Yahya Kemal Beyatlı’dan Edebiyata Dair


Elimde duran yeşilin en güzel tonuna sahip kapak Türkçe’ nin özellikle şiirimizin ustalarından Yahya Kemal’in Edebiyata Dair fikirlerini serdettiği makalelerini içine almıştı. Kitabın dili 1914 Türkçesi ve Osmanlıca olması hasebiyle günümüz diline göre ağır olsa da, kitabı okumaktan zevk aldım.

Türkçe’ nin bu güne kadar geçirdiği süreçleri, özellikle de şiir ile ilgili değerlendirmeleri gerçek bir şairin kaleminden okumak isterseniz bu kitap tam da size göre!

Bu kitapta, özentiden kurtulmuş, özel hayatında tevazuu yakalamış bir büyük şairin, şiir ve şairler konusundaki hassasiyeti sebebiyle, sanat için müsamahasız ve sivri dilli oluşunu görebilirsiniz.
Bu kitaptan öğrendiğim yeni bilgiler de şöyle sıralanabilir:

-Yahya Kemal’in şiirlerinin dilden dile dolaştığı yıllarda bunları yayınladığı bir kitabının olmadığını ve öz şiirden mürekkeb bir mecmua çıkarmak zor olduğundan buna yanaşmadığını,

-Namık Kemal’in zamanına göre müceddid olduğunu, mesela eskiden ne Arapça’da ne de Türkçe’de olan Hürriyet kelimesini Hür sıfatından alıp, bir hamlede nice kelimeler gibi milli bir kılığa soktuğunu,

-Yahya Kemal’in tam bir Türkçe ve Türk kültürü hayranı olduğunu ve bu seviyeye Fransa da geçirdiği on yıl neticesinde hocası Albert Sorel ’in etkisiyle tarihimizi okumasıyla ulaştığını,

-Edebi eserlerin olgun kafalar ve ruhlarca meydana getirilebileceğini,

-Bir dolu şair- yazar anısını öğrendim.

Kitapta “Mülakat” kısmı oldukça zevkliydi. Burada Yahya Kemal ile yapılmış röportajlar vardı. Sorular ve cevaplar oldukça kaliteli olup diğer makalelere göre arı bir Türkçe kullanıldığından oldukça da akıcıydı. Vezinler-Kafiyeler kısmı ise sıkıcıydı. Lisans düzeyinde edebiyat eğitimi almamış kişiler için ağır olduğundan bana katkısı en az bölüm burası oldu.

Kitabı tek cümlede özetleyecek olsam; Hiçbir millet bir başka milletin edebiyatını taklit ederek kendi edebiyatını oluşturamaz. İnsan önce kendi öz değerleri ile mayaladığı kalbi ile okumalı, ecnebi eserlerine de vakıf olmalı ki özgün bir yapıt ortaya koyulsun, diye ifade ederim.

Yazar, devrine göre sade bir Türkçe kullansa da, Osmanlıca içine doğup Osmanlıca okuyup yazan bir şair ve fikir adamı olduğundan günümüz Türkçe’ sinden daha ağır bir dil kullanmış olup, söz konusu sanat hele de şiir olunca sözünü sakınmamış, ileri sürdüğü fikri içeriden ve dışarıdan düşünür ve şairlerin görüşleriyle zenginleştirerek desteklemiş ve makalenin sonunda fikrini ispat ederek bitirmiştir.

Gerçek bir şairin nesirde de ne kadar naif ve güzel bir dil kullandığını görmek için şiirleri yanında bu tür eserleri de okunmalıdır. Bu kitabı kapattığımda bende kalan duygular; öncelikle Yahya Kemal başta olmak üzere bizim büyük şairlerimizi hakikatli bir okuma serüvenine girerek az ama öz söyledikleri sözün, kalbine nufuz etme arzusu doldu içime.

Kendi öz değerlerini bilip yabancı kaynaklara da vakıf olmak gerektiği, evrensel değerlere sahip aşk, ölüm, ayrılık gibi insani duyguları konu edinen eserlerin iyi bir duyuş neticesinde kaleme alındığında zamana direnebildiği bilgisi yerleşti zihnime.

Bir de şair olunamayacağı, şair doğulacağı gerçeği düştü gönlüme. Şairlerin arttığı devirde (günümüzde olduğu gibi) şiirin ortalarda olamayacağını öğrendim, kitabın satır aralarının sunduğu bilgiyle. Kitaptan bazı alıntılar da sunmak istiyorum ki, şairimizi daha iyi tanıyalım, kitabı daha güzel tanıtalım:

Halis bir şiir fena okunabilir, lakin sahte bir şiir iyi okunamaz. -Syf 3-

Şiir, ritme yani nazım sanatı olduğu için güfteden önce bestedir. Mısralarında nağme hissedilmeyen bir manzume sadece güftedir ki, onu nesir sahasına atarız. -syf 7-

