Kusursuz, Dil Değmemiş Tatlar



Pazarlanmış tatların çirkin/parlak dudaklarından bir iz sıyırmak. Parlak ve dil sürülmemiş bir iz.  Gerçek bir iz. Dillerden sürüle sürüle geleneklerde bile kalamayan bir iz. Bulmak, sıyırmak, hayatın içine yeniden katmak mümkün mü? Pazarlanmış tatların içinde doğanın renklerini bulmak. Ne mümkün? Doğanın kendisi olarak ikram ettiği tatlarının arasındaki o hoş, o mayhoş rayihaların dansına katılmak ne mümkün? Dans ne ki?

Uzun, ince, parlak ve yemyeşil yeşil soğanın bembeyaz dolgun sapından, incelerek sivrilen ve ucunda bütünleşen çağrışımlı yemyeşil güzelliği, hangi pazarlanmış tatlar sınıfında yer alabilir ki? Kim anlatabilir, tuzla yeşil soğanın, ekmeğe kadar uzanan kusursuz ilişkisini? Her bir lokmanın -birer tören gibi- itinayla hayal edildiği andan sonrası.

Dolgun, beyaz sapı tuza banıldığı anda, ağızda ezilen ve eriyen ekmeğin bin bir özlemle tuzlu soğanın - sadece ama sadece beyaz dolgun kısmının- hasretini çektiğini bildiğinizde… Ya da içi hoş bir boşlukla dolu, ince, uzun yeşil yaprakların bir lokma ekmeğin sırtına sarılarak tuza uzanan yollara düştüğünü gözlediğinizde… Ama her seferinde ağzınızda biriken suların tadına vardığınızda…

Anlatılmamış, pazarlanmamış, geleneğin dilinden koparılıp atılmış; ama eylemlerin eski alışkanlıklarından koparılamamış, baba’dan/ana’dan oğul’a/ kız’a -tarihe sezdirilmeden geçmiş- özgül bir tat bulursunuz karşınızda. Bazen işte sırf bu yüzden, iyi ki bu tat anlatılmamıştır, pazarlanmamıştır, dersiniz; içinizin size özel nekes tarafınızla.

İçine sürüldüğü sevgisizliğin, yalnız bırakılmışlığın sebebi, gözyaşlarına yürüyen soğanın kokusu mudur sadece? Kim söylemiş yeşil soğanın gözyaşlarıyla bir sıkıntısı olduğunu? Ön yargıların katlettiği, kusursuz tatlardan biri bu işte. Pazarlanamazlığın gölgeleyemediği muhteşem tat; soğan, ekmek ve tuz bileşimi.

Ya kuru soğan? Beyazı, kırmızısı, pembesi, acısı, tatlısı. Taze, çekirdekli kıpkırmızı bir domatesin, uğruna küp küp doğranmayı göze aldığı hangi sevgili, soğandan daha sevgili olabilirdi ki? Zeytinyağı ve kuru nane ve limonun önceden serpilmiş tuzun tadını özenle koruduğu bir güzergâhta, soğanın hangi renginin asaleti rahatsızlık duyardı ki? Bir lokma ekmeğe altı muhteşem tadın verdiği ziyafete kim ne diyebilir? Zeytin mi? Evet; bensiz olamazsınız, der, renklerin iştahla girdikleri sıkı fıkı muhabbete simsiyah rengiyle zeytin. Nasıl kayıtsız kalabilirdi ki?

Domates başlı başına bir tatlar manzumesidir, izlenip izlenip yorgunluktan bir kenarda bayılakalmış güzeller güzeli bir prenses gibi. Kırmızı prenses. Bir bıçağın o asil, kaygan ve parlak teninde gezinirken verdiği hazzın tadını özleyen kırmızı prenses… Tam ortasından yarılıp çekirdeklerini sere serpe serdiğinde gözlerin önüne, bir atımlık tuzun heyecanla dağılıp içine yayıldığı o leziz suların, ancak ısırılmış bir domates tarafından anlatılacak bir serüveni vardır. Bu serüveni bir de pazarlanmamış tatlar müptelası insanlar anlatabilirler; başkaları değil.

Isırılmış domatesin, yine tuza banılarak ısırılmış küçük çıplak sarımsakla anlatılması güç tatlar şelalesi oluşur ekmeğin. Ama her seferinde; önce ekmek.

Yalnız değil kusursuz, dil değmemiş tatlar. Roka’nın limon ve tuzla çıkarıldığı tat yolculuğunun balık sofralarına şimşek hızıyla indiği günden bu yana, sarımsak ve rokanın ve limonun ve tuzun dillerinin köküne gönderdikleri titreşimleri alabilenler azalmadı mı? Hiç de az değil rokanın, süzülen limon suyuna erittiği tuzla, dilin üzerinden kayarken çıkardığı yaygara…

Maydanozla alışılageldik tatlar kumpanyasına aşina olabilirsiniz. Ama onun hiçbir zaman kaybedilmeyecek değeri, limon ve tuzla kurduğu geometrik düşle anlaşılabilir olur. Ve onun ağza sürüklenmiş tüm kalıntı tatların üzerine yağdırdığı saf yağmur tadına duyduğumuz özlemi hürmetle karşıladığı an, bizim onu çiğnediğimiz andır; kurutulmuş karanfilden daha büyük bir hürmettir bu.

Yeşil nâne’nin bağımsız tuzlu hareketleriyle duyduğumuz kısa keyif anına ek olarak, onun limon ve suyla girdiği sıcak permütasyonun tadını şekere sormanız gerekecektir muhtemelen.

Tere’nin, domatesli, biberli ve yumurtalı menemenle girdiği tat diyagramında yine tuz var. Menemene kaşıksız yürüyen bir lokma ekmeğin, ağızdaki iştahın esrarengiz derinliklerine, tuza banmış bir dal acı tere tadı hayal etmemesi kadar büyük bir gaddarlık olamaz.

Ama asıl gaddarlık dereotuna yapılan gaddarlık değil midir? Onun limon ve tuzla bize anlattığı şarkıyı size anlatmasam, gaddarlık yapmış olmaz mıyım?

Her birinin ağızda bıraktığı tatların, pazarlanmamış, anlatılmamış olması, aslında onların sırrının ancak taşıyabilenin vakıf olabileceği sırlar sınıfına dahil edilmiş olduğu gibi bir sırrı temsil ediyor olamaz mı?

 Ve bizler; kusursuz, dil değmemiş tatların sırrına vâkıf olan bizler, bu sırrın gelip süs biberinin ayaklarının dibinde kalakaldığını, anlatılmamış bir gerçek sır olarak saklayabilecek miyiz? Süs biberinin ele-avuca sığmaz cinliğini, onun ince-sivri, tombul-geniş, beyaz-yeşil-mor-sarı-kırmızı varlığının damarlarına saklanmış o mükemmel acı çeşitlerine nasıl uzak kalabiliriz? Hangi sırrı saklı tat, tuza banılmış her türlü süs biberinden bağımsız kalabilir ki?

Pazarlanmış tatların çirkin/parlak dudaklarından bir iz sıyırmak. Parlak ve dil sürülmemiş bir iz.  Gerçek bir iz. Dillerden sürüle sürüle geleneklerde bile kalamayan bir iz. Bulmak, sıyırmak, hayatın içine yeniden katmak mümkün mü? Pazarlanmış tatların içinde doğanın renklerini bulmak. Ne mümkün? Doğanın kendisi olarak ikram ettiği tatlarının arasındaki o hoş, o mayhoş rayihaların dansına katılmak ne mümkün? Dans ne ki?

mustafa ege


Yorum Gönderme

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.