavlen ve fiilen, sırren ve alenen bir gûna ihanet ve hilaf-ı emrü rıza tavru hareket zuhur ederse, badettahkik cesaret edenin te’dip ve ibret kılınması” için gayret edeceklerini taahhüt etmektedirler. İkinci şartta, toplanan askerlerin (tertib olunan asakir ve neferatın) “devlet askeri olarak tahrir” olunması kabul edilmektedir. Senedi imzalayanlar, buna “ocaklar tarafından itiraz ve muhalefet olunursa” onların hep beraber “te’dip ve def’u ref’ine... gayret eyleye”ceklerini; dördüncü şartta herkesin kendi göreviyle uğraşması, başkalarının görevine karışmaması (aharın memuriyetine tasaddi etmemesi) öngörülüyordu. Altıncı şarta göre, Başkentte asker “ocaklarından ve saireden bir güna fitne ve fesad hadis olur ise”, çağrı beklemeksizin “cümle hanedanlar” başkente gelmeyi ve ayaklananları bastırmayı taahhüt etmektedirler (Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.3-12 )





Sened-i İttifâk, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş belgesidir. Bu belge ile devletteki taşlar yerinden oynamış, belgeye imza koyanların tümü neredeyse eşit haklara sahip olarak devleti aralarında paylaşmışlardır. Merkezi otorite’nin zayıflamasıyla İmparatorluğun tüm eyaletleri, beylikleri, hatta sancakları Avrupa türü bir feodaliteye mahkûm edilerek Padişah’ın gücü ortadan kaldırılmıştır. Dördüncü şart herkesin kendi işiyle uğraşması gerekliliğini vurgularken günümüzdeki kuvvetler ayrılığı ilkesini hatırlatmasına rağmen, birinci, ikinci ve altıncı şartlar dördüncü şartı ortadan kaldıran bir bağlayıcılığa sahiptir. Herkes ittifakla diğer imzacıların işlerine karışabilme, hatta onları terbiye etme hakkının olduğunu taahhüt etmişti. İkinci ve altıncı şartlar özellikle askerin sınırlanması için konulmuş şartlardı; ancak bir süre sonra tam tersi gerçekleşmiş, ordu herkesi sınırlama gücünü kontrol altına almıştı. Siyaset ve ordu çekişmesinin Sened-i ittifakla resmiyet kazanması ile bu belge Osmanlı için –Sayın Büyükanıt’ın belirttiği gibi- büyük bir felaketin zemini olmuştu (Sened-i İttifak Komisyonu günümüz Türkiye’sinde genişletilmiş bir Milli Güvenlik Kurulu olarak görülebileceği gibi, bu belge dönemin Milli Güvenlik Siyaset Belgesi olarak da adlandırılabilir. Seçkin Deniz) Nitekim, asker siyasete uzun bir aradan sonra doğrudan müdahale edecek ve 1909’da II.Abdulhamid tahttan indirilecekti.





Nizam-ı Cedid ordusunun yerine kurulan Sekban-ı Cedid ordusu, IV. Mustafa’nın Kapıkulu askerleriyle Alemdar Mustafa Paşa’nın konağını basması ve Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan sürecin sonunda tahtını koruyan, ancak, iktidar mücadelesinde istediği başarıyı yakalayamayan II.Mahmud tarafından denge gözetmek adına ortadan kaldırıldı. 25 Mayıs 1825 tarihine kadar yeniçerilere karşı herhangi bir operasyona geçemeyen II.Mahmut Eşkinci ocağı adı verilen yeni bir askeri sınıf kurulduğunu resmen açıkladıktan sonra başlayan yeniçeri ayaklanmasını kanlı bir şekilde bastırarak 16 Haziran 1826'da tarihe karışan Yeniçeri Ocağı'nın - Vakâ-i Hayriye- yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı yeni bir ocak kurdu. Bugünkü modern Türk Ordusu’nun temelleri bu ocakla birlikte atılır -Mehmetçik nam ve sıfatı askere o dönemdeki Asakir-i Mansure-i Muhammediye ocağı sebebiyle verilmeye başlanır- ve 1834’te ordunun subay ihtiyacını karşılamak üzere Harbiye Mektebi açılır ve Avrupa’ya talebe gönderilir. Aynı sene Asakir-i Mansure tabiri yerine Asakir-i Nizamiye denilmeye başlanır. II. Abdulhamid’in daha sonra kurduğu askeri okullarla askerin mekteplilik kalitesi ortaya çıkar. Ne yazık ki; o mekteplerden mezun olan subaylar hâzin bir cehâlet ve sinsî bir yönlendirmeyle II.Abdulhami’i tahttan indirirler. Askerler İttihat-terakki kanalıyla kanlarının son damlasına kadar siyasetin içine girerler ve kısır çekişmelerin eşlik ettiği siyasî kabiliyetsizliklerle koca İmparatorluğu 10 yıl gibi bir sürede yok ederler.





