Richard Dawkins'e Sorulacak Soru: "Neden Aptalca Davranıyorsunuz?"

İngiliz bilim adamı ve yazar Richard Dawkins’in “ateizmin başyapıtı” olarak kabul edildiği söylenen “The God Delusion-Tanrı Yanılgısı” adlı kitap ortalığı kasıp kavuruyormuş. Birleşik Devletlerde ve Avrupa da “best seller” olmuş. Birileri de bu kitap ile Türkiye’nin düşünce özgürlüğü ve laiklik özelliğinin test edileceğini savunuyor. Ayrıca kitabın dinî hassasiyetleri yüksek olan kesimlerce geçiştirildiği ve gündeme getirilmediği şikayeti de var. Kitabı henüz okumadım,ama kısmetse okuyacağım. Aşağıda aynı yazarın “The Selfish Gene-Gen Bencildir-“(Tübitak Yayınları, 1976) adlı kitabını okuduğumda kaleme aldığım bazı düşüncelerim var. Belki de fikir özgürlüğü ve laikliğin bu ülkede “mevcut” olduğunu, test edilmesine gerek kalmayacağını “düşündürtürüm” o birilerine.
...
"Rastlantılarla öğrenmemiz mümkünken neden o bize öğretmeye çalışıyordu ki?"
...
Bilimsel bir analiz-sentezin halk diline dönüşüne tanık oldunuz mu?. Olmadıysanız olun. Bilim adamlarının uğurlarına tüm enerjileriyle tüm zamanlarını harcadıkları işlerini ne kadar çok sevdiklerini görün ve onların o sizce muğlak ve anlamsız görünen bilimsel kavram ve terimlerini nasıl büyük uğraşlar vererek anlayabileceğiniz hale dönüştürdüklerini saygıyla izleyin. Kendi karmaşık çalışmalarını sizin anlayabileceğiniz seviyeye dönüştürürken en çok kullandıkları yöntem felsefenin başlangıçtaki sorularının oluşum aşamalarına tersine dönüş gibidir. Çevrenizde bulunabilme olasılığı yüksek olayları örneklerle ve beş yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi açıklarlar. Bu yönleriyle yaşlı bir bilge olmak onlara çok yakışır, ama evet ama diğer yönleriyle bu yaşlı bilgelerin aptal olmadıkları halde ne kadar aptalca davrandıklarını onlar analiz-sentezlerini size açıklarken izleyebilirsiniz. Kuşkusuz hepsi öyle değiller. Öyle olmayanlar, bilhassa ellerinden öpülecek olanlar bir aptal gibi davranmayanlardır.
...
Bir yaşlı bilge sevimliliğindeki bilim adamı neden aptalca davranır sizce? Veya biz ona bu saygısızca bakışı edinirken gerçekten saygısız mı oluruz?. Kesinlikle hayır, saygısızlık bizden değil, ondan kaynaklanır; o kendi bilimsel tutarlılığına aykırı davrandığı için böyle bakarız. Biz, onun bilimsel tutarlılığını ölçebilecek olanlardan değiliz muhakkak, ancak hepimiz aynı mantıksal bütünlüğe sahip olduğumuza göre mantıksal determinizm bize o bilim adamının neden tutarsız olduğunu açıklar. Biz de kuşkusuz inanırız.
...
Mesela hayatın köklerini anlatan bir bilim adamının size anlattıklarını dinleyin. Evrenin oluşumundan dünyanın oluşumuna kadar geçen süreyi kesinlik içermeyen ifadelerle anlatırlar; kabul edersiniz. Hayatın başlamasına dair çıkarımlarına da saygı duyarsınız. Önce bitkiler var olur, sonra hayvanlar. Karbondioksiti emen bitkiler oksijen üreterek atmosferde hayvanlar için yaşanabilecek ortam hazırlarlar. Hayvanlar da var olur. Bitki-enerji-hayvan dönüşümünü ve hücrenin yapısını dinlersiniz ondan büyülenerek. Muhteşem bir tablonun keşfedilen yönleri sizi hayran bırakır ve hücredeki organlara bakarken DNA meselesine bakarsınız şaşkınca hele bir de aminoasit zincirlerini okurken hayranlıktan neredeyse bayılacak gibi olursunuz.
...
Fakat birden o yaşlı bilge görüntülü bilim adamımız rastlantıdan bahseder. Rastlantı, der oluşum nedenlerinin hepsi için ve o kadar sık kullanır ki rastlantıyı, mideniz ayaklanmaya, kulaklarınız uğuldamaya başlar. Öfkeyle dolan bakışlarınızı o cümlelerdeki bozulmuş içtenlikten çekersiniz önce. Büyük bir şaşkınlıkla bilim adamına bakarsınız. O size izlettiği muhteşem tablonun minik ve kusursuz ayrıntılarının rastlantıyla oluştuğunu söylemektedir. Eğer o ayrıntılar rastlantıysa tablonun kendisi de rastlantıydı. Yani her şey, var olan her şey rastlantılarla oluşmuştu ve insan, kendisi bile kendisinin rastlantılar sonucu oluştuğunu söylüyordu. İşte bu mantıksal determinizme aykırıydı ve bilim adamı yalan söylüyor veya hedef saptırıyordu. Siz o vakit şaşkınlığınızla değişen duygularınıza bakar, öfkeyi görür ve o yaşlı bilge görünümlü adamın aptal olmadığı halde neden aptalca davrandığını sorarsınız kendinize. O bin bir emekle kendi analiz-sentezlerini bize anlatmaya çalışırken bizim onun anlatmaya çalıştıklarını rastlantısal olarak anlamadığımızı sormaz kendisine, anlamamız için bir sürü şey geveler, zorlar kendisini. Sırf evet sırf biz anlayalım diye yırtınır.
...
Siz hala şaşkınlıkla sorarsınız kendinize; "Rastlantılarla öğrenmemiz mümkünken neden o bize öğretmeye çalışıyordu ki?" veya "Neden herhangi biri bunu yapsın ki? Nasıl olsa raslantılarla olacak her şey".
 seçkin deniz


