Sadık Yalsızuçanlar İle...



KALEMŞAH’TAN MUHABBETLE…
Kalemşah, yayın hayatına yeni merhaba diyen bir oluşum. Yapıyı meydana getiren arkadaşlar isminiz etrafındaki haleye tutulmuş bir avuç sevdalı. Bu nedenle bu köşemizin ilk konuğu siz olun istedik. 

Genç bir site olarak öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyor, geleceği inşa sürecinde hepsi birer altın değerindeki eserlerinizin ve sözlerinizin şimdiden gönüllerde hak ettiği yere ulaşmasını diliyoruz.

1-Eser sayınızla yaşınızı oranladığımızda günleri 48 saate çıkarmış olduğunuz kanaati hasıl oluyor. 60’ı aşkın eser vermek herkesin harcı değil. Bir çok söyleşi serileri yapıyor, üniversitede derslere giriyorsunuz. Yeni bir sanat merkezinde kurmaca metin yazarlığı derslerine de başladığınızı biliyoruz. Neden bunca koşuşturma?
 
Tabi bu kitaplara ‘eser’ demeyelim dilerseniz . ‘Eser’i daha çok Mesnevi-i Şerif, Fütuhat-ı Mekkiye, Risale-i Nur gibi telifat için kullanmak daha yerinde olacak. Batı’dan da, diyelim Goethe’nin, Rilke, T.S.Eliot, Shakespeare gibi şairlerin şiirleri, Dostoyevsky’nin romanları için kullanabiliriz. Benim kitaplarımın çoğu, derleme, yeniden yazım veya dergi/gazete yazıları, söyleşilerden oluşuyor. Birkaç hikaye yazmışım o kadar. Diyeceksiniz, karalama da olsa, bunca kitap nasıl çıkıyor? Bunu da tez canlılığıma, aceleciliğime bağlayabiliriz. Tuşlara seri basmanın da payı var tabi. Derslere, kurslara gelince… Emekli olunca, ötedenberi arzu ettiğim üniversitedeki derslere biraz ağırlık verebildim. Orada da, öğretici olarak değil de, öğrenci dostlarımızla birlikte yeni şeyler öğrenebilme umuduyla hareket ettim. Kurs biraz işin tuzu biberi oldu. Kıramadığım bir dostum rica etti, haftasonları İstanbul’a gidiyorum zaten, acd sanat merkezinde kurmaca metin yazarlığı dersleri böylece başlamış oldu.


2- Genel olarak sizin eserlerinize baktığımızda asıl okur kitlesini gelecek zamanlarda bulacağını düşünüyoruz. Hep son kitap üzerinden konuşulur ama biz ilk kitabınıza gitmek istiyoruz. Bu günlerde yeniden yayınlanan ŞEHİRLERİ SÜSLEYEN YOLCU VE GERÇEĞİ İNCİTEN PAPAĞAN adlı ilk öykü kitaplarınızın gönlünüzdeki izdüşümü nedir? Bu soyut öykülerin çıkışı nasıl bir örüntü sonucudur? Ve o yıllarda okuyucusunu bulmuş mudur? Yeni okuyuculardan geri dönüşler alıyor musunuz?


Söz ettiğiniz iki öykü kitabındaki öyküleri, seksenli yılların ilk yarısında yazmıştım. Şehirleri Süsleyen Yolcu’daki öyküler, Hacettepe Üniversitesi TDE bölümünde okuduğum yıllarda belirmişti. Onlarda Risale-i Nur eserleriyle gözümü açtığım ışıltılı dünyanın etkisi var. Öğrencilik yıllarımda yarı zamanlı olarak çalışıyordum. Ankara Maltepe’deki Barınak Hotel’de tanıdığım yaralanmış, örselenmiş kadınların öyküsü çoğu. İçimdeki dünya ile dış dünya arasında adeta bir uçurum söz konusu idi. Tanık olduğum acılar o öyküleri yazdırdı. Yazarak o acıları onarabildiğimi hissediyordum. Bu yüzden ilk göz ağrım onlar ve aynı zamanda Risalelerden edinmeye çalıştığım imaj evrenini de kurabildiğimi düşünüyordum. Kitaplar yeniden yayımlanınca doğrusunu isterseniz ilk yayımındakine benzer bir heyecan hissettim. Yeni okurlardan da eskileri gibi tepkiler alıyorum. Bu da bana ilginç geliyor.

