Ordu,Siyaset ve Din

 



Türkiye Cumhuriyeti’nin ordu, siyaset ve din eksenli çatışmalarla meşgul edilerek tarih sahnesinden geriye çekilmesinin kökenindeki sebepler Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki alışkanlıklardan beslenir. Güçlü bir devlet olmanın yolunun siyaset ve ordu işbirliğinden, emir-komuta zincirinin sivil otoriteye bağlı olmasından geçtiğini; Din’in bu işbirliği için en gerekli vizyonu sağlayacak olan bir tutkal olduğunu hiç kimse inkâr edemez. Aksini iddia edenler Cumhuriyetçi son ABD Başkanı G.W.Bush’un süper güçlere sahip ordusunun Irak’a saldırı motivasyonunu sağlamak için güçlü tarihî kökenlere sahip ‘Haçlı Seferi’ söylemini zemin olarak kullandığını unutmuş olmalıdırlar. Yine Irak Savaşı’nı bir hezimete dönüştüren, ardından bir an önce İran’a saldırmayı öneren siyasetçilere ABD Genel Kurmay Başkanı’nın ve Irak İşgal Ordusu Komutanı Amerikalı General’in verdiği tepkinin siyasetçi asker işbirliğini sona erdirmiş olduğunu da hatırlatmak gerekir. Siyaset ve asker arasında bozulan işbirliği ABD’nin Ortadoğu da gerilemesine neden olmuştur. Tıpkı Osmanlı’nın Kırım’da Fokşan ve Boze Savaşlarında 120 bin askerle 8 bin kişilik Rus Ordusu’na yenilmesi sonrasında başlayan yıkım gibi. Değişimi isteyen bir siyaset, değişime karşı koyan asker ya da tam tersi bir durum; değişim isteyen asker ve değişime karşı koyan siyaset; sonrasında yıkım.