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Makasların İzi

Dört insan gördüm önce. Sonra iki insan daha. Bir kadını düşünen bir adam. Bir adamı düşünen bir kadın. Sonra bir çocuk. Çocuğunu düşünen bir çocuk…Oturmadım bir bulutun pamuk kanatlarına. Görmedim yukarıdan, kımıl kımıl kımıldayan insanları. Yürüdüm. Rengârenk parke taşlarıyla döşeli yolda yürürken gördüm. Şekiller, makasların kurbanı süs bitkileri, cetvellerle çizilmemiş yapraklar. Kimisi kendi hâlinde, kimisi makasların kurbanı. Rengârenk insan bahçesinde. Tokuşan hüzünler, kabarıp kabarıp duran makasların izi. Gök dalgalanıyor, ağaçlar kazık çakmış kökleriyle; yeni, eski. Alev saçlı kadınlar, parlak kafalı adamlar. Ve çocuklar; tümü birden/hepsi çocuktular. Yürüdüm. Yürüdüm bulutlu yollardan. Ve gördüm.
&
Bir kadını düşünen bir adamla bir adamı düşünen bir kadın, oturuyorlardı. Oturuyorlardı kısa kesilmiş saçlarıyla yemyeşil çimlerin kucağında. Dudakları gevrekti kadının; kaşları kalkık. Genzi delik. Zihni kevgir gibi. Hâr kavuruyordu gözlerini. Derin derin bakıyordu karşısındaki adama. Karşısındaki adama bakmıyordu; karşısındaki adamın gözlerinden bakıyordu. Gözlerinden başka bir adama bakıyordu.
&
Adam, oturuyordu oturan kadının tam karşısında. Oturan kadının gözlerine bakıyordu; gözlerinden baktığı kadına bakmıyordu. Baktığı kadın, gördüğü kadının gözlerinden görünen kadındı. Kaçırmadı kahverengi bakışlarını adam. Yutkundu. Yutkunduğu yerde buz kesti nefesi. Nefesi buz kesti. Çöl kasırgaları savurdu bakışlarını; gözlerini gezdirdi kabarıp duran, dalgalanan gökyüzüne.
&
Bir şarkı kesti bakışlarını birdenbire kadının ve adamın. Kadın ve adam susturdular gözlerini. Bağdaş kurdukları yerde, kısa saçlarıyla çimler, gülleri kurumuş dikenler vardı. Şarkı kuşların şarkısıydı. Kuşlar, kabarıp duran gökyüzüne şarkı söylüyorlardı. Binlerle yılın şarkısıydı bu. Durup dinlediler ikisi birden. Kadın kaldırdı başını. Erkek onun baktığı yere baktı. Kırlangıçlar çığlık çığlıya söylüyorlardı şarkılarını. Kanatlarını kısarak delişiyorlardı gökle. Gök onları okşuyor, onlar göğe şarkı söylüyorlardı. Yapraklar kıpırdadılar. Makasların izlerinden artakalan yapraklar kıpırdadılar. Sadece kıpırdadılar. Dalga dalga salınamadılar dallarında süs bitkilerinin, ağaçların. Çakılıp kaldıkları yerde makasların izi vardı.
&
Adam konuştu önce. Ne çirkindi ne de yakışıklı. Ne sesi güzeldi ne de saçları. Yanıktı nefesi. Kadına konuşuyordu. Karşısında duran kadına. Bağdaş kurmuş bacaklarına bağdaş kurmuş bacakları değecek kadar yakın olan kadına. Kadına konuşuyordu. Ben, diyordu makasların izinden artakalan kendisinden bahsederken. Ben, gecelerin karnıma değdiği zamanları hatırlıyorum. Geceler karnıma değiyordu. Hiç unutmuyorum. Kıvrılıp uyurken. Kıvrılıp uyumaya çalışırken gece karnıma değiyordu. Karnımda ağrılar vardı. Ben henüz çocuktum. Henüz bir çocuk. Masallar anlattılar bana. Masallar okudum ben. Prenstim, şehzadeydim. Keloğlandım ben; saçlarım şimdi o yüzden çirkin. Karnıma değen gecelerin saçlarımdan alıp veremediği ne vardı? Bilmiyordum. O makasların saçlarımdaki izinin bu kadar kalacağını nasıl bilebilirdim ki? O masalların karnıma soktuğu acıyı anlatamam. Prensesim vardı. Yalınayak kül kedilerim. Bir erkektim ben. Kafası koynunda koşan bir erkek. Koşarken koynundaki kafasını prensesi için fırlatıp atacak bir erkek. Kafam koynumdaydı. Kafama kalbin, diyorlardı. Anlamıyordum. Kafamdı ama koynumdaki. Karnım acıdığı zaman kafam da acıyordu. Kalbin, yüreğin dedikleri yerde ne vardı bilmiyordum. Daralıyordu nefesim. Nefesim daralıyor, koynumdaki patırtılar sıklaşıyordu. Kafam mı acıyordu, kalbim mi? Bilmiyordum. Gece karnıma değdikçe, ben prenses aradım. Gündüzler, prenseslerin saklandığı gecelerdi. Geceler, gündüzleri bulduğumu sandığım prenseslerimi düşlediğim gündüzler. Ben bir prenstim. Annem, babam öyle söylediler. Şehzadeydim. Fakir bir keloğlandım. Ama güçlüydüm, ama yakışıklıydım, ama aşkı için ölümü göze alacak kadar fedâkârdım. Fedâkârdım. Fedâkâr. Hayatımı seve seve verebilirdim sevdiğim kız yaşasın diye. Mutlu olsun diye, mutsuz olmayı göze alabilirdim. Beni sevmiyorsa bile bunu bana söylesin isterdim. Söylesin bir tek. Çekip giderdim koynumdaki kafamla birlikte. Karnıma değen geceleri içime çekerek. Ama ben bir prenstim. Bana öyle anlatmışlardı. Dedemin masallarındaki tüm şehzadelerden daha güçlüydüm ben. Hiçbir canavar alamazdı sevdiğim kızı elimden. Sevdiğim kızın sevgisini sevgimden. Asla terk etmeyendim ben. Asla terk etmeyen. Biliyor musun güzel kadın. Karşımda bağdaş kurmuş beni dinleyen güzel kadın, sen! Biliyor musun sana bunları neden anlattığımı? Karnım ağrıyor hâlâ. Geceler karnıma değiyor hâlâ. Geceler çocukluğumdaki gibi ağrıtıyor karnımı. Ben kafası koynunda bir adam değilim artık. Masalların içimde çizdiği prens de değilim. Şehzade de. Keloğlan da. Ben tüm kadınların prenses olmadığını anlayan adamım. Ben artık kafası koynunda olmayan adam. Ben artık kafasını koynuna alacak kadar masallarda kalamayan adam. Masalların izi karnımı acıtıyor sadece. Sana anlatıyorum. Sana anlatıyorum, çünkü; karnım ağrımaya devam ediyor. Uğruna kafamı koynunda taşıyacağım bir kadın yoktu. Yoktu. Bana anlatılmış masallarını anlatanlar, masallarındaki prenseslere de bana anlattıkları masalları anlattılar. Masallardaki prensesler, hep prenslerden, keloğlanlardan, şehzadelerden beklediler. Hep beklediler. Bolcaydılar. Yanlış anlama. Sevdiklerini söylediler her seferinde ve ben inandım. İlk irkilmelerinde kaçıp gittiler. İrkildiler sadece. Bir prens olduğumu öğrendiklerinde. Bir şehzade beklediler. Şehzade oldum sonra. Keloğlan beklediler. Keloğlan oldum sonra. Bir prens beklediler. Ya ben hiçbiri değildim ya onlar prenses değildi. Ya ben hiçbiri değildim ya onlar külkedisi değildi. Öğrendim. Koyunlarında taşıyacakları kafası yoktu onların. Biliyorum artık. Öğrendim ben. Ama geceler yine karnıma değip yine acıtıyorlar beni. Bir kadını düşünüyorum yine ben.
&
Güzel gözlerine bulutlar inmişti kadının. Güzeldi. Gevrekti dudakları; kaşları kalkık. Bağdaş kurduğu bacakları kalın kumaştan bir pantolonla sarılıydı. Pantolonla sarılı. Pantolon. Ben, dedi kadın. Erkekleşmiş kadınlardan biriyim. Bak pantolon giyiyorum. Bir prenses pantolon giymez. Güzel gözlerime bak. Gevrek dudaklarıma da bak! Kaçırma gözlerini, bak! Hep baktılar çünkü. Ben de sana anlatılan masallarla büyüdüm. Prens bekledim bende. Şehzade ya da keloğlan. Dokundurtmadım kendime. Bana dokunamazlardı. Canını feda edecek kadar âşık olmayan bana dokunamaz. Bana dokunamazdı. Dokunamadılar.  Dokunmak istediler. Hep yüzüme baktılar, hep gözlerime baktılar; sonra dudaklarıma. Kafamın içine bakmadılar. Gözlerime indirmiştim kafamı. Gözlerimden kafamı görmek istemediler. Yüreğim de, gözlerimdeydi.  Masallarda şehvet yoktu. Şehvet. Gözlerimden dudaklarıma inen her göz midemde hâr’a dönüştü. Gözlerimde kalamadılar prensler, şehzadeler, keloğlanlar. Hiçbiri prens değildi. Hiçbiri şehzade değildi. Hiçbiri keloğlan değildi. Hepsi harem meraklısı budalalardı. Makasların izi onların zihinlerini iğdiş etmişti. Makaslar güzel kadın gömleği dikiyorlardı kadınlara. Güzel kadın, elde edilecek kadındı. Elde edilip sahip olunacak ve eskitilecek bir pantolon. Çirkin kadınların eskimelerini umursamadıklarını gördüm. Çirkin ya da güzel olmayan kadının prenses olmadığını gördüm. Külkedisi de olamadılar. Güzel kadın da prenses değildi. Hiçbirimiz aslında prenses değildik. Hepimiz kadındık. Kandırıldık; prenses sandık kendimizi. Kandırılmaktan hoşlandık. Makasların izi böyle kesmişti saçlarımızı. Naz yapmayı öğrenmiştik. Dudaklarımıza baktırmayı. Gerdanımızda eriyip biten yiğitler besledik nazlarımızla. Biz kaçtıkça onlar peşimizden gelecek sandık. Kafası koynunda adam aradık aslında. Belki vardı onlar. Ama biz nazlarımıza boğduk onları. Öğrendim. Öğrendiğim günden beri acır gözlerim. Bakamam erkeklere. Ve kadınlara. Dokunamadı bana hiç kimse. Dokunamıyorum hiç kimseye. Erkekleştim bende. Pantolon giydim. Gözlerime bakan bir tek adam gördüm. Bir tek adam; onu düşünüyorum ben de. Beni pantolon giymekten vazgeçirecek bir adamı düşünüyorum.
&
Geçip gittim. Daha kaç kez dinleyecekti yeryüzü bu hikâyeleri? Biraz ilerden geriye dönüp onlara baktım. Susmuşlardı. Gerçekten susmuşlardı. Birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. Birbirlerinin gözlerinden başka birilerine bakıyorlardı. Ama birbirlerini görmüyorlardı. Makasların izi gözlerini kör etmişti. Ağlıyordu gök.
&
Bir çocuk gördüm rengârenk parke taşlarıyla döşeli yolun sonunda. Kocaman bir çocuktu bu çocuk. Çocuğunu düşünüyordu. Çocuğunu düşünüyordu bu çocuk. Ben, diyordu. Bütün bunları çocuğuma nasıl anlatabilirim? Sana bütün bu olanları anlatamayacağım için senin doğmanı istemedim, diyebilir miyim? Erkek olarak mı doğacaksın? Yoksa kız olarak mı? Bir keresinde erkek olduğunu düşündüm. Babam gibi düşündüm. Babamın düşündüğü gibi düşündüm. Babamın babasının yaptıklarını yapacağını düşündüm. Bütün olmuş olanları öğrendiğini düşündüm. Bir erkek olmanı istemedim. Bir keresinde de kız olacağını düşündüm. Annem gibi düşündüm. Annemin düşündüğü gibi düşündüm. Annemin annesinin yaptıklarını yapacağını düşündüm. Bütün olmuş olanları öğrendiğini düşündüm. Bir kız olmanı istemedim. Ben senin doğmanı istemedim. Ben senin yalanlarla büyümeni istemedim. Ben senin doğmaman için evlenmedim.
&
Kırlangıçlar bir kez daha haykırdılar. Bir kez daha deliştiler gökle. Hiç kimse duymadı adamın, kadının ve çocuğun söylediklerini. Yedi insan gördüm ben. Yürüdüm gittim bulutlu yollardan. Parktan çıktım. Gök serinledi. Dinginleşti. Mavileşti. Yer kaynaştı, yalanlar doğdukları gibi büyüdüler. Serpildiler. Makaslar işledi. Buna hayat dediler.
mustafa ege


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Evrim Nedir? Ne Değildir? Richard Dawkins’in Kitabı: Kör Saatçi


-Richard Dawkins’in Kitabı: Kör Saatçi

Kör Saatçi kitabını anlatmaya başlamadan önce bu bilim kitabına yalnızca bilimi okumaya niyet ederek başladığımı söylemeliyim. Zira Kur’an’dan başka bir kitap hem ilme hem din esaslarına dair kaidelerini bir arada ve en doğru haliyle ifade edememiştir bugüne kadar. Eksik veya yanlışları muhakkak olmuştur. Kör Saatçi de canlıların evrimini anlatan ama din hakkındaki ifadelerinde yanlışları olan bir kitap.