Hakikat budur ki, milletimizin şiirde kuvvetli bir istidadı vardır. Şiirimiz, milletimizin Anadolu’daki teşekkülüyle beraber başlar, o kadar eskidir. Şiirimizin gerçi hiçbir zaman ufukları çok geniş olmadı. Bunun sebebi öteden beri devletçi bir millet olmamızdır.-syf 31-

Şeyh Galib’in: “Bir şulesi var ki şem-i canın, fanusuna sığmaz asmanın” mısraları lirizmin en mükemmel tarifidir. -syf 35-

Şeyh Galib’in, “Tedbirini terk eyle, takdir Huda’dandır…” diye başlayan şiirin künhü dimağla, gözle görülmez, yalnız kalble anlaşılır. Bu manzume yalnız bir veciddir. Bize bu gün (1922) hayide mazmunlarıyla yeni ve taze göründüğü gibi birkaç asır sonra okuyacak kalb sahibi Türkler de yeni görünecek. Çünkü şiirde lisan, zevk, fikir, mazmun, her şey eskir, yalnız Aşk Eskimez, Her Dem Tazedir. -syf 40-

İnkiraz devirlerinin başlıca farikasıdır, bir edebiyat ölürse, lügat, vezin, sarf, nahiv, hevesleri, ortalığı sarar, edebi nazariyeler kaynaşır, yenilik bir iptila olur, Şiirin Kendi Ölür, Binlerca Şair Ürer, tıpkı bir naaş ruhu olduğu zaman bir vucutken, çürüdükten sonra bir kurt mahşeri kesildiği gibi! –syf 51-

Şair şiiri ruhunda bulamadığı için, vezinden, kelimeden çıkarmağa çabalıyor; “Fikrimi anlatmak için kelime bulamıyorum, bu lisan çok dar!” diyor, kamusun köşelerinde yeni kelimeler buluyor, bazen de uyduruyor.” Duyduğum ahenkleri ifade için bu vezinler çok katı!” diyor, vezni yumuşatmaya kalkışıyor, ahengi hisden çıkaramadığı için, vezinlerden çıkarıyor! Zannediyor ki, bu vezin yağmuru; o vezin fırtınayı çok güzel ifade eder. Hasılı şiir, bir zaman sırf maneviyken şimdi maddileşiyor. –syf56-

Aşk ve ihtirası gani olan milletlerde zeka ve zarafet ikinci derecede kalır. Bu iki değer birbirinin zıddıdırlar. Gariptir ki, Türk bu kaidenin hilafındadır; Türk edebiyatına yine çok nafiz ve ihatalı bir nazarla bakmış diğer bir müdekkik dese ki, “Türk milletinin asıl farikası zeka ve zerafettir, misal : Bu milletin müşahhası olan Nasreddin Hoca’dır. Bu timsal asıl Türk’ün aklı selimini, felsefesini, kainata bakışını gösterir… Beş asırlık meşk edebiyatının her tarafından Türk’ün fıtri olan zeka ve zerafeti fışkırmış. -syf 62-63-

Hasılı Avrupa ve Amerika alemi bu güne kadar ancak kendi dini, kendi ırkı, kendi irfanı, dairesinde olan milletlerin şairlerini ve nasirlerini idrak etti. Gerek İslam’ın gerek de putperest Asya’nın şiir ve nesri o alemde henüz ecnebi telakki edilir. Bir Fransız, bir İngiliz, İran’ın eski Hafız’ ını, yahut da Hind’ in yeni Tagore’ unu bir heva vü heves saikiyle okuyor, yoksa İbsen’ i, D’Annunzio’ yu Gorki’ yi anladıkları gibi anlıyamıyorlar. -syf 77-

İmlamız, lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzelecek. Çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil! -syf 96-

Aruz şiir, lisanımızın vucudunda bir bel kemiği gibi esaslı bir uzuvdur. Türkçe onun etrafında tekevvün etti; bila-tereddüd denebilir ki, aruza aşina olmayan bir Türk edebi Türkçe’nin ayarını takdir edemez. Hatta zannederim ki, ilerideki nesiller bile (1922 de söylenmiştir.) Türkçe’ yi bilmek için aruza aşina olmakdan vareste kalamaz. -syf 126-

Harikulade güzel bir nesri olan Victor Hugo nesire, fukara şiiri derdi. Şüphesiz Hugo’nun bu sözü de bu kabilden bir çok sözleri gibi aşırıdır; kısmen kendi zararına olarak da söylemiş! Yalnız nesri şiirden tamamiyle ayırmak itibariyle doğrudur. -syf 135-136-

Kalbi olanların dili yok, dili olanların kalbi yok. Yoksa bu gün Türk şiiri ve nesri taş yürekleri eriten bir şey olurdu.Bu devir bir taraftan ağrılarıyle, sızılarıyle, acılarıyla, ölümleriyle, matemleriyle, hasretleriyle, bir taraftan da atılışlarıyle, isyanlarıyle, ümidleriyle, emelleriyle, harikalarıyle o kadar feyyaz bir devirdir (1921) -syf 151-