İnsanların değişmediklerini ve asla değişmeyeceklerini tarihin saklayarak getirip bize gösterdiği belgelerden öğreniyoruz. Hükmetme gücü/ihtirâsı insanı evreni yaratan Allah’a karşı başkaldırmaya kadar götürdüğüne göre, onu kendisini yönetene başkaldırmaya götürmemesi için istisnâî bir neden yoktur. Tarih’in tozlu ve arşiv kokan sayfalarına bakmadan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanan siyaset, asker ve din kavgasını anlamak kolay değildir. Türkiye Cumhuriyeti Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 25'nci Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın 4 Mayıs 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan demecinde:” “Devlette kurumlar arasında güvensizlik varsa, şüpheler varsa o devlet sorunludur. Ben asker olarak emniyetin istihbaratına güvenmiyorsam, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor. Bunlar gerçek vakalar. Adalet Bakanlığı İçişleri Bakanlığı’na, MİT Emniyet’e, Emniyet MİT’e güvenmiyor. O zaman bu devlette hastalık var” demesi bu anlamda çok mânidârdır. Türkiye’de Siyaset-Ordu çekişmesinin emekli bir Genelkurmay Başkanı’nın ağzından alenen dökülmesi sık rastlanan bir durum değildir. Ancak bu çekişmenin yaşanması da seyrek rastlanan bir durum değildir. 22 Temmuz 2007 seçimleri sonrasında “Çok konuşursak halk kızıyor” diyen Sayın Büyükanıt 4 Mayıs 2009’da yayınlanan kısa demecinde ordu, siyaset ve din ile ilgili mevcut çok karmaşık ve girift ilişkileri sathî bir algı konseptiyle basit olarak kompoze etmiş: ”Günlük siyaset, askerin işi değil. Siyaset, Silahlı Kuvvetler’e girdiği zaman, ister yakın ister uzak tarihimize bakın, hep felaketle sonuçlanmıştır. Asker, bu tip politikanın içine kesinlikle girmemeli. Girdiğiniz zaman o ülkeden hayır gelmez” diyerek işin tarihî fotoğrafına yer vermiştir. Buna karşılık 15 Ocak 2004 gibi yakın tarihte, Genelkurmay Karargâhı’nda, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un sunduğu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ile birlikte dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur ile Kuvvet Komutanları’nın da hazır bulunduğu toplantıda, 2002 Milletvekili seçimlerinden sonra mecliste büyük çoğunluk elde ederek tek başına iktidar olan Parti’nin Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na verilen ’brifing’de (Taraf Gazetesi, 05.05.2009) sunumdan sonra 2.Başkan Orgeneral İlker Başbuğ’un,“Şimdide icraatlarınız değerlendirilecektir. Söylem ve icraatlarınıza, yöneten demokrasi değil, yönetemeyen demokrasi fikri hâkimdir (.)…Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerini daraltmaya çalışıyorsunuz, MGK danışma organı iken, alt organ olan MGK Genel Sekreterliği’nin yapısı ve fonksiyonunu değiştirerek etkisini azaltmaya yönelik düzenlemeler yaptınız, YÖK Yasa Tasarısı’yla kurumun üzerinde siyasi otoritenin hakim kılınmak istenmesi, iç istihbaratın MİT’ten alınarak, İçişleri Bakanlığı’na bağlanmaya çalışılması, TC İç Güvenlik Stratejisi belgesi karşı görüşe rağmen onaylandı, Jandarma Genel Komutanlığı’nın görev, yetki ve sorumluluk alanının daraltılarak etkisiz hale getirilmesi çalışması, yasaların hazırlanmasında usule uygun hareket edilmemesi, görüş alınmaması ve bir çoğunun Cumhurbaşkanı tarafından veto edilerek iade edilmesi, Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı bize sorulmadı, YÖK sorulmadı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çıkardığı Kur’an Kursları değişikliği sorulmadı. Büyükşehir Belediye sınırlarını değiştiren yasa sorulmadı....” şeklindeki tutum ve söylemleriyle Başbakan’ın demokratik ülke standartlarının dışında hükümet icraatlarından dolayı alenen sorgulanması, askerin kendisinden izinsiz siyaset alanlarının oluşmasına müsaade etmediğini göstermektedir. Bu hassas çelişkiden ve demokrasi dışı görüntüden rahatsız olan dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’de ilk konuşmasında “Yapılan değerlendirmelerin gerginlik yaratmak maksadını taşımadığını ancak TSK’nın düşünce ve endişelerini yetkili makama iletilmesi ana düşüncesinden kaynaklandığını” kaydetmiş, Başbakan Erdoğan’ı dinledikten sonra yeniden söz almış: “Rahatsız olduğumuz konuları aktarmak için bugün bir araya geldik. Umarım iyi niyetle yaptığımız bu değerlendirmelerden sonra TSK, ülkenin temel değerlerinin korunmasında tavır almaya zorlanmaz. Aramızda mevcut güvensizlikler önlenmelidir. Bu açıklamalarımız ve zaman zaman yaptığımız uyarılarımız dikkate alınmalıdır.” şeklinde toparlayıcı bir tonla tarihe kayıt düşmüş ve daha sonraki uygulamalarıyla da askerî bir darbeye karşı durarak askeri siyasetin dışına çekmeye çalışan bir Genel Kurmay Başkanı olarak da tarihe geçmiştir. Yakın tarihteki benzer demokrasi dışı uygulamaların birçoğunda rastlanan sıkıntılar dikkate alındığında Sayın Büyükanıt’ın ”Günlük siyaset, askerin işi değil. Siyaset, Silahlı Kuvvetler’e girdiği zaman, ister yakın ister uzak tarihimize bakın, hep felaketle sonuçlanmıştır” sözleri çok ciddi bir anlam taşıdığından dolayı Türkiye Cumhuriyet’inin demokratik özelliklerine özde bir katkı olarak tarihteki yerini alacaktır. Yine 15 Ocak 2004’te Genelkurmay 2. Başkanı olarak Başbakanı’na ağır eleştiriler yönelten Orgeneral İlker Başbuğ, bu kez Genelkurmay Başkanı olarak, selefi Sayın Büyükanıt gibi Türkiye Cumhuriyeti’ni saran‘Büyük Örümcek Ağları’nın temizlenmesinde aynı Başbakan’a destek vermiştir. TSK’nın 24., 25. ve 26. Genel Kurmay Başkanları’nın 1808’de Sened-i İttifak’la başlayan 200 yıllık büyük bunalım döneminin sona ermesinde çok yararlı katkıları olduğu inkâr edilemez.Tozlu ve arşiv kokusu sinmiş tarihî evrak’ın derinliklerine işte bu noktada dalmakta fayda vardır. Tarih tekrarlanan hatalardan dolayı benzer sonuçları saklamaya devam etmektedir.