Her şeyin bilgisini barındıran Kur’an-ı Hakim’den bir uyarıyı dikkate alarak okumaya başlamıştım evrimi. Yunus suresi 39. ayette mealen “bilgisini bilmedikleri şeyi yalanlıyorlar…” ifadesi geçer inanmayanlar için. Bilmeden yalanlamak münafıklığın bir alameti ise müminlerde bulunmaması gerekir. Türkiye’de evrime inananlar ve ateist olmayıp evrime inananlar ne kadar bilgiye sahip bu konuda bilmiyorum. Kitabı okuduktan sonra da bildiğim, evrime inanmıyorsak da gerçekten neye inanmadığımızı bilmediğimizdir.

Lisede anlatılan ya da ara sıra televizyon programlarında tartışılanlar ile evrim hakkında duymuşluğumuz var ise ve sadece “maymundan gelmedik” sözü ile evrime karşı çıkıyorsak bu zayıf bir savunma olur. Kulaktan duyma ifadeler ile reddediyorsak, evrimin bilgisini bilen birisinin söyleyeceği ilk söz “gerçekten evrim hakkında hiç bir şey bilmiyorsun” olacaktır. Ardından evrimi anlatacak ve inanmamızı bekleyecektir elbet. Evrimin bilgisini bilen birisi, bilgisini bilmeden yalanlayan birini kolayca ikna edebilir.

Söz ettiğim, dert ettiğim desem daha uygun olacak, bir insanın aklında bulunan evrime karşıt birkaç söylemin yıkılması ve bilimsel sözler duyup evrime inanacak olması değil. Aklımızdaki “her şeyi bir anda Allah yarattı” ifadesinin zaman zarfı yani ‘bir anda’sı değişince öznesinin de etkilenecek olması. “Allah her şeyi bir anda yarattı” demek “eğer bir anda yaratılmamış ise Allah yaratmadı” demek değildir.

Son kurduğum cümleyi yazara söylemek isterdim, birçok bölümü okurken içimden söylediğim gibi. Kitap yazılmadan önce sanki birisi Dawkins’e “yaratıcı çok karmaşık yapılı canlılar yarattı” demiş, Dawkins de canlıların aslında karmaşık olmadığını açıklayarak yaratıcıyı reddetmeye çalışıyormuş gibi bir izlenim oluşuyor okudukça.

Evrimci bir ateist olarak Dawkins’in kitabı hakkındaki düşüncesi şöyle: “Kör Saatçi’deki temel düşünce, yaşamı ya da evrendeki herhangi bir şeyi anlamak için bir tasarımcının varlığını kabullenmek zorunda olmadığımızdır”

Yazar dinde zorlama yoktur kaidesine atıf yapıyor bilmeden... Artık nasıl işlediği bilinen makineler, yapımcısının yeteneğine bir şey eklemez ve çıkarmaz da. Kaldı ki canlılarda işleyen sistemlerde işleyişinin her basamağı bilinen olaylar var, henüz çözülemeyen sistemler var. Sistemi tam bilinmeyen olaylara bakıp evet tanrı olmalı diyor da işleyişi çözülünce (hâşâ) şimdi gerek kalmadı mı diyoruz? Tanrı, çözemediğimiz olaylarda karmaşıklık ifadesi olarak kullanılan bir özne midir? Bu şekilde gelişen bir iman sahih olabilir mi? Eğer bilinmezliğe hayran kalarak yaratıcıya inanmış isek bu bilinmezlik çözüldükçe imanımız da azalacak demektir. Bu da tam olarak din ile bilimi karşı karşıya getiren cehaleti çıkarır karşımıza. 

Anlaşılması güç olmayan bir olayı ele alalım. Ağacın üzerinde duran kuş, bir daldan diğerine uçtu diyelim ki. Evrimci bakış açısına sahip birinin kuşun beyni, nöronları, kasları ile bu işin kademeli ve basit bir şekilde gerçekleştiğini ve başka bir veriye gerek kalmadığını düşünmesi gerekir Dawkins’e göre. Olayın açıklanması ile evrim düşüncelerini ‘tazelemiş’ olur evrimci gözlemci. Evliya diye anılan bir kimseyi düşünürsek de kuşun uçuşuna bakarak bu eylemi Allah’ın bir sıfatına yoracak ve iman ‘tazeleyecektir’.  Sonuç olarak olay aynı ama yorum farklıdır. Olay nesnel ama yorum özneldir. Şöyle demek daha uygun olabilir, “herkesin metafizik çıkarımı kendinedir.”

Kitapta tanrı düşüncesi üzerinde ilk mesele olarak durulmamış. Daha sıklıkla tasarım, gelişim gibi özne gerektiren yüklemler kullandığında parantez içinde ‘tanrıyı kastettiğim sanılmasın’ diye eklemiş yazar. Bir de tabii, kitabının adı ile bir tasarımcının olmadığını ima etmeye çalışmış. Bir müslümanı bu kitabı okurken sinirlendiren yerleri bunlarla sınırlı diyebilirim. Yine de evrimin bilgisini bilmek adına okuduğum kitapta yalın ve akıcı bir dil ile yazarın meramını iyi anlattığını ifade etmeliyim.



Yazarın evrimci ile ateist sıfatlarını bu noktadan sonra ayırıp kitabın evrimi anlatan kısımlarını özetlemeye çalışacağım. Yine de evrim görüşü ile tanrı tanımazlığı ve bir anda yaratılma ile de tanrı inancını bağdaştıranlar ısrarla var ise Alper Gencer’in şu dizelerini şifa niyetine anıyorum:

İnsan bir delil olmadan sevemiyorsa, gün olur bir delil ile sevmekten cayar.

-Evrimi Anlatan Bir Kitap Olarak: Kör Saatçi
Kitap on bir bölümde evrimin temel konularını anlatıyor. İyi tasarım, güç, yapıcı evrim, lanetli rakipler gibi başlıkları var. İlk bölümde evrimci bakış açısının temel mantığı anlatılmış: “Karmaşık bir şeyin davranışının, örgütlü hiyerarşinin birbirini izleyen katmanları olarak düşündüğümüz, bileşen kısımları arasındaki etkileşimler temelinde açıklanması gerektiği sonucuna vardık. ... Her şeyin olağanüstü yalın olduğunu savunacağım.”

Darwin’in bir buçuk asır önce ortaya attığı teoriden farklı kuramlar kurgulanmış. Noktacılar, kerteciler gibi çeşitleri var evrimin. Dawkins kerteci evrim savunucusu. Bu yüzden kitapta sürekli ‘kerte kerte’ ifadesi geçiyor. Küçük değişimlerin birikmesiyle iyiye gitme eğilimi olan canlıların basitten karmaşığa doğru evrildiğini savunuyor kerteciler. Noktacı görüş ise evrim hızının sürekli ve sabit olmadığını, bir türden diğerine makromutasyon ile geçildiğini savunuyor.

Kitap, alışılagelen bir yanlış olarak şu noktaya dikkat çekmiş: doğal seçilimin ‘gelişigüzellik’ ile karıştırılması. “Mutasyon gelişigüzeldir; doğal seçilim içinse tam tersini söyleyebiliriz. … Bu yavaş evrim sürecinde her değişim, kendinden bir öncekine kıyasla, rastlantı eseri oluşabilecek kadar yalındı” denilmiş.

Gelişigüzellik için çakıl taşları örneğini vermiş kitap: “çakıl taşlarıyla dolu bir kumsalda yürüdüğünüzde, çakılların gelişigüzel dağılmadığını fark edersiniz. Küçük çakıllar kumsal boyunca diğerlerinden ayrı bir kuşak oluşturmuştur; büyük çakıllar da ayrı kuşaklar halinde dizilmiştir. Dalgalar ve çakıl taşları gelişigüzel olmamayı kendi kendine yaratan bir sistemin basit bir örneğidir.”

Kendi kendine oluşamaz ifadesine cevaben Dawkins doğa hareketlerini; denizin dalgasını, yerçekimini söylemiş. Küçük rastlantılar sonucu bir şeylerde küçük bir parça değişim olabileceğini ve bunların birikmesi ile gelişmiş bir varlığın vücut bulabileceğini de bulutlar ile örneklemiş kitap. Gökyüzünde bulutlar sürekli değişir ve bazen bir çiçeğe, gelinceğe, bir hayvana benzeyebilir şekilleri. Semadaki binlerce su damlası bir araya gelip bir gelinciğe benzeyebiliyorsa, canlıları oluşturan milyonlarca hücre de sıcaklık, basınç gibi doğal etkiler sonucu bir gelincik şeklini alabilir.