Mustafa Kemal Atatürk’ün İttihat ve Terakki yönetimi ile olan fikir ayrılıklarında esas meselelerden biri askerin siyasete karışması meselesidir. O bu hassasiyeti kurtuluş savaşından sonra da ifade etmiş, bir kişinin hem vekil hem de asker olamayacağını Büyük Millet Meclisi’nde karar altına aldırmış ve bu durumda bulunanlardan tercih yapmalarını istemiştir. Ancak kendisi de Cumhuriyet fikrinin tahakkuku için askerin fikrini ve onayını önemsemiş ve Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın bu husustaki düşüncelerini öğrenmek üzere aracı kullanmıştır. Köşkte Mareşal Fevzi Çakmak’ın ziyaretlerinde sadece ona özel karşılama törenleri düzenlenmiş ve ona hürmeten sofrada içki tüketilmemiştir (M.Kemal Ulusu, Atatürk'ün Yanı Başında: Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, Doğan Yayıncılık)




Ordu- Siyaset ilişkilerinin karmaşıklaştığı dönemlerin her birinde Din, bazen Siyâset’in, bazen ulemâ’nın, bazen de askerin elinde diğerine karşı verimli bir koz olarak kullanılagelmiştir. I.Abdulhamid, III. Selim ve II. Mahmud’un İmparatorlukla ilgili geniş kapsamlı yenileşme/modernleşme düşüncelerine karşı çıkan yozlaşmış saray, medrese, tarikat, tekke ve dergâh müntesipleri tarafından yenilikler ‘frenk işi, gavur işi’ olarak tasvir ediliyor, Ordu’daki yenileşme ile ilgili düşünceler kullanılarak yeniçeri tahrik ediliyor ve Yeniçeri ağzında ‘Din elden gidiyor’ naralarıyla Padişahlar boğazlanıyor veya tahttan indirilerek, yenileşme hareketleri engelleniyordu. Zaten maksat da bu idi. Sened-i İttifak, başlangıçta ulemâ’yı, diğer güç çevrelerini ve orduyu birbirinden ayırıyor gibi görünmesine rağmen, çok sonraları siyaset ve menfaat çarkı, bu senedin sağladığı imkânlarla askerin sırtında dönmeye devam etmiştir. Ne var ki din, yine 31 Mart Vakâsı ile bu kez yeniden icra alanına sürülmüş ve bu kez mektepli asker, eli kanlı alaylı askerin ağzındaki çiğneye çiğneye sakıza çevirdiği Din’i kanla söküp atmıştır. Bugün halk ve asker arasındaki ‘Din’ konulu sitemlerin kökeninde de bu uzun mazi vardır.





Din’in siyaset ve ordu için de birleştirici unsur olup olmadığı tartışmaları yeni değildir. Mustafa Kemal, 1 Mayıs 1920’de TBMM’de yaptığı konuşmada: “Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricası ile bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksut olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiye’dir, samimi bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği hukukunu, hayatını, şeref ve şanını kurtarmak için azmettiğimiz emeller, yalnız bir unsur-u İslam’a münhasır değildir. Anasır-ı İslamiye’den mürekkep bir kütleye aittir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaasiyle iştigal ettiğiniz millet bittabi bir unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiye’den mürekkeptir” derken Din’in birleştirici tek unsur olduğunu söylüyordu. Cumhuriyet’in kuruluşundan ve laikliğin 1937’de kabulünden sonra Din, birleştirici bir unsur olmaktan çıkarılmış, devlet egemenliğinde laikliğe aykırı bir kontrol mekanizmasının esiri olmuş; çöküş dönemindeki Osmanlı Devri’ne dönüşü sağlayacak gerici bir tehdit unsuru olarak Devletin güç merkezlerinden titizlikle uzakta tutulmuştur.