Osmanlı İmparatorluğu’nda 17 ve 18.yüzyılların tamamı ve 19.yüzyılın ilk çeyreği tamamen siyaset-ordu çekişmesine kurban verilmiş yıllardır. Yeniçeri eliyle öldürülen veya tahta çıkarılan Padişahlar dönemini geçerek gelip III.Selim’in Nizâm-ı Cedit Ordusu’nu kurma günlerine baktığımızda siyaset-ordu çekişmesinin geldiği boyutları ve çekişmenin oluşturduğu ictimâî, siyasî ve askerî travmaları daha net görebiliriz. Siyaset’in kendi içinde yaşadığı ardı kesilmeyen ihtiras dolu çekişmeler sonucunda birçok Padişah’ın, vezirler veya saray efradı tarafından tahttan indirileceğine şahit olacağız; ancak Sened-i İttifak'ın asker müdahalesini meşrulaştırmasından sonra II.Abdulhamid’e kadar doğrudan asker eliyle indirilmiş Padişah’a rastlamayacağız- Serasker Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa ve Süleyman Paşa ile Sultan Abdulaziz ve V.Murad'ın tahttan indirilme meseleleri daha özel ve asker eliyle dolaylı ilgili meselelerdir.- Çekişme’nin sebep olduğu sosyal travmalar dikkate alındığında Kabakçı Mustafa isyanı ile başlayan ve tamamen askerle siyaset arasında geçen korkunç hesaplaşmayı-Siyaset ve ordu arasındaki fitnede tohumların Venedik, Fransa, İngiltere, Avusturya-Macaristan ve Rusya tarafından ekildiğini unutmadan- inceleyelim. İncelediğimizde bizdeki darbelerin, neredeyse periyodik olarak gerçekleşmeleri sebebiyle siyaset ve asker cenâhından hemen herkes tarafından olağan şeyler olarak algılandığını görelim.





Osmanlı’nın Kırım’da Fokşan (1 Ağustos 1789) ve Boze Savaşlarında (22 Eylül 1789)120 bin askerle 8 bin kişilik Rus Ordusu’na yenilmesi’nden sonra -yeniçeri ağalarının bile yeni savaş teknikleri ve askerin eğitilmesi ile ilgili yetersizlikleri fark etmesinden sonra- canlanan orduda yenilik düşüncesi Osmanlı Sarayı’nın aklını başından almış gibiydi; yetkili yetkisiz herkes ,Padişah'ın talebiyle, özellikle sık yaşanan yenilgilerden yeniçeri ve diğer ocaklarla ilgili yenilik risaleleri hazırlayıp Padişah’a sunuyordu (Dr. Osman Özkul, Gelenek ve Modernite Arasında Ulema, Birharf Yayınları). Tedbirsizce davranarak bazı tavsiyeleri ciddiye alıp uygulamaya koyan III. Selim sırf bu sebeple tahttan indirildi.





Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın Kabakçı Mustafa isyanıyla tahttan indirilen Nizam-ı Cedit mucidi III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak için 1808’de 16 bin kişilik ordusuyla İstanbul’a gelmesiyle Osmanlı tarihinde yeni bir dönem başladı. İsyan ile tahta geçen IV. Mustafa, Alemdâr Paşa’nın gelişini duyunca kafes ardındaki III.Selim’i tekrar padişah olmaması için boğdurdu, fakat yeğeni II.Mahmud'un Padişah olmasını engelleyemedi. Alemdar Mustafa Paşa II. Mahmut’u tahta oturtunca Sadrazam olarak tayin edildi. Sadrazam olmasının akabinde Paşa Rumeli ve Anadolu'daki Ayan’ı İstanbul'da topladı. 29-Eylül-7 Ekim 1808’de Sened-i İttifak Sadrazam, Şeyhülislâm, Kaptan Paşa, Kadı Abdurrahman Paşa , Kadıaskerler, Sadrazam Kethüdası, Yeniçeriocağı, Defterdar ve Reis Efendiler, eski Rikab-ı Hümayun Kethüdası Mustafa Reşid Efendi, Bahriye Nazırı, Çavuşbaşı, Ruznamçe-i evvel, Başmuhasebeci Ahmet Efendi, Sipahiler Ağası, Beylikçi ve Amedçi Efendiler, Cebbarzade Süleyman Bey , Sirozlu İsmail Bey , Karaosmanoğlu Ömer Ağa ve Çirmen Mutasarrıfı tarafından imzalanıp mühürlendi. Böylece temelde askerin yaptığı görev taksimi tarih sahnesine çıkmış oldu.





Sened-i İttifak ile Ayanlar Sadrazam’ın emirlerini dinleyeceklerine söz veriyorlardı, buna mukabil senedi imzalayanların hakları korunacaktı. Ancak birinci şartta, senedi imzalayanlar, Padişah’ın devletin temeli olduğunu tanımakta ve ona karşı “vüzera ve ulema ve rical ve gerek hanedan ve gerek bilcümle ocaklar(asker) tarafından kavlen ve fiilen, sırren ve alenen bir gûna ihanet ve hilaf-ı emrü rıza tavru hareket zuhur ederse, badettahkik cesaret edenin te’dip ve ibret kılınması” için gayret edeceklerini taahhüt etmektedirler. İkinci şartta, toplanan askerlerin (tertib olunan asakir ve neferatın) “devlet askeri olarak tahrir” olunması kabul edilmektedir. Senedi imzalayanlar, buna “ocaklar tarafından itiraz ve muhalefet olunursa” onların hep beraber “te’dip ve def’u ref’ine... gayret eyleye”ceklerini; dördüncü şartta herkesin kendi göreviyle uğraşması, başkalarının görevine karışmaması (aharın memuriyetine tasaddi etmemesi) öngörülüyordu. Altıncı şarta göre, Başkentte asker “ocaklarından ve saireden bir güna fitne ve fesad hadis olur ise”, çağrı beklemeksizin “cümle hanedanlar” başkente gelmeyi ve ayaklananları bastırmayı taahhüt etmektedirler (Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, 2000, s.3-12 )