Abdülhak Hamit Bey’in MAKBER şiirinin güzelliğini bu tabı’ hadisesi bir daha ispat etti. İşte bir şiir ki eskimiyor, altın gibi değerini de parlaklığını da muhafaza ediyor, Feylesof Chamberlain’ nın hakkı var: “San’at, daimi bir haldir.” –syf 206-

Dekora katiyen önem vermeyiniz, Shakpeare’in dramında lisaniyle çizdiği dekor kafidir. Çıplak bir sahnede göz ancak müellifin timsallerine dikilir; vakayı onların kalbinde görür. –syf 219-

Gariptir ki, istihsali bila-vasıta temin olunmak istenen inkilaplar netice vermez de, bazı müeseseler bil-vasıta birer inkilap yaparlar. Mesela Gülhane Parkı gibi. Şimdiye kadar mekteplerimizin ahlakta yapamadığı inkilabı o yaptı. Kim der ki genç sanatkarların tenemmüvü için tesis olunacak konservatuvar da Türk lisanında, ahlakında, hayatında daima beklediğimiz büyük inkilabı yapmayacak. Büyük sanatkar Antoine’ın elinde bir büyü vardır; her teşebbüsünden bir alem çıkarır. Türk sahnesini ihya şerefi bırakın ona kalsın. –syf 224- 225-

Edebi seviyeyi yükseltmek nasıl mümkün olur? Herşeyden önce gerek şiirde gerek edebiyatın bütün nevilerinde kemiyetten keyfiyete dönmekle mümkün olur. Şiire ve nesre mazinin ve aynı zamanda alafranga snobizminin yığmış olduğu nakisaları, öz ve temiz münekkidler tasfiye ederlerse, şiir ve nesrin Avrupa anlayışını alırsak, artık ecnebi edebiyatlarının mukallidi olmaktan kurtulursak, kendi ırkımızın ve kendi iklimimizin yazı numunelerini vermeğe heveslenirsek nihayet kendimize ve ecnebilere “Türklerin kendilerini aksettiren edebiyatları vardır.” dedirtmeğe başlarsak bu mümkün olmaya yüz tutar. -syf 255-

Ben daima dedim ki: İskele, liman kelimeleri kadar hangi menşe’den olduğunu öğrenmek için bir lisaniyat alimine müracaat etmeğe mecbur olduğumuz Türkçeleşmiş Arabi ve Farsi kelimeler Tükçe’dirler. Bundan ötesi için lügati kapatmak lazımdır.-syf 274-

Mamafih eseri iyi okunursa ve verdiği hava iyi idrak edilirse hemen göze çarpar ki, Namık Kemal bizim milliyetimizi gayr-i şuuri olarak tam anlaşılması lazım geldiği gibi anlamıştır.

Son bir söz olarak bu fikrimi ifade edeyim: Eğer tahsili 1860- 1880 aralarında herhangi bir Avrupalı mütefekkirin tahsili derecesinde olsaydı ve hayatı ihtiyari ve zaruri menfalarda geçmeseydi ve devlet maaşıyla geçinmeğe muhtaç olmıyarak sırf kaari’lerinin verdiği ücretle yaşayabilseydi bizim edebiyatımızda nazirsiz bir adam olurdu.(1940) –syf 283-

Bir medeniyeti taklid etmek merhalesinden çıkmak onu iyi hazmettikten sonra mümkün oluyor. Bu rüşde ermek için ise onun fen ve tekniği kafi gelmiyor; bilhassa zevk, düşünüş, ahlak gibi yeni hayatı yaratan unsurlarını belirlemek icab ediyor. İşin en güç tarafı da bu. Bu zarureti duyarken edebiyat ve sanatlar hatıra geliyorlar. –syf 295- 296-

Şiir nedir, şair hangi kaynaklardan beslenmelidir, şiirin nesirle kesiştiği ve ayrıştığı noktalar nelerdir, halis şiire ulaşma yolları, kalbin dilinin acıları, aşkı anlatışı, şairin yalnızlığı, tenkidin sınırları gibi mevzularda Usta Şair Yahya Kemal’in görüşlerini mi merak ediyorsunuz? Öyleyse Şairin, şiir, nesir, tenkid, tiyatro hasıl-ı kelam edebiyata dair kaleme aldığı makaleler ile röportajlarından derlenerek oluşturulan Edebiyata Dair adlı bu eseri mutlaka okumalısınız.

handan güler



1 yorum:

  1. SEYFULLAH KAÇAR25 Şubat 2011 14:24

    "Şairlerin arttığı devirde (günümüzde olduğu gibi) şiirin ortalarda olamayacağını öğrendim."
    peki nerede? yada nerede olması gerekir? kelimeler yetmiyorsa ses ver ey ilhamım!

    YanıtlayınSil

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.