Fosil kayıtları tam ve eksiksiz bulunabilse idi, ani değil, düzgün bir değişim görüleceğini savunuyor kitap. Ama fosil kayıtlarında gözlenen eğilimler düz değil, çoğunlukla sıçramalı ve ani. Bu yüzden evrimin durağan ve sıçramalı zamanlarının olduğunu savunan noktacı görüş ortaya çıkmış. Yaratılış görüşünü savunanlar evrime nasıl yükleniyorsa, Dawkins de aynı şekilde ve çoğunlukla aynı sözlerle noktacıları yalanlıyor kitabında.

Yine Dawkins’in dediğine göre: “mutasyon ne kadar büyükse, yararlı olma olasılığı o kadar düşüktür” Noktacıların dediği gibi eğer tek bir mutasyon adımıyla yeni türler ortaya çıksaydı, bu yeni türün üyeleri eş bulmakta epey zorlanacaktı, bu yüzden iyiye gitme eğilimi olan doğal seçilim ile yararlı küçük mutasyonları kullanıyor açıklamalarında. 

Lisedeki biyoloji kitaplarında bile adaptasyon başlığında canlıların bazı değişiklikler geçirdiği evrim başlığında olmaksızın anlatılır. Bir nehrin yaşam alanlarını ayırdığı aynı türün iki üyesi zaman geçtikçe birbirinden farklılaşacaktır ve adaptasyon konusunda tartışma yapılmadan bu konuya yer verilir.
Dawkins bu konuda şöyle diyor: doğal seçilim konusunda kuşku duyanların çoğu, doğal seçilimin endüstri devriminden sonra çeşitli gece kelebeği türlerinde ortaya çıkan koyu renk gibi ufak değişikliklere yol açabileceğini kabullenmeye hazırlar. … Ortalığı karıştıran böylesine harika bir şeyin doğal seçilimle evrilmiş olamayacağı düşüncesi.” Ve kitap boyunca az bir değişim olduğunu kabullenmeye hazır çoğunluğa bu az değişimlerin birikmesinin evrimi gerçekleştirdiğini anlatmaya çalışıyor yazar.

Kitabın asıl öğretisi “küçükle büyük arasında son derece küçük aralıklarla derecelendirilmiş bir süreklilik olması” ve “biraz daha iyiye gitme eğilimi”. Fazla tartışılan indirgenemeyen komplex yapısına yine fazla tartışılan göz ile cevap verilmiş: “benimkinin %5i kadar görebilen bir göz, hiç gözü olmamaktan kıyaslamaya değer. %1lik bir görme bile tam bir körlükten iyidir. Ve %6lık %5likten, %7lik %6lıktan iyidir; böylece kerte kerte ilerleyen, süreğen dizimiz boyunca gideriz.”

 Bir de kendi gözlüklerine atıf yapmış Dawkins: “gözlüğüm olmayınca mükemmel göremiyorum diye gözlerimi kapamalı mıyım?” Gözün oluşacağı bölgedeki hücrelerin iyiye gitme eğilimleri ile kademeli davranarak sırasıyla mercek, iris, kör nokta gibi bölümlerin oluşup çalışabileceğini anlatmış.

Kitapta sürekli vurgulanan noktayı yazıda da sıklıkla alıntıladım. En başında yazar “aslında Darwin her şeyi genel hatlarıyla anlattı, biz yalnızca biraz daha açıklıyoruz” diyor. Darwin, Türlerin Kökeni kitabında “eğer birbirini izleyen sayısız, küçük değişimlerle oluşması olanaksız herhangi bir karmaşık organın var olduğu gösterilebilseydi, benim kuramım çökerdi.”diye ifade etmiş. Dawkins de bu kademeli oluşum olayını biraz daha açarak “canlıların nasıl hayat bulduğunu açıklayan bundan daha uygun bir anlatım bilmiyorum” diyor.

Gerçekten de Darwin’i “insanın maymundan geldiğine inanan” bir adam yerine “insan bedeni ile maymunun ilksel ortak atalarından kademeli olarak farklılaştığını anlatan” bir adam olarak tanımak çok fark ediyor.  Her şeyden önce birisi inanmak, diğeri bir geçmiş yol tahmini yapıp bunu açıklamak. Evrim hakkında hiçbir şey bilmiyorsak bile evrimi anlamaya ve anlatmaya çalışanların duyduklarına “inan”madığını, bu açıklamayı “öğren”diğini bilmemiz gerekiyor. Aksi halde evrimin karşısına kişi kendi inancını yani dinini koymuş olur ki bu da hoş olmaz. Kimsenin dini sahiplenip karşı tarafı dinsiz ilan etmeye hakkı yoktur.

Kör Saatçi bir evrim anlatısı ve bir geçmiş zaman tahmini olarak güzel bir kitap. Hatta dil ve üslubunu da dikkate alınca evrimi öğrenmek isteyenlerin okuması gereken ilk kitap denilebilir. Evrimi desteklemiyorsak da, Kuran’dan aldığım uyarı ile bir kez daha “insan bilgisini bildiği şeyi yalanlamalı” diyorum.

Dawkins kitabını doğanın ‘kör’ saatçisi vurgusuyla, evrimden çıkardığı metafizik sonuç ile bitirmiş. Ben de yazıyı, şairin başka duygularla yazdığı satırı bir kez daha evrime yorarak bitirmeliyim o halde:

İnsan bir delil olmadan sevemiyorsa, gün olur bir delil ile sevmekten cayar.

kübranur ayar


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Kuyuya Taş Atmak

Görmezden gelemezdim. Kimsenin umurunda olmaması benim de umurumda olmamayı gerektirmiyordu. Ve ben umursadım. Eğer ağaçlar suyu en tepeye, köklerinden yukarıya bir tazyikle gönderiyorsa farklı, en tepesindeki dalların, yaprakların emmesiyle köklerdeki suyu yukarılara çekiyorsa daha farklıydı. Bu konuyu “botanik erbabı” ile mi tartışmalıydım? Kuşkusuz. Kuşkusuz demem ağaçların da bitki sınıfında olmalarından. Eğer onlar varlık aleminin bitki kümesinde yer almamış olsaydı, birileri böyle sınıflandırmamış olaydı ne diye “botanik erbabı”na danışma gereği duyayım? Ama tanıdık bildik bir uzman yoktu bu konuda. Yani benim tanıdığım, bildiğim biri. Çay içip konuştuğum, dertleştiğim biri. Tansiyonunu ölçtüğüm, tansiyonumu ölçen.. ağladığımda mendil veren. “Hele şuradan bir sigara ver de tellendirelim!” diyebildiğim biri. Borç aldığım, borç verdiğim. Yanında utanıp sıkılmadan ayaklarımı uzattığım, esnediğim, uyuduğum.. acıktığımı söyleyebildiğim, bana söyleyebilen bir yaren. Bir aşina.

Aşina deyip geçilmesin efendim! Aşina yaşamanın olmazsa olmazlarındandır. Başınız sıkıştığında kapısını çalabileceğiniz biri olmasa yaşam dayanılır olmaktan çıkmaz mı? Bence çıkar. Sizce de çıkar! Az biraz kafa yorsanız bu konunda en ufacık bir kuşku duymazsınız. Tanımak, aşina olmak, aşina olunmak insana soluk almayı  kolaylaştırır. Tanımadığım birilerine inanmak da işime gelmedi. Gelmez. İtimat sorunu işte! Hem sırf alay olsun diye;
“ Hımm! Bu gerçekten pek müşkil bir mesele bey efendi.. yıllar var bu konuyu aklımın ucundan bile geçirmedim.. ama şansın varmış ki, yıllar önce çözmüştüm. Yaptığım araştırmalar sonucunda ağaç dallarının pek muazzam bir emme gücü olduğunu tespit etmiş ve yerin derinliklerinde köklerine buldurdukları suları o güçle emdiklerini gözlemlemiştim! Bakın şu duvarda asılı diploma mezkûr konuda uzman olduğumun kanıtıdır.” Gibi sözler sarf etse.. ve ben de bu alayı gerçek sanıp eşe dosta, aşina olduğum birilerine satmaya kalksam ve desem;
“ Ağaçlar köklerinin derinlerde buldukları suları dallarının vantuz gibi emme yetisiyle en tepedeki yapraklarının su gereksinimini giderirler!” böyle desem.. alayın kurbanı oluşumu kime anlatabilirim? Hem kimi inandırabilirim? İnanırlığıma helal gelmez mi? Bal gibi gelir? Belki de doğrudur “ağaç dallarının vantuzsal karakterde” oluşu. Ama nedense bana bu pek zayıf bir olasılık gibi geliyor. Öyle sanıyorum, bana öyle geliyor ki, kökler suyu yukarılara, en tepeye, en tepedeki dallara, yapraklara bir tazyikle gönderiyor.  Öyle ya yapraklar ve hatta dallar ağaçların ilinekleridir. Kışın ağaçlar budanır. Yaprakları dökülür. Bu durumda emme işlemi gerçekleşmeyecek ve ağaç gereksindiği suyu köklerden yukarıya, dalsız, yapraksız gövdeye gönderemeyecek. Oysa kök her zaman olduğu yerdedir. Ve ağacın gereksindiği suyu tazyikle gönderebilir.
Ya bir başka botanikçi, bir uzman yukarıdaki uslamlamayı sunsa bana.. hem o kanıtlamaya inanmaya oldukça da teşneyim. Bu zaafımdan yararlanarak alayı seçip seçmediğini nasıl anlayabilirim? Bu durumda her hangi bir uzmana baş vuramayacağım aşikar. Tanıdığım biri olmalı. Elimde bu iki savın geçerliliğini test edebileceğim bir ölçüt yok. Öylesi bir ölçütü edinebileceğim “botanik uzmanı” dostum, aşinam yok. Bunca zamanı boşa yaşamışım meğer. Bir ağacın kendini nasıl beslediğine ilişkin küçücük bir bilgi kırıntım bile yok. Hem de her gün gördüğüm, güneşten gölgesine sığındığım bir varlık. Dünyanın akciğerleri olduğu söylenen. Kendi akciğerlerimi tanıma olanağım yok. İçerde olmasa bakabilir, inceleyebilirdim. Ama ağaçlar.. işte evimin hemen önünde birkaç ağaç. Her gün karşılaşıyorum. Pencereden dışarı baktığımda ilk gördüğüm canlılar.
Ne kadar umursamaz biriymişim meğer!