Sened-i İttifâk, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş belgesidir. Bu belge ile devletteki taşlar yerinden oynamış, belgeye imza koyanların tümü neredeyse eşit haklara sahip olarak devleti aralarında paylaşmışlardır. Merkezi otorite’nin zayıflamasıyla İmparatorluğun tüm eyaletleri, beylikleri, hatta sancakları Avrupa türü bir feodaliteye mahkûm edilerek Padişah’ın gücü ortadan kaldırılmıştır. Dördüncü şart herkesin kendi işiyle uğraşması gerekliliğini vurgularken günümüzdeki kuvvetler ayrılığı ilkesini hatırlatmasına rağmen, birinci, ikinci ve altıncı şartlar dördüncü şartı ortadan kaldıran bir bağlayıcılığa sahiptir. Herkes ittifakla diğer imzacıların işlerine karışabilme, hatta onları terbiye etme hakkının olduğunu taahhüt etmişti. İkinci ve altıncı şartlar özellikle askerin sınırlanması için konulmuş şartlardı; ancak bir süre sonra tam tersi gerçekleşmiş, ordu herkesi sınırlama gücünü kontrol altına almıştı. Siyaset ve ordu çekişmesinin Sened-i ittifakla resmiyet kazanması ile bu belge Osmanlı için –Sayın Büyükanıt’ın belirttiği gibi- büyük bir felaketin zemini olmuştu (Sened-i İttifak Komisyonu günümüz Türkiye’sinde genişletilmiş bir Milli Güvenlik Kurulu olarak görülebileceği gibi, bu belge dönemin Milli Güvenlik Siyaset Belgesi olarak da adlandırılabilir. Seçkin Deniz) Nitekim, asker siyasete uzun bir aradan sonra doğrudan müdahale edecek ve 1909’da II.Abdulhamid tahttan indirilecekti.





Nizam-ı Cedid ordusunun yerine kurulan Sekban-ı Cedid ordusu, IV. Mustafa’nın Kapıkulu askerleriyle Alemdar Mustafa Paşa’nın konağını basması ve Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan sürecin sonunda tahtını koruyan, ancak, iktidar mücadelesinde istediği başarıyı yakalayamayan II.Mahmud tarafından denge gözetmek adına ortadan kaldırıldı. 25 Mayıs 1825 tarihine kadar yeniçerilere karşı herhangi bir operasyona geçemeyen II.Mahmut Eşkinci ocağı adı verilen yeni bir askeri sınıf kurulduğunu resmen açıkladıktan sonra başlayan yeniçeri ayaklanmasını kanlı bir şekilde bastırarak 16 Haziran 1826'da tarihe karışan Yeniçeri Ocağı'nın - Vakâ-i Hayriye- yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı yeni bir ocak kurdu. Bugünkü modern Türk Ordusu’nun temelleri bu ocakla birlikte atılır -Mehmetçik nam ve sıfatı askere o dönemdeki Asakir-i Mansure-i Muhammediye ocağı sebebiyle verilmeye başlanır- ve 1834’te ordunun subay ihtiyacını karşılamak üzere Harbiye Mektebi açılır ve Avrupa’ya talebe gönderilir. Aynı sene Asakir-i Mansure tabiri yerine Asakir-i Nizamiye denilmeye başlanır. II. Abdulhamid’in daha sonra kurduğu askeri okullarla askerin mekteplilik kalitesi ortaya çıkar. Ne yazık ki; o mekteplerden mezun olan subaylar hâzin bir cehâlet ve sinsî bir yönlendirmeyle II.Abdulhami’i tahttan indirirler. Askerler İttihat-terakki kanalıyla kanlarının son damlasına kadar siyasetin içine girerler ve kısır çekişmelerin eşlik ettiği siyasî kabiliyetsizliklerle koca İmparatorluğu 10 yıl gibi bir sürede yok ederler.