3-Kemikleşmiş okur kitlenizin oluşmasında en etkin eserlerden olan YAKAZA’ dan bahsetmeden geçmek olmaz. İlk romanınız olan YAKAZA da okuyucuyu böylesine büyüleyen şey neydi? Bu gün sayısız kitaba imza atmış, bir çok ayrı alanda eser vermiş birisi olarak geriye dönüp bakınca ne görüyorsunuz YAKAZA’ da, sırrınızı bizimle paylaşır mısınız?

Yakaza da, ilk öykü kitapları gibi, bir ‘roman’ olarak ilk göz ağrımdı. Gerçi romandan çok, anılardan oluşan bir ‘anlatı’ idi. Zaten öteden beri, bu tanımları, türleri pek önemsemedim. İçimden geldiği gibi yazmayı yeğledim. Yakaza tuhaf bir biçimde ‘özel’ bir okur kesimi oluşturdu. Bugün hala, bir söyleşi veya imza gününde, birkaç kişi yaklaşıp, Yakaza’yla ilgili ilk izlenimlerinden, anılarından söz eder..
Orada paralel yürüyen, zaman zaman iç içe geçmiş iki ayrı öykü vardır. Biri, özyaşamöyküsel olanı, diğeri, ellili yıllarda bir Anadolu beldesinde yaşanmış gerçek olaydır. Sanırım, dilinin samimi olmasının da, okur üzerindeki etkisinde payı var. ‘Sır’rından nereye kadar söz edebilirim bilmiyorum ama, özyaşamöyküsel öykü, büyük oranda gerçektir.


4-Bize biraz da yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz? Yeni bir eserin geldiğini nasıl anlıyorsunuz? Fizyolojik ve  psikolojik açıdan ne tür değişimler yaşıyorsunuz? Eser bittikten sonra neler oluyor, yeni bir yazım sürecine nasıl geçiyorsunuz?
Yine ‘eser’ sözcüğüne itiraz edeyim. Ben, ‘zor’ yazanlardan değilim. Canım çok fena yandığında yazıyorum bir, bir de, bir şey içimde biraz demlendiğinde…Bir ‘belirti’si olmuyor, hiç olmadık bir zamanda oturup süratli bir şekilde yazmaya başlıyorum. Aceleciliğimden olsa gerek, kısa sürede bitiriyorum.

5-Yazmak ve okumak dışında kendinizi sağaltmak için ne tür çalışmalar yapıyorsunuz? Her sanatçıda olduğu gibi estetik yönünüzün çok kuvvetli olduğu eserlerinizdeki sinematografik anlatımlardan da belli oluyor.Fotograf çekmek, resim yapmak gibi girişimleriniz var mı yoksa sadece iyi bir takipçi misiniz?
Maalesef yok. Liseye kadar resimle aram iyi idi. Ama sürdürmedim. Ortaokuldaki resim öğretmenim, okulda yetinmeyip evde de birlikte çalışmayı sürdürüyordu. O günlerden tek yaprak kalmamış. Ama çok resim yaptığımı hatırlıyorum. ‘Sağaltmak’ bahsine gelince…Çivi çiviyi söküyor bende. Yorgun isem-ki genellikle öyleyim- daha çok yorulmayı sürdürerek dinleniyorum. Bir şeyi en uç noktasına götürme konusunda özel bir yeteneğim var diyebilirim. Tabi bu hem yıpratıcı hem de başına olmadık işler açabiliyor. Ama, evimin bahçesinde dinlenebiliyorum diyebilirim. Toprakla, ağaçlarla meşgul olmak harika bir şey. Bir de sigara ve kahve…

6-Sinema kuramı ile ilgili çalışmalarınız ve TRT’de yaptığınız belgeseller gösteriyor ki, Türk sinemasının sizin gibi gözünü hakikate dikmiş kişilerin yepyeni soluklarına ihtiyacı var. Bu yönde çalışmalarınız var mı? Hatta bir okurunuz  Cinema Paradiso filmini çağrıştıran kendi çocukluğu ile ilgili bir senaryo çalışması yapmayı düşündü mü diye sormamı da istemişti. Sahi nasıl sinemayla aranız?