cemal çalık


1 comment

Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Prangalar Sökülürken


Türkiye'nin genel ve esas iki probleminden birincisi; kalitesiz meşhurlarının bolluğu ve bu meşhurların hak etmedikleri, ancak -bazen fevrî, bazen insiyâkî, bazen de farkında olarak- kullanmaktan çekinmedikleri gücüdür. İkincisi; meşhur olmayan, fakat verdikleri kararlar ve yaptıkları ‘öznel/subjektif tercihlerle’ sebep oldukları olayların geometrik etkisine göre, meşhurlardan daha fazla derin etki bırakan kalitesiz kişilikler ve onların gizli gücüdür. Bu problemler almaşığı şu şekilde de görünür bir târif aralığına tesbit edilerek, iki büyük problem tek probleme indirgenebilir; "Türkiye'de herhangi bir kaydadeğer -nesnel/objektif ölçekli- emeğe isnâd edilmemiş kişilikler, asla olmamaları gereken yerlerdedirler."
...
Türkiye'deki bu esas problem dolayısıyla, olguları ve olayları algılama, yorumlama ve bu yorumları paylaşma sistematiği nitelikli bir yapıya bürünebilmiş değildir. Gelişmiş batılı ülkelerle aramızdaki en önemli fark da budur. (Son on yılda batılılar da bu hususta görülen büyük erozyon, gündemimiz dışındadır.) Türkiye'ye dışarıdan bakma fırsatı bulabilenlerin, gündem konularının hızla akıp gitmesini yadırgamaları da bu yüzdendir. Ne yazık ki; ülkemizde, önemli-önemsiz ayrımı yapılmadan her bir ayrıntı bile temel problem olarak ortaya konmakta; temel problemler birer ayrıntı gibi ölçülerek ayrıntılarla aynı süre ve kalitede işlenerek çözümsüz bırakılmaktadır.
...
Türkiye, en büyük probleminin yüklediği nasırlaşmış negatif etkiyle her şeyi ilginç bir ‘şeffâflık konsepti’yle değerlendiriyor. Normalde düşünen ve üreten kimliklerin bu şeffâflık anaforuna kapılmaları beklenmezken, ortaya çıkan ürünlerden, onların -bir kaç istisnâ dışında- eleştirilen bu genel tutum ve davranışlardan kendilerini uzakta tutamadıklarını -üzülerek- görüyoruz. (Hafızası olan bir birey veya devlet, hangi konularda şeffâf veya hangi konularda ketum olması gerektiğini çok kolay ayırdeder.) Hak ettikleri yerde duruyor olmaları, onların durdukları yerlerin farkında olmalarını da gerektiriyor. Hak etmedikleri yerde duranların, bulundukları yerlerin daha çok farkında olduklarını görünce, esas problemin ne olduğunu daha net bir şekilde fark edebiliyoruz.
...
Sürekli/çarçabuk değişen gündemi, Türkiye'nin ne jeolojik konumu, ne ekonomik durumu, ne siyâsî yapısı, ne dinî kompozisyonu, ne tarihî mirâsı, ne sosyolojik dokusu, ne de hukukî nosyonları gerekçe gösterilerek mâzeretli sayılamaz. Çünkü; O’nun devamsızlık gibi bir problemi var. Gündemi devamsız olan bir ülkenin hâfızası olmaz. Kurumlarıyla istikrarlı olan bir ülkenin hafızası, yalnızca istihbârî bilgilerden de müteşekkil değildir. Bu hafıza herkesin durduğu yerdeki sorumluğunun içindedir. O sorumluluk kendisini taşıyabilecek olanları da orda görmek ister. Onurlu meslek erbâbı, mesleğinin hafızasına sahip olabilen ve bu hafızayı ülkesinin menfaatlerine uygun bir şekilde işleyen, değerlendiren ve fonksiyonel hâle getiren kişidir. Onurlu devlet de, her alanda hafızası olan bir devlettir.
...
Türkiye neden bu haldedir? Bağımsız düşünebilenlerin açıkça fark ettikleri ve bildikleri gibi, Türkiye'nin bu ‘acınılacak durumu’ bir sürecin sonucudur. Bu süreç, öncesi Osmanlı dönemine dayanan, ancak Cumhuriyet'in kuruluşu sonrasında kontrolü ‘milli’ ellerden kaçırılan bir süreçtir.
...
Cumhuriyet, devlet olma onurunu ‘kendi vasıfsız idarecileri eliyle’ yitirmiş bulunan Osmanlı Devleti'nden ‘külliyen kopma’ tercihidir. ‘Sırf bu sebeple’ Osmanlı'dan kalma devlet adamları aşama aşama Cumhuriyet'in kurumlarından ‘terhis’ edilmiştir. Cumhuriyet tercihini yapanların, yeni hedefi, fertleri ve kurumlarıyla batı standartlarında bir devlet sistemi kurmaktı. ‘Yeri'nin adamı’ da biçilen hedefe uygun bir yaklaşımdı. Belirli tercihlerle bu yapılanma oluşturuldu. Buna karşılık tarih, Cumhuriyet'in hiçbir döneminde istenen düzeyde ‘Yeri'nin Adamı’ kriterlerine uygun ideal bir yapılanmayı başardığını kaydedemedi. İlk Cumhurbaşkanı Atatürk'ün bu hususta ne kadar büyük sıkıntılar çektiği, sık sık değiştirdiği başbakanlar, bakanlar, vekiller ve bürokratlar listesinden ve diğer tarihî belgelerden anlaşılabilir. Cumhuriyet, Osmanlı'dan devraldığı olumsuzluklardan arınamadı. Tam aksine, 1930'lu yıllardan sonra Osmanlı'nın yıkılmasını sağlayan unsurlar Cumhuriyet'in tüm kontrol noktalarını ele geçirdiler. Ve bu unsurların oluşturduğu yapılanma, devlet sisteminin her alanında etkili oldu. Devlet'e adam yetiştiren üniversiteler ve diğer ‘okul formlu kurumlar’ Cumhuriyet'in vizyoner yapısına aykırı kriterlerle yönetilir oldular. Osmanlı'dan bu yana süren ‘kişiliksizlik sıkıntısı’ itinayla beslendi ve devlet sistemindeki daralma artan bir hızla sürdü. Gerçekte söz konusu yapılanmanın mimarlarının asıl hedefi de buydu. (Bu mimarların varlığını fark edenler uzun bir süre ‘komplo teorisyenleri’ olarak suçlanıp etkisizleştirildiler; ama bu gün herkes gerçeğin farkında).
...
Üniversitelerin ve diğer kurumların batı standartlarından uzak bir tedrisat mantığıyla yetiştirdiği yeni insanlar, bilimsel/nesnel ölçülerden uzak, akraba/ahbap ilişkileri ile ‘yer edinmiş’ bir halde cemaat ve aidiyet zincirleriye ‘algısal kısırdöngü’ye mahkum olarak devlet sisteminin tüm ana damarlarını (Hukuk, eğitim, iktisat, askeriye, mülkiye) özel kurgularla donatıp gayr-î meşrû yollarla kontrol altına alarak devleti vatandaştan uzakta ‘tahkim’ ettiler. Osmanlı'dan beri gazete ve dergilerin gücünün de farkında olan bu gayr-î meşrû yapılanma, hemen her alanda ürettiği az sayıda kişiyi iki ana gruba ayırarak sisteme hâkim oldu. 