Mustafa Kemal Atatürk’ün İttihat ve Terakki yönetimi ile olan fikir ayrılıklarında esas meselelerden biri askerin siyasete karışması meselesidir. O bu hassasiyeti kurtuluş savaşından sonra da ifade etmiş, bir kişinin hem vekil hem de asker olamayacağını Büyük Millet Meclisi’nde karar altına aldırmış ve bu durumda bulunanlardan tercih yapmalarını istemiştir. Ancak kendisi de Cumhuriyet fikrinin tahakkuku için askerin fikrini ve onayını önemsemiş ve Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın bu husustaki düşüncelerini öğrenmek üzere aracı kullanmıştır. Köşkte Mareşal Fevzi Çakmak’ın ziyaretlerinde sadece ona özel karşılama törenleri düzenlenmiş ve ona hürmeten sofrada içki tüketilmemiştir (M.Kemal Ulusu, Atatürk'ün Yanı Başında: Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, Doğan Yayıncılık)




Ordu- Siyaset ilişkilerinin karmaşıklaştığı dönemlerin her birinde Din, bazen Siyâset’in, bazen ulemâ’nın, bazen de askerin elinde diğerine karşı verimli bir koz olarak kullanılagelmiştir. I.Abdulhamid, III. Selim ve II. Mahmud’un İmparatorlukla ilgili geniş kapsamlı yenileşme/modernleşme düşüncelerine karşı çıkan yozlaşmış saray, medrese, tarikat, tekke ve dergâh müntesipleri tarafından yenilikler ‘frenk işi, gavur işi’ olarak tasvir ediliyor, Ordu’daki yenileşme ile ilgili düşünceler kullanılarak yeniçeri tahrik ediliyor ve Yeniçeri ağzında ‘Din elden gidiyor’ naralarıyla Padişahlar boğazlanıyor veya tahttan indirilerek, yenileşme hareketleri engelleniyordu. Zaten maksat da bu idi. Sened-i İttifak, başlangıçta ulemâ’yı, diğer güç çevrelerini ve orduyu birbirinden ayırıyor gibi görünmesine rağmen, çok sonraları siyaset ve menfaat çarkı, bu senedin sağladığı imkânlarla askerin sırtında dönmeye devam etmiştir. Ne var ki din, yine 31 Mart Vakâsı ile bu kez yeniden icra alanına sürülmüş ve bu kez mektepli asker, eli kanlı alaylı askerin ağzındaki çiğneye çiğneye sakıza çevirdiği Din’i kanla söküp atmıştır. Bugün halk ve asker arasındaki ‘Din’ konulu sitemlerin kökeninde de bu uzun mazi vardır.





Din’in siyaset ve ordu için de birleştirici unsur olup olmadığı tartışmaları yeni değildir. Mustafa Kemal, 1 Mayıs 1920’de TBMM’de yaptığı konuşmada: “Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricası ile bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksut olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiye’dir, samimi bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği hukukunu, hayatını, şeref ve şanını kurtarmak için azmettiğimiz emeller, yalnız bir unsur-u İslam’a münhasır değildir. Anasır-ı İslamiye’den mürekkep bir kütleye aittir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaasiyle iştigal ettiğiniz millet bittabi bir unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiye’den mürekkeptir” derken Din’in birleştirici tek unsur olduğunu söylüyordu. Cumhuriyet’in kuruluşundan ve laikliğin 1937’de kabulünden sonra Din, birleştirici bir unsur olmaktan çıkarılmış, devlet egemenliğinde laikliğe aykırı bir kontrol mekanizmasının esiri olmuş; çöküş dönemindeki Osmanlı Devri’ne dönüşü sağlayacak gerici bir tehdit unsuru olarak Devletin güç merkezlerinden titizlikle uzakta tutulmuştur.



Demokrasiye katkılarını unutmayacağımız Orgeneral Özkök ise Nisan 2005’te, Harp Akademileri Komutanlığı'nda 'Yıllık Değerlendirme Konuşması’nda 'laiklik' ve 'Ilımlı İslam' vurgusu yaparak, ''ABD'nin Ortadoğu projesi kapsamında Türkiye'ye ''Ilımlı İslam'' yakıştırması yapılmıştır. Türkiye bir İslam ülkesi değildir. Türkiye laik bir ülkedir. Türk demokrasisinin gelişmesinde laiklik itici güç olmuştur. Türkiye, kendisine yapılan ''Ilımlı İslam'' yakıştırmasına ulusça karşı çıkacaktır'' dediğinde sözleri hem Türkiye’nin laik mazisine yapılan vurgu hem de Türkiye’nin BOP kurbanı olmayacağının deklare edilmesi anlamına gelmekteydi. Mesaj hem darbe heveslisi generallere hem de neo-con baskı gruplarına verilmiş ince bir mesajdı. Asker’in doğrudan dış politikaya müdahalesi olarak da uzun süre tartışılan bu mesaj muhatabı olan ABD’den ancak Başkan Bush değiştikten sonra cevap bulabilecekti. Mart 2009’da yeni ABD Başkanı Obama’nın değişen dış politika vizyonuna bağlı olarak ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın "Türkiye'yi ılımlı İslam ülkesi olarak görmüyoruz" açıklamasının ardından, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Avrupa ve Asya’dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı Matthew Bryza da, "Obama ikili ilişkiler için Türkiye'ye geliyor. Türkiye'yi İslam ülkesi olarak nitelememek gerek. Türkiye, uzun bir çağdaşlaşma ve reform sürecinden geçen, demokratik ve siyasi özgürlükler açısından örnek olduğu kadar, tüm bölge için önemli bir ülke" şeklinde demeç verirken de Sayın Özkök’ün 2005’te Türkiye için çizdiği fotoğrafın 2009’da, değişen dış politika mantığını uygun olarak ABD tarafından kabul edildiğini ortaya koyuyordu. Yine de ne olursa olsun seçilmiş bir hükümetle idare edilen bir ülkede askerin ülkede yaşayan herkesi sınırlayıcı bir fotoğraf çekmesi ve değişmez içerikli çerçeveler çizmesi, Asker’in Din’e bakışındaki egemen tavrını ortaya koyması bakımından önemlidir.





Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ 14 Nisan 2009‘da Harp Akademileri Komutanlığında, Mustafa Kemal Atatürk, Max Weber, Montesque,B.H.Obama, Samuel Huntington, Morris Janowitz, , John F.Kennedy, Chaim Kaufmann, Eliot Cohen, Prof. Dr. Metin Heper’den alıntılarla yaptığı ‘Yıllık Değerlendirme Konuşması’nda: “Bundan yaklaşık bir asır önce koca imparatorluğun çöküşüne şahit olmuş kadroların, çağdaş medeniyetler seviyesinin üstüne çıkarmayı hedefledikleri Türkiye Cumhuriyeti’ni, demokrasi ve laiklik fikirleri üzerine kurma ufkuna bir daha saygı ve hayranlık duyuyorum ve Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimini 20′nci yüzyılda yaşanmış devrimlerin en büyüklerinden biri olarak görüyorum…(.)… Türk Silahlı Kuvvetleri; Cumhuriyetin temel niteliklerinden birini oluşturan demokrasi rejimine bağlıdır ve saygılıdır…(.)…Dinin toplumsal bir bağ oluşturma, ortak bir duyarlılık yaratma bakımından önemi inkar edilemez. Türkiye için böyle şeyleri tartışmak dahi abestir. Yanlış olan ise - Anayasa’nın 24′üncü Maddesinde de ifade edildiği gibi - dinin toplumsal davranışı, sosyal düzeni belirleyen bir sistematik olarak düşünülmesi ve kabul edilmesidir…(.)… Ayrıca, halkımızın arasında ordunun en yaygın adlarından birinin de “Peygamber Ocağı” olduğunu bilmekteyiz. Açıkça söyleyebiliriz ki, Silahlı Kuvvetler hiçbir dönemde dine karşı olmamıştır. Bizim karşı olduğumuz husus siyasi ve kişisel amaç ve çıkarlar için; dinin ve dinî duyguların alet edilmesidir, araç olarak kullanılmasıdır. Bütün bu düşüncelere rağmen, laikliğin din karşıtı olma ve dinin bireylerin hayatlarından soyutlaması anlamına geldiğinin söylenmesi ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin din karşıtı bir kurum olarak gösterilmesi; Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’e ve O’nun ordusuna karşı yapılabilecek en büyük sorumsuzluk ve haksızlıktır…(.)…Bu hassas coğrafyada sahip olduğu maddi ve manevi bütün zenginlikleri ile güven ve istikrarı simgeleyen Türkiye, güçlü ve demokratik kurumları, ekonomik gücü ve birbirine güvenen insanları ile çağdaş topluluklar içinde hak ettiği yeri almak zorundadır…(.)…Bugün bazı cemaatler öncelikle bir ekonomik güç olmaya ve daha sonrada sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir tek tip yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. İşte sorun da buradadır. Sorun, dinin ve dinî duyguların kendi amaçları için, alet ve araç olarak kullanılmasıdır…(.)… bazı din eksenli cemaatler, kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmekte ve çeşitli nedenlerle de görünürde kendilerinin güçlü bir konuma geldiğine inanmaktadırlar. Ancak bu güç imajı ve algısı yanıltıcıdır. İşte bu tip bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmektedir. Bunun için de, her fırsattan istifade ederek, destekleyicilerinin de yardımıyla Türk Silahlı Kuvvetleri aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerinin tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır...”