İyidir. Çocukluğumda –babam sinema işlettiğinden- çok film seyrettim. Üniversitede de sürdü bu. Ama bir süre soğudum. Doygunluk, bıkkınlık gibi bir hal oldu. Yıllar sonra acıktığımı hissedip tekrar döndüm. Günde birkaç film seyrediyordum. Şimdilerde tabi her filmi seyredemiyorum. Ama mesela Avatar’ı dört kez seyrettim. Hala da seyredebilirim. Sinemayla ilişkim, kötü bir seyirci olmanın ötesine pek geçmedi. Yönetmen olmak isterdim ama pek yeteneğim yok. Birkaç senaryo yazdım. Aslında özellikle çocukluk dönemimi konu alan bir senaryo yazmayı hala da istiyorum ama pek halim kalmadı. Cennet sinemasına benzer şeyler yaşadım. Zaten herkesin bir cennet sineması mutlaka vardır.

7-Yazdıklarınızı kronolojik bir sıraya koyup incelersek dilinizde bariz bir sadeleşme olduğunu söyleyebiliriz. Ama kelimeler renk değiştirse de kalbe dokunan hallerinden bir şey kaybetmiyorlar. Sizce bunun sebebi nedir?
Aslında insan ilk söylediğiyle son söyleyeceğini haber veriyor. Yaşamı boyunca da dönüp dönüp aynı şeyi yazıyor. Öyküler, romanlar ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin bu böyledir. Dilimde bir sadeleşme olduğıu yargısına ben de katılıyorum. Bu, yorulmakla, yaşlanmakla ilgili olabilir.


8-Sizi çağdaşlarınızdan farklı kılan özelliklerden birisi de hem doğu hem batı kaynaklarına hakimiyetiniz. Tabi ki binlerce sayfa eser okuyarak geldiğiniz bu noktadan yazıya sevdalı genç okurlara ne tür tavsiyeleriniz olur? Mesela batı, doğu ve öz kaynaklarımıza dair mutlaka okumamız gereken üçer eser ismini istirham etsek bize neler söylersiniz?


İbn Arabi, Bediüzzaman, Wıttgensteın, Derrida diyebilirim.
Nerdeee! Keşke Doğudan Batıdan beslenebilsem. Okumalarım sandığınız gibi değil. Özellikle üniversite yıllarında çok okudum. Doymak bilmez bir oburdum. Ne bulursam okurdum. Sonra tabi azalmaya başladı. Biraz daha seçici oldum. Şimdilerde bazı müellifler dışında okuyamıyorum. Hem zaman hem takat azalmış. Tabi, Doğuyu Batıyı diğer dünyaları eleştirel olmasa da izlemek gerekiyor. İnsanlığın bir meta hikayesi var. Bütün birikimlerin toplamı bu. Doğuyla Batı arasındaki ilişkileri de öğrenmek lazım. Bunun için insanın ömrü yetmiyor tabi.


9- Sizi heyecanlandırdığını belirttiğiniz bir çalışmanız da yeni çıkan kitaplarınız arasında yer alan ANADOLU MAYASI. Uzun bir süre emek verilmiş olan bu çalışma, 13 bölümlük bir belgesel ile bir yıldır sürdürdüğünüz söyleşi dizisinin kıymetli bir armağanı gibi. Anadolu Mayası sözcük öbeğinin çekimi etrafında oluşturulan düşünce çemberinden beklenen nihai amaç nedir, bu mayanın tekrar tutması gelecek günler için neyi ifade etmektedir?