Demokrasiye katkılarını unutmayacağımız Orgeneral Özkök ise Nisan 2005’te, Harp Akademileri Komutanlığı'nda 'Yıllık Değerlendirme Konuşması’nda 'laiklik' ve 'Ilımlı İslam' vurgusu yaparak, ''ABD'nin Ortadoğu projesi kapsamında Türkiye'ye ''Ilımlı İslam'' yakıştırması yapılmıştır. Türkiye bir İslam ülkesi değildir. Türkiye laik bir ülkedir. Türk demokrasisinin gelişmesinde laiklik itici güç olmuştur. Türkiye, kendisine yapılan ''Ilımlı İslam'' yakıştırmasına ulusça karşı çıkacaktır'' dediğinde sözleri hem Türkiye’nin laik mazisine yapılan vurgu hem de Türkiye’nin BOP kurbanı olmayacağının deklare edilmesi anlamına gelmekteydi. Mesaj hem darbe heveslisi generallere hem de neo-con baskı gruplarına verilmiş ince bir mesajdı. Asker’in doğrudan dış politikaya müdahalesi olarak da uzun süre tartışılan bu mesaj muhatabı olan ABD’den ancak Başkan Bush değiştikten sonra cevap bulabilecekti. Mart 2009’da yeni ABD Başkanı Obama’nın değişen dış politika vizyonuna bağlı olarak ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın "Türkiye'yi ılımlı İslam ülkesi olarak görmüyoruz" açıklamasının ardından, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Avrupa ve Asya’dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı Matthew Bryza da, "Obama ikili ilişkiler için Türkiye'ye geliyor. Türkiye'yi İslam ülkesi olarak nitelememek gerek. Türkiye, uzun bir çağdaşlaşma ve reform sürecinden geçen, demokratik ve siyasi özgürlükler açısından örnek olduğu kadar, tüm bölge için önemli bir ülke" şeklinde demeç verirken de Sayın Özkök’ün 2005’te Türkiye için çizdiği fotoğrafın 2009’da, değişen dış politika mantığını uygun olarak ABD tarafından kabul edildiğini ortaya koyuyordu. Yine de ne olursa olsun seçilmiş bir hükümetle idare edilen bir ülkede askerin ülkede yaşayan herkesi sınırlayıcı bir fotoğraf çekmesi ve değişmez içerikli çerçeveler çizmesi, Asker’in Din’e bakışındaki egemen tavrını ortaya koyması bakımından önemlidir.





Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ 14 Nisan 2009‘da Harp Akademileri Komutanlığında, Mustafa Kemal Atatürk, Max Weber, Montesque,B.H.Obama, Samuel Huntington, Morris Janowitz, , John F.Kennedy, Chaim Kaufmann, Eliot Cohen, Prof. Dr. Metin Heper’den alıntılarla yaptığı ‘Yıllık Değerlendirme Konuşması’nda: “Bundan yaklaşık bir asır önce koca imparatorluğun çöküşüne şahit olmuş kadroların, çağdaş medeniyetler seviyesinin üstüne çıkarmayı hedefledikleri Türkiye Cumhuriyeti’ni, demokrasi ve laiklik fikirleri üzerine kurma ufkuna bir daha saygı ve hayranlık duyuyorum ve Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimini 20′nci yüzyılda yaşanmış devrimlerin en büyüklerinden biri olarak görüyorum…(.)… Türk Silahlı Kuvvetleri; Cumhuriyetin temel niteliklerinden birini oluşturan demokrasi rejimine bağlıdır ve saygılıdır…(.)…Dinin toplumsal bir bağ oluşturma, ortak bir duyarlılık yaratma bakımından önemi inkar edilemez. Türkiye için böyle şeyleri tartışmak dahi abestir. Yanlış olan ise - Anayasa’nın 24′üncü Maddesinde de ifade edildiği gibi - dinin toplumsal davranışı, sosyal düzeni belirleyen bir sistematik olarak düşünülmesi ve kabul edilmesidir…(.)… Ayrıca, halkımızın arasında ordunun en yaygın adlarından birinin de “Peygamber Ocağı” olduğunu bilmekteyiz. Açıkça söyleyebiliriz ki, Silahlı Kuvvetler hiçbir dönemde dine karşı olmamıştır. Bizim karşı olduğumuz husus siyasi ve kişisel amaç ve çıkarlar için; dinin ve dinî duyguların alet edilmesidir, araç olarak kullanılmasıdır. Bütün bu düşüncelere rağmen, laikliğin din karşıtı olma ve dinin bireylerin hayatlarından soyutlaması anlamına geldiğinin söylenmesi ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin din karşıtı bir kurum olarak gösterilmesi; Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’e ve O’nun ordusuna karşı yapılabilecek en büyük sorumsuzluk ve haksızlıktır…(.)…Bu hassas coğrafyada sahip olduğu maddi ve manevi bütün zenginlikleri ile güven ve istikrarı simgeleyen Türkiye, güçlü ve demokratik kurumları, ekonomik gücü ve birbirine güvenen insanları ile çağdaş topluluklar içinde hak ettiği yeri almak zorundadır…(.)…Bugün bazı cemaatler öncelikle bir ekonomik güç olmaya ve daha sonrada sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir tek tip yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. İşte sorun da buradadır. Sorun, dinin ve dinî duyguların kendi amaçları için, alet ve araç olarak kullanılmasıdır…(.)… bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle de görünürde kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadırlar. Ancak bu güç imajı ve algısı yanıltıcıdır. İşte bu tip bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmektedir. Bunun için de, her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerinin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır...”





15 Ocak 2004’de Başbakan’a hükümet icraatları hususunda ’kendi onaylarının alınmadığı’ şeklinde sert bir tonda demokratik standartlara uymayan ikazlarda bulunan Sayın Başbuğ'un, 14 Nisan 2009’da Demokrasi tabanlı konuşma kurgusunda bu kez çok farklı, referans ve kabul görme kaygılı yeni bir bakış açısı geliştirdiği anlaşılmaktadır. Daha önce ‘Din’in toplumsal bir bağ’ olmadığı şeklindeki asker görüşü, bu konuşmayla özellikle Atatürk’e vurgu yapılarak revize edilmiştir. Temel Demokratik Standartlara göre bu konuşmanın yapılıyor olması bile tartışmalı iken, Türkiye’nin reel pozisyonuna bakıldığında, Ordu’nun kendisini sorguladığı ve bu sorgulamadan demokrasi lehine kısmî sonuçlar elde ettiği görülmektedir. Yapılan sorgulama Din ve cemaat ayrımı yapılarak, Din’e ve cemaatlere karşı farklı pozisyonlar geliştirileceği şeklinde ileriye yönelik adımların yol haritasını çizecek sonuçları da barındırmaktadır. Konuşmanın şekli ve içeriği, birbiriyle çelişen yeni bir kombinasyonun ürünü gibi algılanarak eleştirilse de, Türkiye’nin Dünya’da oynamakta olduğu ‘Merkez Ülke’ rolüne uygun gerçekleşmelerin Ordu tarafından da benimsendiği ve Ordu’nun kendi adına, olabildiği kadar esnek bir çerçeve belirlemesi açısından bu konuşma değerli ve önemlidir.





25. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt 4 Mayıs 2009’da yayınlanan mezkur demecinde:“En ağırıma giden, askeri dinsiz gibi göstermeleri. Bu iğrenç bir şey. Operasyona gidiyorsunuz, sığınacağınız bir tek yer var. Askerin dine karşı olması mümkün mü? Asker, dinin siyasete alet edilmesine karşı.” şeklinde kendine göre haklı, ancak çok sert bir tepki veriyordu. Emekli bir Komutan’ı böyle sert tepkiler vermeye iten nedenler hiç kuşkusuz basit nedenler değildirler. Maalesef Sayın Büyükanıt meseleye Anayasal haklar penceresinden bakmamakta veya bakamamaktadır.





Türkiye’de din laiklik uygulamaları çerçevesinde baskı altındadır. İki araştırmacı akademisyen hazırladıkları raporda şöyle demektedirler: “TESEV tarafından basılan ve yakın bir tarihte kamuoyuna tanıtılan, üç ülkedeki alan araştırmalarımıza dayalı, "Avrupa'da İslam, Demokrasi ve Laiklik: Fransa, Almanya ve Hollanda" başlıklı çalışmamız Avrupa'da din-devlet ilişkilerini masaya yatırmakta ve Avrupa'nın bu noktada Türkiye'ye etkilerini tartışmaya açmaktadır. AB'nin Türkiye'de din-devlet ilişkileri -veya daha doğru ifadesiyle devletin dine yönelik politikaları- konusuna nasıl bir etkide bulunacağını anlamak için öncelikle Avrupa'yı iyi okumak gerekmektedirHollanda Hükümet Politikaları Bilimsel Konseyi'nin hazırladığı ‘AB, Türkiye ve İslam’ başlıklı rapora göre, "AB perspektifinden bakınca, Türkiye'de İslam konusu, dinin devlet üzerinde etkisinden ziyade, devletin din üzerinde etkisi noktasında bir problemdir. Zira, devletin dine müdahalesi, Türkiye'de AB ülkelerinden daha fazladır". Rapor ayrıca şu noktalara değinmektedir: "[Türkiye'de] laik devleti savunma amacıyla konulmuş olan, demokratik süreç üzerindeki anayasal engeller AB prensiplerine terstir. Bu gözlem aynı şekilde ordunun sistemin muhafızı olarak üstlendiği rol için de geçerlidir. Bu noktada Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu önemli reformlar görmek istemektedirler…(.)… Türkiye'deki katı laikçi uygulamaları savunan çevreler bu tarz tenkitleri ya görmezden gelmekte, ya da İslam ile Hıristiyanlık arasındaki farklara işaret ederek, AB ülkelerindeki dini özgürlüklerin Türkiye'ye örnek olamayacağını öne sürmektedirler. Türk Anayasa Mahkemesi'nin de bazı kararlarında atıfta bulunduğu bu görüşe göre, Türkiye'de çoğunluğun dini olan İslam, tabiatı gereği siyasidir ve bu yüzden katı laikçi politikalarla kontrol altında tutulmalıdır. Hıristiyanlık ise, Sezar-Tanrı ayırımını kabul ettiği için bu tarz politikalara Avrupa ülkelerinde ihtiyaç yoktur. Bu görüşün yanlışlığı gerek İslam'ı gerekse Hıristiyanlığı tek tip olarak algılamasıdır. AB üyelerinin hepsinde Hıristiyanlık çoğunluk dini olmasına rağmen, bu ülkelerde çok farklı din-devlet ilişkilerinin bulunması, üstelik bugünkü farklılıkların tarih boyu süren çeşitli çatışmaların ürünü olması, Hıristiyanlığın da siyasileşebildiğini ve bu noktada İslam'dan çok da farklı olmadığını ortaya koymaktadır. Müslüman ülkelerdeki çeşitlilik de İslam'ın tek tip ve siyasi bir tabiatı olduğu iddiasını çürütmektedir.”( Yard. Doç. Dr. Ahmet T. Kuru / Mississippi Üniversitesi Öğretim Üyesi. Yard. Doç. Dr. Ahmet Yükleyen/ San Diego Eyalet Üniversitesi Öğretim Üyesi)