15 Ocak 2004’de Başbakan’a hükümet icraatları hususunda ’kendi onaylarının alınmadığı’ şeklinde sert bir tonda demokratik standartlara uymayan ikazlarda bulunan Sayın Başbuğ'un, 14 Nisan 2009’da Demokrasi tabanlı konuşma kurgusunda bu kez çok farklı, referans ve kabul görme kaygılı yeni bir bakış açısı geliştirdiği anlaşılmaktadır. Daha önce ‘Din’in toplumsal bir bağ’ olmadığı şeklindeki asker görüşü, bu konuşmayla özellikle Atatürk’e vurgu yapılarak revize edilmiştir. Temel Demokratik Standartlara göre bu konuşmanın yapılıyor olması bile tartışmalı iken, Türkiye’nin reel pozisyonuna bakıldığında, Ordu’nun kendisini sorguladığı ve bu sorgulamadan demokrasi lehine kısmî sonuçlar elde ettiği görülmektedir. Yapılan sorgulama Din ve cemaat ayrımı yapılarak, Din’e ve cemaatlere karşı farklı pozisyonlar geliştirileceği şeklinde ileriye yönelik adımların yol haritasını çizecek sonuçları da barındırmaktadır. Konuşmanın şekli ve içeriği, birbiriyle çelişen yeni bir kombinasyonun ürünü gibi algılanarak eleştirilse de, Türkiye’nin Dünya’da oynamakta olduğu ‘Merkez Ülke’ rolüne uygun gerçekleşmelerin Ordu tarafından da benimsendiği ve Ordu’nun kendi adına, olabildiği kadar esnek bir çerçeve belirlemesi açısından bu konuşma değerli ve önemlidir.





25. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt 4 Mayıs 2009’da yayınlanan mezkur demecinde:“En ağırıma giden, askeri dinsiz gibi göstermeleri. Bu iğrenç bir şey. Operasyona gidiyorsunuz, sığınacağınız bir tek yer var. Askerin dine karşı olması mümkün mü? Asker, dinin siyasete alet edilmesine karşı.” şeklinde kendine göre haklı, ancak çok sert bir tepki veriyordu. Emekli bir Komutan’ı böyle sert tepkiler vermeye iten nedenler hiç kuşkusuz basit nedenler değildirler. Maalesef Sayın Büyükanıt meseleye Anayasal haklar penceresinden bakmamakta veya bakamamaktadır.





Türkiye’de din laiklik uygulamaları çerçevesinde baskı altındadır. İki araştırmacı akademisyen hazırladıkları raporda şöyle demektedirler: “TESEV tarafından basılan ve yakın bir tarihte kamuoyuna tanıtılan, üç ülkedeki alan araştırmalarımıza dayalı, "Avrupa'da İslam, Demokrasi ve Laiklik: Fransa, Almanya ve Hollanda" başlıklı çalışmamız Avrupa'da din-devlet ilişkilerini masaya yatırmakta ve Avrupa'nın bu noktada Türkiye'ye etkilerini tartışmaya açmaktadır. AB'nin Türkiye'de din-devlet ilişkileri -veya daha doğru ifadesiyle devletin dine yönelik politikaları- konusuna nasıl bir etkide bulunacağını anlamak için öncelikle Avrupa'yı iyi okumak gerekmektedirHollanda Hükümet Politikaları Bilimsel Konseyi'nin hazırladığı ‘AB, Türkiye ve İslam’ başlıklı rapora göre, "AB perspektifinden bakınca, Türkiye'de İslam konusu, dinin devlet üzerinde etkisinden ziyade, devletin din üzerinde etkisi noktasında bir problemdir. Zira, devletin dine müdahalesi, Türkiye'de AB ülkelerinden daha fazladır". Rapor ayrıca şu noktalara değinmektedir: "[Türkiye'de] laik devleti savunma amacıyla konulmuş olan, demokratik süreç üzerindeki anayasal engeller AB prensiplerine terstir. Bu gözlem aynı şekilde ordunun sistemin muhafızı olarak üstlendiği rol için de geçerlidir. Bu noktada Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonu önemli reformlar görmek istemektedirler…(.)… Türkiye'deki katı laikçi uygulamaları savunan çevreler bu tarz tenkitleri ya görmezden gelmekte, ya da İslam ile Hıristiyanlık arasındaki farklara işaret ederek, AB ülkelerindeki dini özgürlüklerin Türkiye'ye örnek olamayacağını öne sürmektedirler. Türk Anayasa Mahkemesi'nin de bazı kararlarında atıfta bulunduğu bu görüşe göre, Türkiye'de çoğunluğun dini olan İslam, tabiatı gereği siyasidir ve bu yüzden katı laikçi politikalarla kontrol altında tutulmalıdır. Hıristiyanlık ise, Sezar-Tanrı ayırımını kabul ettiği için bu tarz politikalara Avrupa ülkelerinde ihtiyaç yoktur. Bu görüşün yanlışlığı gerek İslam'ı gerekse Hıristiyanlığı tek tip olarak algılamasıdır. AB üyelerinin hepsinde Hıristiyanlık çoğunluk dini olmasına rağmen, bu ülkelerde çok farklı din-devlet ilişkilerinin bulunması, üstelik bugünkü farklılıkların tarih boyu süren çeşitli çatışmaların ürünü olması, Hıristiyanlığın da siyasileşebildiğini ve bu noktada İslam'dan çok da farklı olmadığını ortaya koymaktadır. Müslüman ülkelerdeki çeşitlilik de İslam'ın tek tip ve siyasi bir tabiatı olduğu iddiasını çürütmektedir.”( Yard. Doç. Dr. Ahmet T. Kuru / Mississippi Üniversitesi Öğretim Üyesi. Yard. Doç. Dr. Ahmet Yükleyen/ San Diego Eyalet Üniversitesi Öğretim Üyesi)