Anadolu Mayası’nı değerli dostum Mukaddes Mut TRT için çekmişti. Ben de biraz kıyısından bulaştım. Kitaplaştırma düşüncesi benden geldi. Bütün söyleşiler deşifre edildi, düzeltildi ve H Yayınları okura sundu. Ben de zaman zaman okuyorum. İşlevsel, güzel bir çalışma olmuş. Tabi orada değerli düşüncelerini serdeden hocalarımıza şükran borçluyuz. Özellikle de Anadolu Mayası kitabının yazarı Yalçın Koç hocamıza. Türkiye henüz Yalçın hocanın kitabını fark edemedi. Ama, son yıllarda ortaya konmuş çok çok kıymetli fikirlerin yer aldığı bir kitap. Biz, Mukaddes hanımla birlikte o kitaptan hareket ettik. Anadoluyu Mayalayanlar da o etkiyle gelişti, vücut buldu. Tabi mayalanma sürüyor. Sürecektir de. Yunus Emre diyor ya, ‘her dem yeni doğarız/bizden kim usanası’

10-Gerçeği öznel deneyimler sonucu sahiplenebildiğimiz yargısını çok doğru buluyor ve metinlerinizin  ne kadar metaforik olsa da tecrübelerinizden doğduğunu ifade ediyorsunuz. Bu noktada şu soru aklıma geliyor, yazar yaşamadığı bir şeyi anlatamaz mı? Yani bir cinayeti anlatmak için katil, bir tecavüzün acıtıcılığını aktarabilmek için mağdur olmak mı gerekir?


Daha kaba bir eğretileme kullanayım. Yumurtadan anlamak, söz etmek için tavuk olmak gerekmiyor. Zaten yaşamamış olsanız bile, yazarken bir tür ruh göçü yaşıyorsunuz. Dolayısıyla zihnen/ruhen dahi olsa yazdığınız şeyi bir anlamda yaşamış oluyorsunuz. Örneğin hiç görmemiş olsanız da, Gazze veya Kaşgar’da zulme maruz kalan bir insanın acısını derinden hissedip anlatabiliyorsunuz.


11-Bir yazınızda, “Yakınlaştıkça birbirine karşı körleşiyor insanlar”  diyorsunuz. Kendimiz dışındaki herkes öteki iken nasıl bir yakınlık kurmalıyız ki ötekiyle körleşme yaşamayalım?

‘Öteki’ tabirine itirazım var. Fiziksel olarak da böyle değil mi? Yaklaştıkça nesneler flulaşır. Tabi bunu bir eğretileme olarak görmek lazım. Olayın içinde insan bazen ölüyor, körleşiyor. İki insan da birbirine çok yaklaştığında körleşme olabiliyor. Bunu önlemek çok güç. Hayreti kuşanmış olmak gerekiyor. Bunun için de çocuk gibi olmalı.

12-Aşk ve sevgi günümüzde içi boşaltılmış kavramlar haline geldi. Oysa siz “İnsanın kendi doğasının kuytularını görmesine neden olan, ona ruhunun farklı fotograflarını gösteren gerçek aşktır.” diyorsunuz. Acaba ölüm gibi habersiz çıkagelen aşkı nasıl tanıyacağız? Takılıp kaldığımız mecazlardan hakiki aşka nasıl kanatlanacağız?

Hakiki aşk, aşkın doğrultusunun Allah’a olanıdır. Her aşk Allah’tandır ama İlahi olmayabilir. İbn Arabi’nin tabiriyle söylersek, ‘şehvetin ilmi eksik ise’ mecazdan kurtulamıyor insan.


13-“Sanat yapmaya başlayınca kaybolur, kedi için mırıltı neyse insan için şiir odur”  manasında bir aktarımda bulunuyorsunuz. Öyleyse hakiki şiir okuruna ne söyler?