Askerin komutanlar düzeyinde, seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, Bakanların ve milletvekillerinin başörtülü eşlerine ve askerî alanlarda başörtülü kadınlara karşı ortaya koyduğu ısrarlı reddedici ve küçümseyici tavrın demokratik standartlara uygunluğu, İmam-Hatip Liseleri ile Kur’an Kursları yönetmeliğine müdahale etmesi gibi tutumların Anayasa’da özellikle vurgulanan inanç özgürlüğüne uygunluğu eleştirilmektedir. Bu eleştirilerin ‘Askeri dinsiz göstermekle’ ilgisi yoktur. Aksine Sayın Büyükanıt’ın belirttiği gibi askerin siyasi alanlara çekilmemesi ile ilgisi vardır. 1960, 1971, 1980 ve 1997 darbelerinden sonra insanların eleştiri haklarını ellerinden alarak, her türlü eleştiriye kapıları kapatan askerin eleştirilere alışkın olmaması da şaşırtıcı değildir. Askerlik yapmakla mükellef olan her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, demokratik ve laik bir devlette askerlik hizmetini yaparken inançlarına saygı gösterilmesini talep etme hakkına sahiptir. Hiç kimse Komuta kademesinde de olsa askeri dinsiz gösterme hakkına sahip değildir, ama hiçbir subay ve astsubay’da askerine ‘namazını kazaya bırakmasını önerme hakkına’ sahip değildir. Laik ve demokratik standartlara sahip Avrupa devletlerinin tamamında askerin ibadet etme hakkına saygı gösterilmektedir. Asker sadece operasyon anında değil operasyon dışı zamanlarda da ‘sığınılacak o tek yeri’ inanç özgürlüğü ve laiklik gereği hatırlama hakkına sahiptir. Yemek dualarında ‘Allah’ deme hakkı elinden alınan askerin, teskere aldıktan sonra kendisine komuta eden kişiyi fert olarak suçlama hakkı vardır. Askeri okullara giriş sınavlarını kazanan ve bedeni yeterliliklere sahip olarak elemeleri geçen bir öğrencinin de mülâkat aşamasında neden elendiğini öğrenme hakkı vardır. Bu türden hakların zayii edilme ihtimali, haksız eleştirilerin de ortaya çıkmasına sebep olabilecekken, sorumluluk taşıyan Komuta kademesinin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinde bu tür eleştirileri ortadan kaldıracak duyarlılığı göstermeleri beklenmelidir.



Sayın Büyükanıt’ın “Bu devlette hastalık var” teşhisi de tarihî vak’âların delâleti ile yerindedir. Ancak her teşhis bir tedavi haritası da içermek zorundadır. Ordu’nun Siyaset’e ve Din’e, dolayısıyla insanların hayatına doğrudan ve dolaylı olarak müdahale etmesi ile başlayan güvensizlik meselesinin çözümü de yine Ordu’nun inisiyatifindedir. Ordu, şikâyet ettiği durumdan kendisini ve devleti kurtarabilecek olan yegâne kurumdur -Anayasa’da ve yasalarda yer almayan geleneksel ‘Yıllık Değerlendirme Konuşmaları, Haftalık Basın Açıklamaları’nın sadece Ordu ve ilgili kurumlarla sınırlı kalması başlangıç için iyi bir adım olabilir-. Ordu geleneklerine bağlılığı kurum içi gereklilikler dâhilinde sürdürmeye karar verebilir. Siyaset ve Din ile ilgili gerçek sınırlarına dönebilir. Anayasa’daki yeriyle Cumhurbaşkanı, sorumluluktan kaynaklanan gücünü de ancak bu şekilde kullanabilecektir.. Siyâsetçilerin yüzlerce yıllık “Acaba Ordu ne der?” korkusunun kaçınılmaz etkisi altındayken herhangi bir çözüm üretemeyeceği açıktır. Başlangıcı 1808 tarihli Sened-i İttifâk’a dayanan ve 2002’den beri de yüksek yoğunluklu, katatonik, fobik nedenler ve dış kökenli etkenlerle devlet erkleri arasında vukû bulan büyük çatışmanın ortadan kaldırılması ve erkler arasında sukûnet fonunun tesis edilebilmesi ancak bu mülahazalarla mümkün olabilir.




seçkin deniz


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.