Yazımıza konu olan gruplardan birincisi daima toplumun gözü önünde kalmayı başaran kalitesiz meşhurlar; ikincisi ise, hukuk, eğitim, iktisat, askeriye, mülkiye gibi alanlarda mevzilenen asıl güçlerdir. Halkın çoğunluğu arasından sıyrılıp yükselen ve bilhassa ‘güçlüler’ tarafından seçilen az sayıda ‘truva atları’ da kişiliksizdi. Onlar da aynı yapılanmaya dahil edilerek kullanıldılar.(İstisnâ kişilikler daima olmuşsa da onlar da etkisizdirler)

...
Bağımsız düşünebilme ahlâkına sahip olabilen halkın diğer unsurları ise, sürekli engellendiler; devlet sisteminden uzakta tutuldular. Bu gün yaşanan sıkıntıların kökeninde geçmişte yaşanan "devletten uzakta tutulma" nın yaşattığı travmalar vardır. Bu travmalar, ülke menfaatlerini her şeyin üstünde tutan kişilikli insanları, sistemin kurallarına uyarak sisteme tutunmak ya da sistemin kurallarını reddederek sistemin dışında kalmak arasında tercihe zorladılar. Her iki halde de o güzide insanlar öğütülmekten kurtulamadılar. Ancak; onların geride bıraktıkları/onlardan artakalanlar, sonradan gelenlerin "özel dersleri" oldular. Şu anda, olguları ve olayları algılama, yorumlama ve bu yorumları paylaşma becerisini geliştirmiş az sayıda insanın varlığı da bu özel derslerle mümkün olabilmiştir.
...
Türkiye'nin "geri" niteliklerle süslenmesinin sorumluları bugün, sahip oldukları güçleri sayesinde diledikleri şeyleri ‘şeffâflık maskesi’yle yerlerde süründürerek, bazen de ‘devlet sırrı’ adı altında saklayarak devletin onurunu ayaklar altına almaktan çekinmemektedirler. Şiddeti artan tepkilerle de halkın seçtiği temsilcileri, dolayısıyla halkı ve devleti ‘küçük düşürmeye’ devam etmekte, Anayasa'yı hiçe saydıklarını çekinmeden söyleyebilmektedirler. Onlar, kendilerini sınırlayacak ve yargılayacak olanları kendileri seçtikleri için bu kadar özgürdürler. Alışkın oldukları ‘müktesep iktidar’, onları pervasız yapmakta, fevrî, insiyâkî ve ihtiyârî davranma kodlarını özgürce kullanmalarını sağlamaktadır. Kendilerini "seçkin" bulan onların, kendi ölçülerine uymayan herkesi -genelkurmay başkanları dâhil- alenen yıprattıklarını sadece Türkiye değil, bütün dünya izliyor. Bu döngü, ilelebet sürecek değil; şu anda ki pervâsız halleri, onların son demlerini yaşadığının da ilânıdır.
...
Türkiye, ‘seçkinler’ in vurduğu prangaları birer birer sökerek değişiyor, serpiliyor, büyüyor. Daha önce işleyemediği yeraltı zenginliklerini işlemeye, nesillerini bilimsel kriterlerle yetiştirmeye, komşularıyla ilişkilerini dengelemeye çalışıyor; araştırma ve geliştirmeye aç insanları yönlendiriyor, finanse ediyor; vatandaşlarını tatmin ediyor, yitirdikleri onurlarını buldurup tamir ediyor, vatandaş merkezli kanunlar ihdas ediyor. Özetle;"Türkiye, kendi beşerî ve tabiî zenginliklerini keşfederek zenginleşiyor; kronikleşen en büyük problemini çözüyor.İnsanlar "yerlerinin gerektirdiği vasıfları" taşıdıkları için seçilip görevlendiriliyorlar. Artık Türkiye de sır olacak olan ile şeffâf olacak olanlar ‘makul ve onurlu bir karakter’le ayırdedilir hâle geliyor. Muasır devletlerden daha öte, sahiden hedefleniyor.

 seçkin deniz


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Ebegümeci

 

Kapılar ve inci dolu salkımlar
Senden sorulurdu
Soran irinli aklım
Ebegümeci sen

Bilgisi bende kapılar
Sen bekçisi anahtarların
Ve kıtlığının sözlerin

Söz benden olsun
Akıl benden
Kıskançlığın oyunları bozulsun

Devrilsin,
Parıldak boynuzlu deve
Gülsün,
Gülsuyu devşiren kaçıklar
 


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Kalbin Kurguda Yakaladığı Zirve: Kurgan


Yolculuklar hayatımızın en vazgeçilmez süreğidir. Bu aleme gelişimizden önce başlayan ve gidişimizle de devam edecek bir seyahatin yolcularıyız hepimiz.

          “Dünya” dediğimiz “büyük”lüğünü içinde barındıran kavramın bu gün için bilinen kainat haritasında bir nokta kadar küçük olduğunu öğrenince bizimle beraber akan hayatların, başka yolculukların olduğunu da fark ediyor, aslında bu muazzam yapıda pek de mühim bir yer tutmadığımızı anlıyoruz. Bir taraftan da yaratılan hiçbir şeyin gereksiz olmadığını hatırlayıp bilinen varlıklardan en donanımlısı olan insan soyumuzun yolculuğuna odaklanıyoruz.

          Bir bilinmez olan insanın kalbinde taşıdığı, kafasında kurduğu alemlerin büyüklüğü ile karşılaşıp yaratılmışların en şereflisi olduğumuzu anımsıyoruz. İç içe geçen yolculuklarda karşılaştıklarımıza kafa yoruyoruz. Her şeyin emrine sunulduğu insanın bir türlü mutlu olamayışı karşısında kalbimizi tatmin edememenin boynu büküklüğü ile yola devam ediyoruz. Ve yıllar/yollar her şey akıyor, yaşam yeni bir forma dönüşüyor ama yolcu olma hali devamlılığını koruyor. Çünkü “hayat”larımızın üst başlığıdır yolculuk.

          Bazen yerimizden bile kıpırdamadan ruhumuzun çalkantılı yolculuklarında kaybolur, ıssız bir adaya düşer, sesimizi kimseye duyuramayız. Hatta bazen yaşam çerçevemizdeki insan sayısı ne kadar çok olsa da çığlık çığlığa bağıran, yalnızlıktan kavrulan yüreğimizi gören, duyan olmaz. Ve benliğimizi inşa süreciyle, yani kendi yolculuğumuzla baş başa kalırız. Bu noktadan sonra iz sürmeye başlarız, ruhumuzun patikalarında. Koskoca alemi içimizde barındıran yolculukta araçlarımız olur, yaşadıklarımıza verdiğimiz karşılıklar. Yol ayrımları, sancılar, seçişler, kaybedişler, bedeller ile sürer gider yolculuğumuz.

          Yola azıksız çıkılmayacağından en dayanaklı yaşam kaynaklarımızı alırız yanımıza; kitaplarla yeni bir yolculuğa başlarız satırlar arasında. Bir başkasının seyahatini seyre dalar, dinleniriz kitaptan duraklarda, yol için güç toplarcasına kelimeler biriktiririz gönül heybemizde, heyecanla.

          Yola düştüğümden beri dünyasına konuk olduğum yazarlara bugünlerde bir yenisi daha eklendi. Son durağım Hacı Şaban Boztaş’ın “KURGAN” isimli kitabıydı.
          Kahramanlardan birinin dilinden dökülen, “Sizce içerideki yangını söndürebilecek bir su var mı dünyada?” cümle kapısından girdim yazarın beni hayrette bırakan kurgu/hakikat dünyasına. “Aklını silkeleyip, kelimeleri savur sağa sola” dedi usulca.

          Silkelendim ve başladım okumaya. Dil zekasının kıvraklığı, tamlamalardaki çeşitlilik ve orjinallik, Türkçe’nin güzel kullanımı karşısında, her an iç içe geçen muazzam kurgunun akıcı ve heyecanlı kemendiyle bir anda bağlandım kitaba.

           Aslında kitaptan aylar öncesinde haberdar olmuş ve yolculuk duraklarımdan biri yapmayı kararlaştırmıştım. Ancak ne kadar istesem de bir türlü nasip olmamıştı KURGAN’ı okumak.

           Bazen çok arzu ettiğimiz bir şey gerçekleşmediğinde üzülür, ağlar, isyan ederiz. Ama zaman içinde, o isteğimizin gerçekleşmemesinin artıları ile karşılaşır ve olaylara biraz uzaktan bakınca büyük planın bizim küçük yol haritalarımızla kıyaslanmayacak kadar mükemmel olduğunu anlarız.

            İşte o zaman iyi ki dileğimiz gerçekleşmemiş diyerek, derin bir “ohhh” çekeriz. KURGAN’ı okurken bunu düşünerek, yazarın dünyasına girmekte neden bu kadar geç kaldığım hususundaki üzüntümü savuşturdum yolumun üstünden. Dış güçlerin müdahalesiyle iç dengelerimin sarsıldığı bir zamanın ardına düşmeliymiş KURGAN’la karşılaşmam ve yoldaki savrulmalarımı fark ettirmeliymiş kahramanların yolculuklarından yoluma yansıyan. Her şeyin bir zamanı olduğunu bana yeniden hatırlattı KURGAN.
     
            “Karşılaşmak” yolculukların belki de en sırlı kavramı. Sadece kitaplarla-nesnelerle değil insanlarla da ilişkilerimizin bu büyülü kavram üzerinden aktığını düşünürüm.  Hiçbir şeyin raslantı ile açıklanamayacağı bir dünyada sürekli birileriyle kesişir yollarımız. Hayatlarımıza konuk olanlar bazen bizden bir şeyler götürürler kendi yolculuklarına dönerken, bazen de güneş gibi doğarlar içimizin karanlıkta kalmış labirantlerine. Akibeti ne olursa olsun yaşanması gerekmektedir ve olanda da olacak olan da da hayır vardır dediği gibi bilgelerin yolculuklarımız, yoldaşlarımız, konuklarımız, konukluklarımız, ilişkilerimiz, kitaplarımız, filmlerimiz mutlaka bizi zenginleştirir.