Askerin komutanlar düzeyinde, seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, Bakanların ve milletvekillerinin başörtülü eşlerine ve askerî alanlarda başörtülü kadınlara karşı ortaya koyduğu ısrarlı reddedici ve küçümseyici tavrın demokratik standartlara uygunluğu, İmam-Hatip Liseleri ile Kur’an Kursları yönetmeliğine müdahale etmesi gibi tutumların Anayasa’da özellikle vurgulanan inanç özgürlüğüne uygunluğu eleştirilmektedir. Bu eleştirilerin ‘Askeri dinsiz göstermekle’ ilgisi yoktur. Aksine Sayın Büyükanıt’ın belirttiği gibi askerin siyasi alanlara çekilmemesi ile ilgisi vardır. 1960, 1971, 1980 ve 1997 darbelerinden sonra insanların eleştiri haklarını ellerinden alarak, her türlü eleştiriye kapıları kapatan askerin eleştirilere alışkın olmaması da şaşırtıcı değildir. Askerlik yapmakla mükellef olan her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, demokratik ve laik bir devlette askerlik hizmetini yaparken inançlarına saygı gösterilmesini talep etme hakkına sahiptir. Hiç kimse Komuta kademesinde de olsa askeri dinsiz gösterme hakkına sahip değildir, ama hiçbir subay ve astsubay’da askerine ‘namazını kazaya bırakmasını önerme hakkına’ sahip değildir. Laik ve demokratik standartlara sahip Avrupa devletlerinin tamamında askerin ibadet etme hakkına saygı gösterilmektedir. Asker sadece operasyon anında değil operasyon dışı zamanlarda da ‘sığınılacak o tek yeri’ inanç özgürlüğü ve laiklik gereği hatırlama hakkına sahiptir. Yemek dualarında ‘Allah’ deme hakkı elinden alınan askerin, teskere aldıktan sonra kendisine komuta eden kişiyi fert olarak suçlama hakkı vardır. Askeri okullara giriş sınavlarını kazanan ve bedeni yeterliliklere sahip olarak elemeleri geçen bir öğrencinin de mülâkat aşamasında neden elendiğini öğrenme hakkı vardır. Bu türden hakların zayii edilme ihtimali, haksız eleştirilerin de ortaya çıkmasına sebep olabilecekken, sorumluluk taşıyan Komuta kademesinin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinde bu tür eleştirileri ortadan kaldıracak duyarlılığı göstermeleri beklenmelidir.



Sayın Büyükanıt’ın “Bu devlette hastalık var” teşhisi de tarihî vak’âların delâleti ile yerindedir. Ancak her teşhis bir tedavi haritası da içermek zorundadır. Ordu’nun Siyaset’e ve Din’e, dolayısıyla insanların hayatına doğrudan ve dolaylı olarak müdahale etmesi ile başlayan güvensizlik meselesinin çözümü de yine Ordu’nun inisiyatifindedir. Ordu, şikâyet ettiği durumdan kendisini ve devleti kurtarabilecek olan yegâne kurumdur -Anayasa’da ve yasalarda yer almayan geleneksel ‘Yıllık Değerlendirme Konuşmaları, Haftalık Basın Açıklamaları’nın sadece Ordu ve ilgili kurumlarla sınırlı kalması başlangıç için iyi bir adım olabilir-. Ordu geleneklerine bağlılığı kurum içi gereklilikler dâhilinde sürdürmeye karar verebilir. Siyaset ve Din ile ilgili gerçek sınırlarına dönebilir. Anayasa’daki yeriyle Cumhurbaşkanı, sorumluluktan kaynaklanan gücünü de ancak bu şekilde kullanabilecektir.. Siyâsetçilerin yüzlerce yıllık “Acaba Ordu ne der?” korkusunun kaçınılmaz etkisi altındayken herhangi bir çözüm üretemeyeceği açıktır. Başlangıcı 1808 tarihli Sened-i İttifâk’a dayanan ve 2002’den beri de yüksek yoğunluklu, katatonik, fobik nedenler ve dış kökenli etkenlerle devlet erkleri arasında vukû bulan büyük çatışmanın ortadan kaldırılması ve erkler arasında sukûnet fonunun tesis edilebilmesi ancak bu mülahazalarla mümkün olabilir.




seçkin deniz


Yorum Gönderme

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.