İfade, İsmet Özel beye ait. Şiir tabi ‘devrimci’ bir niteliğe sahiptir. Paz, vahye benzetir onu. Tabi, şiir, bir dehadan çıkmış ise. Hakiki şiir, insanı kelimenin tam manası ile uyarır. Şair, bu anlamda Nietzsche’nin pazarda dolaşan nidacı meczubu gibidir.

14-İlk kez sizin eserlerinizde karşılaştığım ve çok etkilendiğim bir anekdotta şöyle diyor Ebu zer, “Yalnızlık zor değil mi?” diye soranlara. “İnsanlarla daha zor!”  Ne olacak yalnızlığımıza sığışamadıkça sahte beraberliklerde tükettiğimiz yaşamlarımız? İnsan nasıl kurtulur yalnızlıktan, modernite ile kirletilmiş mutsuz bir dünya fotografından, köleleştikçe özgür olduğu sanrısını yaşamaktan?

İnsan, Allah’tan gaflet edince yalnızlaşır. Hani İbn Arabi bir inziva anında, menziline bir dostu ansızın girince irkilir. Ne olduğunu soran dostuna şöyle der : ‘Sen gelene değin Sevgilimle birlikteydim. Sen gelince yalnızlığa düştüm.’

15-Şöhret zehirli bir baldır der büyükler. AÇIK DENİZ isimli bir programa başladınız .Televizyonun yadsınamaz gerçeği olarak programla  birlikte mutlaka okur-hayran kitlenizde bir değişim ve artış olmuştur. Egoların şişirildiği günümüzde herkes şöhretin yani zehrin peşinde. Bu konuda siz nasıl bir reçete uyguluyor, egonuzu nasıl kontrol altında tutuyorsunuz?

Egoyu kontrol altında tutmak ne mümkün! Hevanın denetlenmesi öyle kolay bir mesele olsaydı…Ama benim için ‘şöhret’ söz konusu olmadığı için, ‘tehlikesi’ de pek yok gibi…

16-Son olarak okumayı ve yazmayı hayatlarının merkezine oturtmuş genç arkadaşlarımıza neler söylersiniz? Gündemi takip etmek, gazete okumak, sosyal paylaşım alanlarında yapılan sanal gezintiler birer vakit kaybı mıdır? Goethe’nin, “Allah’ım! Hayat ne kadar kısa, sanat ne kadar uzun” diye yakındığı söylenir. Milyonlarca kitabın yayınlandığı bir dünyada gönül ülkesinin sahilline ulaşmak isteyenler nasıl bir okuma süreci takip etmelidir?

Bilenlere sormalı. Gerçi bilenler de konuşmuyor pek. Ama seçerek okumalı. Öğrendiğimiz bir hikmeti yaşamadan yenisine talip olmamalı…
Vakit ayırdığınız için teşekkür eder, daha nice güzel eserler sunacağınız hayırlı, sağlıklı bir ömür dileriz…

kalemşah ekibi adına handan güler       

    






22 yorum:

  1. Çok güzel bir röportaj olmuş. Sadık Bey'e ve Handan Hanım'a çok teşekkürler...

    YanıtlaSil
  2. çok teşekkürler yorumunuz için değerli mit:)

    YanıtlaSil
  3. Başarılı röportaj sizi kutluyoruz Handan Güler :) 14.soru ve cevabına hayran oldum...Sevgiler..

    YanıtlaSil
  4. Röportaj, kayıtlara not düşüren cinsinden...

    Kalemşah hayırlı
    Sadık Baba bereketli
    Handan hanım, daim olsun

    YanıtlaSil
  5. temennileriniz dua olsun sayın adsız yorumcu:)) teşekkürler

    YanıtlaSil
  6. inanılmaz güzel bir söyleşi olmuş...
    inanın tek solukta okudum...
    samimi sorulara verilen samimi cevaplar,
    beni çok etkiledi...
    kaleminize sağlık handan hanım...
    güzel yazılarınızın takipçisi olarak,
    sizi canı yürekten tebrik ederim...