             Sonuca ulaşmak çoğu zaman irademizi aşan birçok etkene bağlı iken önemli olan yolda olmaksa, bir yolcuysak bu dünyada, “karşılaşma” nın sırrıyla yolumuza çıkan kitaptan mektupları okumalıyız her fırsatta. Ve işte kendini inşa ederken bir izlek arayanlara, KURGAN var sırada:

Bir saraya varmanın yolunun oturduğu saraydan vazgeçmek ya da sarayı yerle bir etmek olması ne kadar da garip bir durumdu. Neden hep denemek ve yanılmak zorundaydı insan? Aynı havayı soluyan, aynı ihtiyaçları olan aynı dertleri olan insanların arasındaki karakter belirleyen o küçük farklar ne kadar da büyük bir yön vericiydi” diyor yazar mesela.

              Kitap ebatlı olmasına rağmen elinizden bırakamadığınızdan çabucak bitiyor yazara konukluğunuz. Ama ardında, yedeğinde umudu elden bırakmayan, insanı yeniden kuran hüznü barındırsa da, enfes bir kitap okumanın o anlatılamaz hazzını bırakıyor KURGAN, inceden inceye sorularla örülmüş satırlarıyla.

              Kitaptan bolca alıntı yapmak istesem de denge üzerine kurulmuş yapıdan nereyi çekeceğime bir türlü karar veremedim. Acıları, doğruları-yanlışları ile yaşanmışlıkları,  hüznü, sevinci, dostluğu, kardeşliği, sinsiliği, şeytanlığı, kibri, savaşmayı, aşkı ve her daim umudu diri tutan bakışı öyle güzel anlatmış ki yazar, bunu böyle bir yazının ebadına sığdırmak mümkün görünmüyor. Bu nedenle bir kaç cümle alıntılayıp söze son verelim:

İnsan ancak yaşadığı anı tam olarak algılayıp yaşayabilirse doğruları söyleyebilir. Yanlış yorumlanmış bir hayatın her cümlesi zaten yalan olmuştur. KALBİNE İZİN VERMELİSİN. Çünkü kontrol edemediğin ya da tek amacı sana hizmet etmek olmayan tek uzuv kalptir.”

             Kendinize bir iyilik yapın ve yolculuğunuzda KURGAN durağına uğrayın, aldığınız lezzet karşısında pişman olmayacaksınız. Üçlü bir serinin ilk kitabı olarak planlanan bu eserin öncelikle hak ettiği değeri bulmasını ve devamının bir an önce raflarda olmasını diliyor, değerli yazarın bizi çok bekletmemesini temenni ediyorum. Şimdiden herkese keyifli okumalar…
 
handan güler


Kitabın tanıtım videosu için:
Kitabın içeriğine dair geniş özet için:


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Ruh Yırtıkları


“Her ruh yırtığı, o yırtıkta iz bırakmış diğer insanların ruhlarına ruh yırtıklarından bağlıdır”

Bir insan ruhu, çözümü o insanın ömrüne sığamayacak kadar büyük bir problemdir. Ömrü bir asra yaklaşmış olanların çoğunun gözlerinde yakaladıklarımız, bize bu problemin onlar için hâlâ çözülememiş olduğunu anlatır. O gözlerde, çözebilmişlerin sonsuz önceden sonsuz sonraya uzanan huzuru değil, doğum anından sonraya, adım adım son ana sarkan derin bir hüzün vardır; yenilmişliğin hüznü.


Ömür, sonsuz önceden sonsuz sonraya dönen çarkların dişlilerin sayısının geometrik hızla arttığı, çaplarının ritmik olarak büyüdüğü ve birdenbire eski hâline döndüğü bir zaman aralığıdır sadece. Dişliler ve çarkların çapı doğan her insanın öğrendikleri ve yaşadıkları ile de hem doğru hem ters orantılıdır.

Çözülmemiş ardışık problemlerle meşgul olan insanların ruhlarında biriktirdikleri, dişlilerin sayısını arttırırken çarkların çapını da büyütmekte ve zaman daha yavaş akmaktadır. İnsan bu akışta saniyeleri saymaktadır, saatleri ve günleri hatta yılları bile saymaya fırsatı olmayanlara inat. Hem iyidir bu hem de değil. Çözülmemiş problemi kalmayan insan yoktur bağlamında teselli edicidir vâkıa. Az sonra hızla yaşayanların problemlerinin çözümüne ulaşmış olduklarını sanmalarındaki yanılgı da eklenir, teselli zincirine.

Yaşlılar ömürleri asra yaklaşırken, çözülememiş problemleriyle gülümserler diğerlerine. Tırmandıkları yokuştan aşağı, son raddede dönüp bakarlar arkalarından gelenlere. Hınçla, hırsla takırdayıp duran, tutkularının seslerinde büyülenmiş kurbanların soluk seslerine dikkat kesilirler. Bu seslerde çiğlik vardır, denenmiş ve sadeleşmiş değişmezlikler vardır.

Ömrün çarklarına takılı kalmış ruh yırtıkları, ilerleyen zamanın çenesine tutunmuş alevler gibi sürekli ileriye hamle eden insanın her anını sarıp sarmalamaktadırlar. Her an, ruh yırtıklarını çarklarda kalan izlerle doldurmaktadır, her an yırtıklardan ileriye savrulan alevler sarılmaktadır; ileri, dingin bir koy gibi görünürken tamahkâr insanın gözlerine…

Her ruh yırtığı, o yırtıkta iz bırakmış diğer insanların ruhlarına, ruh yırtıklarından bağlıdır. Yırtıklar arttıkça ruh, çözümsüzlüğünü daha çok hatırlatmaktadır en büyük problemi olarak insana. Çünkü; o yırtıklardan sızanlar hakîkatin ışığıyla orta yerde durmaktadırlar. İnsan, diğerini yırtmıştır, diğeri tarafından yırtılmıştır. Her seferinde insan diğerini ezmiştir, diğeri tarafından ezilmiştir; karşısındakini ezdiğinde, aslında kendi içindeki güzellikleri birer birer ezdiğinin farkında değildir.

İnsan kibirlidir. İnsan bencildir. İnsan iblis dışında her yaratılmışın kendisi karşısında saygı ile eğildiğini bilmektedir. İnsan şımartılmıştır. İnsan mükemmel yaratılmıştır. İnsan, kendisini yaratan tarafından ne kadar önemsendiğini bilmektedir. İnsan bu yüzden yırtar, bu yüzden ezer diğer insanı.

Ezilmiş olarak değil, bilhassa ezmiş olarak zirvede tek başına kalmak, gururla kibrin bayrağını dalgalandırmak ve bundan şeytanî bir hâz almaktır. Ne fayda ki; iblis bu hâzda saklamıştır tuzaklarını. Her ezdiğinde aldığı hâz kendi içindeki merhameti eritmektedir; ruhundaki çözümsüzlüğü derinleştirerek kendisini sonsuz karanlığa itmekte ve Allah’ın büyüklüğüne inanmış olarak büyüyen kendisini, sahte bir büyüklük hissine kapılarak ezmektedir.

Tevâzû çözülmemiş problemlerin azaldığı dinginlik ufkudur oysa. Az rastlanır yaşlıların gözlerindeki ışıltı, tevâzûdan almıştır mayasını. Ömrü törpüleyen kibrin, körleştirdiği yerlerde yükselir ezenlerin sesleri, ezdiklerini sananların sesleri.

Çözümünü buldukları probleme dair fikri olan, ancak, çözümü yaşamaya ömürleri yetmeyen o dingin bakışlı az rastlanır yaşlılar şöyle seslenmek isterler belki:



“Her ne kadar hak etse de ezilmeyi, ezdiğini sanarak gelse de üstüne; kişi geldiğinde ezilmeye başladığını bilmemektedir zaten. Değerler ve ilkeler adına ezilmemeye verdiğin tepki, ezmek değilse eğer; ezmeyi nefsin için murad etmediğindendir. Aksi halde; Onun seni ezmeye, sendeki kibri silmeye, onun yerine kendi kibrini koymaya, kendi kibrini senin kabullenmeni sağlamaya niyeti varsa, ona vereceğin her aşağılayıcı yargı, onu değil seni ezilmiş yapacaktır; onun gibi davranarak ezilen sen olacaksın. Fakat sen onu ezmiş olduğunu sanacak, sandığın şey yüzünden ezilmiş olduğunu fark etmeyeceksin. Ders verebilirsin, vurabilirsin onu alnın tam ortasından; ders alabilmiş ve ders verebilecek kıvama gelmişsen. Lâkin, ne sen ne de bir başkası kendi nefsinden arınmamıştır yaşarken, arınmayacaktır; arınamadığı için hiç bir ders kalıcı değildir ve sen her seferinde tevâzû ile hareket edip etmediğini bilemeyeceksin. Ezilmemek için ezdiğinde, seni ezeni ezip geçtiğinde; keyf alsan da bir müddet, ömrün çarkları daha yavaş dönecek, ruhundaki yırtıklar artacaktır. Ezdikçe daha az uyuyacaksın.”