    YanıtlaSil
  7. sevgili mai
    iltifatlarınıza ve yorum yazma zahmetinize teşekkür ederim

    YanıtlaSil
  8. Sadık Beyin kelime ve yazın dünyasına sokulmak zordur.Bu anlamda uzun sorular kısa cevaplar var.İlk söyleşi deneyimi için oldukça başarılı ve heyecanlı denebilir.Zira dersini iyi öğrenmiş ve hocasını iyi takip etmiş ciddi bir edebiyat ve yazın öğrencisi var diyebiliriz.Handan hanım gayet başarılı ve bu işi öğrencilikten güzel bir noktaya çıkartmış.Ellerinize sağlık.Küçük bir tavsiye; sorular ne kadar kısa olursa karşıya o kadar konuşacak düşünce alanı bırakırsınız...
    Sözün kısası ben çok beğendim ve Sadık Beyin o naif ve mütevazı tarafını yeniden keşfetmeye değer bir söyleşi çıkmış ortaya...

    YanıtlaSil
  9. fatih bey teşekkür ederim bir iletişimci ve edebiyatçıdan böylesi övgüler almak sevindirici tavsiyelerinize de uyacağım ama sadık bey öyle geniş alanda eser veren bir üstad ki tek bir kitabı baz alıp söyleşi yapmayınca da kısa soru sormak çok da mümkün olmuyor dilerim bir gün tüm talip yürekler onun yazın dünyasına girebilir:))

    YanıtlaSil
  10. Allah razı olsun. Sorular da güzel, verilen cevaplar da... Gönlünüze sağlık. Kadir

    YanıtlaSil
  11. Sadık bey,bi yakınını tanıyorum aslında çok tanıyanı var çevremden;ve her kes ne kadar çalışkan ve tabir-i caizse okuma delisi biri olduğundan bahsediyor.Ve çayı ne kadar çok sevdiğinden:)

    YanıtlaSil
  12. sevgili zakkum sadık beyin
    çayı sevdiği kesin ama sanırım onun için sade kahve bir adım öndedir çaydan:))

    YanıtlaSil
  13. sadık abim benim gözümde, hatta birçoğumuzun gözünde emanete sadık bir insandır. Bir gönül adamıdır. Dünyayı kalben terkedenlerden diyebilirim.Onun neredeyse her kitabını okudum, denemesi ayrı güzel, romanları ayrı. Öyküleri mi? Onlar mükemmel!!!Onu daha iyi anlamak için başka güzel insanlara da ihtiyaç var. Sezai Karakoç, Yunus Emre, İbn-i Arabi ve illa ki Bediüzzaman...Allah ona ve onun gibi olanlara hayırlı, bereketli, uzun ömürler nasip etsin...Amin.

    YanıtlaSil
  14. haklısınız aziz bey herkes adının getirilerini de taşıyor bu dünyada sadık beyi de en güzel ifade eden şey sevdasına olan sadıklığıdır herhalde...iyi ki var...umarım uzun yıllar daha sağlık ve afiyette güzel eserler sunma imkanı verilir bize de tabi nasipdar olma lütfu...

    YanıtlaSil
  15. öncelikle yayın hayatına yeni başlayan derginize başarılar diliyorum. bence harika bir röportaj olmuş, handan hanımı tebrik ediyorum. bana nuriye akmanın yaptığı röportajları hatırlattı. öğretici ve çarpıcı... derse iyi çalışılmış ve felsefi derinliği olan sorular seçilmiş. sonraki röportajları heyacanla bekliyorum. iyi çalışmalar.

    YanıtlaSil
  16. sayın mete kılıç teşekkür ederim...

    YanıtlaSil
  17. Oldukça aydınlatıcı ve samimi bir söyleşi olmuş. Handan Hanım a bize Sadık Beyi daha iyi tanıma fırsatı sağladığı için teşekkürler. Kaleminize sağlık...

    YanıtlaSil
  18. çok harika olmuş ikinizinde yüreğine sağlık

    YanıtlaSil
  19. teşekkürler adsız yorumcu:) adınızı bahşederseniz sevinirim

    YanıtlaSil

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.