Ruhlarının geride bıraktıklarına ağlayan az rastlanır yaşlıların, gökyüzünü kaplayan fısıltılarını duymaya devam etmek ister insan belki:



“Merhamet etmeyene merhamet edilmez, fakat merhamet senin merhametsize bahşettiğin bir şey değildir. Merhamet senin kendine verdiğin hediyendir. Öfkene musallat olan başka ruhların yırtığı ise, senin yırtıklarına tutunmak isteyenlere vereceğin öfken olmasın. Seni küçük düşürmek istediğinde, seni kendi kalıbının önünde secde eder vaziyette tutmak istediğinde, tevâzû ile gülümse ve ona: “Sana benzemeyeceğim!” de. Dişlilerde bir yırtık bırakmaz ruhun o vakit. Ona ayna tutmuşsundur; seni ezmeye yeltendiğinde gerçekte kendisini ezmeye yeltendiğini göstermişsindir. Onun kendisine zarar vermesine mâni olabilmenin yoluna da ışık tutmuşsundur. İşte ondan sonra çarkların alevsiz dönüşlerinde her bir vakit çözülmüş ardışık problemlerle önünü görmeye devam edersin. Sen kazanırsın ezmeden; kazancını, seni yaratana ödünç vererek. Sadece iyilik yapmışsındır. Sen o densizin karşısına kendini dikmemiş, kendisini dikmişsindir.”

Bir insan ruhu, çözümü o insanın ömrüne sığamayacak kadar büyük bir problemdir, fakat çözdüm diyen varsa ömrünün son demlerinde, düşünsün; kullanılamamışsa ne faydası vardır ki çözümün?


alper selçuk


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Titanların Savaşı


İnsanları Tanrılar Karmaşasıyla Tanrı’ya Karşı Kışkırtan Film: Titanların/Tanrıların Savaşı

“Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah’tan başka tanrılar edindiler.” Kur’an/Meryem/81

“Ve insanların ibadetleri sayesinde, tanrılar onlara hükmedebilirler.” Louis Leterrier, Yönetmen

“Heyecanlı türde bir patlamış mısır serüveni.”
Sam Worthington, Perseus, Filmin Başrol oyuncusu


Sam Worthington’un bahsettiği gibi film gerçekten patlamış mısır serüveni mi? O kadar basit mi? Yoksa Filmin yönetmeni Louis Leterrier’in gizlemeden, saklamadan ifade ettiği gibi, insanları Tanrıların/Tanrı’nın hükümdarlığından kurtarmanın tek yolu, onları Tanrılara ya da Tanrı’ya ibadet etmekten vazgeçirmek mi?
Matrix’i izledik; yapımcıları ve yönetmeni Siyon’u kurtuluş merkezi, Mesih’i de, kendisini keşfederek içindeki tanrıyı açığa çıkarıp Tanrısallığa yükselen Neo kılığında kurtarıcı olarak anlattılar. Siyonizm’i, kendi kalabalık kuru gürültüsü içine hapsolan cılız eleştirilere rağmen, sinemanın gücünü kullanarak insanlara anlattılar. Matrix, Siyonistlerin oluşturduğu bir klostrofobik alandı; çözümü de kendilerine göre Neo ile buldurdular.

Sonra, yani şimdi Siyonizm’in kanlı, canlı somut hâli olan İsrail tüm Dünya tarafından tecrit edilmiş durumda. Anlaşılan o ki; Matrix serisi filmler mesaj iletiminde başarısız oldular. Önce Hıristiyanların küllenmiş Yahudi karşıtlığını körüklediler, ardından istemedikleri hâlde Siyonistlerin kurduğu global network’un fark edilmesine neden oldular. Her iki sonucu beklemedikleri kesindi.

Seri katillerin yakalanana kadar sürdürdükleri vahşet, sinema da yakalandıktan sonra da sürer. Matrix ile suçüstü yakalanan seri toplum katilleri, phoenix gibi kendilerini küllerinden yeniden var edip işlerine devam ediyorlar.

Yeni kontr-sinema teknikleri Avatar’la başladı, Percy Jackson & Olimposlular: Şimşek Hırsızı ve Titanların Savaşı ile devam ediyor. Hollywood konsepti, insanlığın geri dönüşüm kutusundaki paganizmi muhtaç olduğu forma ulaştırmayı hedefliyor. Avatar’ın açtığı yol, emperyalizm klişesiyle Kilise’yi hedefe koydu ve Hinduzim’i/Budizm’i olumlulayan eleştiri çizgisini kontrol etmeye yaradı.

Mitolojik frekanslar uzunca süredir özel olarak tasarlanan çalışmalarla; kitaplar ve kişisel gelişim setleri/seminerler/kurslar yoluyla sistemli bir şekilde normal iletişim frekanslarına dönüştürüldüler. Fizyolojik/psikolojik ortak dil, semavi dinlerin inanç düzlemlerinden uzaklaştırıldı. Popülarize edilen birey tipinin Kilise, Havra ya da Cami ile herhangi bir ilişkisi yok. Yoga ve diğer cool ekliptikler, dinsel fragmanlardan çok daha özel ve yüksek konumlarda algılanıyorlar.

Soft kuramsal/figüratif Hint Mitolojisi’nden sonra, yani ikinci aşamada kontr-sinema tekniklerinin insanları getirip bırakmak istedikleri yerde tanrı kavramının içinin boşaltılmış olması gerekliydi. Somut tanrıları/heykelleri ile Yunan Mitolojisinin fantastik efsanelerinin sık sık polarizasyon kupalarını kaldırmasıyla istenen gerçekleşmiş olacak sanılıyor. En azından Hollywood öyle sanıyor.

“Bu film kelimenin tam anlamıyla, klasik bir hikâye anlatımı” diyor yapımcı Basil Iwanyk. “Hayat ve ölüm, ihanet ve cesaret… İnsanlar, canavarlar ve tanrılar vasıtasıyla hepsine tanık oluyorsunuz. Bu filmi yeniden yapmaktaki amacım çocukken yaşadığım o hisleri insanlara yaşatabilmekti, ama günümüzde mevcut olan ileri teknolojiyle”.

Çocuklar için Chris Columbus’un yönettiği ve Şubat 2010’da vizyona giren ‘Percy Jackson & Olimposlular: Şimşek Hırsızı’ filmi üretildi. Her çocuk, “Acaba bende bir yarıtanrı mıyım?” diye sormalıydı sessizce. “Acaba hâlâ Olimpos’ta oturuyor mu tanrılar?”

Yetişkinlerin uyum performansları daha seküler özelliklere sahipti; buna uygun bir şema tasarlandı.
Titanların/Tanrıların Savaşı -Clash of the Titans- filmi bu şemaya uygun içeriklerle projelendirildi. Mitolojik efsaneler değiştirildi ve tanrılar kadar güçlü bir insan tipinin normalleştiği bu çağda tanrısal pozisyonların da normal olduğu sanısı işlendi. Tanrı biraz aşağıya indirilerek yarıinsan figürleri, insan biraz daha yukarı çıkarılarak yarıtanrı figürleri yeniden, daha kabul edilebilir formlara dönüştürüldüler.

Film’in, ideolojik masumiyeti yok. Çünkü; efsanelerdeki Titanların Savaşı ile filmdeki savaş birbiriyle ilgisiz. Filmin senaryosu, ‘Tanrıların egemenliğinden, kıskançlıklarından ve sınamalarından bıkan insanların kendi bağımsızlıklarını kazanmak için açtıkları savaşta dualarıyla beslenen tanrıları dualardan mahrum etmek‘ üzerine kurulu. Yönetmeni bunu itiraf da ediyor zaten, “Clash of the Titans/Titanların Savaşı”nın mitolojisinde insan tanrılar tarafından yaratılmıştır ve buna karşılık insanın ettiği dualar tanrılara ölümsüzlük ve güç verir. Ve insanların ibadetleri sayesinde, tanrılar onlara hükmedebilirler. “Bu biraz sopa ve havuç meselesi gibi ama biraz fazlaca sopa ve yetersiz havuç var. Dolayısıyla, insanlar isyan etmeye başlıyor ve gerilim baş gösteriyor. Birbirlerine ihtiyaçları var ama aynı zamanda aralarında anlaşmazlıklar var” diyor Leterrier.

Filmin sonunda acz içindeki Zeus’ın yarıtanrı oğlu Perseus tarafından kurtarılarak yeniden onurlandırılması, tanrı kavramının insansı özelliklerle kuşatılmasını sağlamaya yönelik. Perseus’un Zeus tarafından Olimpos’a, diğer tanrıların arasına davet edilmesi ve Perseus’un bu teklifi reddederek insan olmayı seçmesi filmin senaryosundaki ana tema. Çirkin, basit ve aşağılık özelliklerle formlanmış bir tanrı olmayı reddeden bir insan olarak kalıyor Perseus; üstelik Tanrı Zeus’a iyilik etmiş bir insan.

Filmin senaryosu ile ilişkisiz mitolojik efsane şöyle: “Titanomakhia veya Titanlar Savaşı, Yunan mitolojisinde, insanların yaratılışından önce iki ilahi ırk arasında Titanlar ve Olimposlular 11 yıl sürmüş savaşlara verilen isimdir. Titanların merkezi Othrys Dağı, Olimpianların ise Olimpos Dağı'dır. Tanrıların Savaşı veya Titan Savaşı olarak adlandırıldığı da olmuştur. Bu savaş, Zeus'un babası Titan Kronos'a karşı Uranos'un çocukları Kykloplar ve hekatonkheirleri yeraltından kurtarmasıyla başlar. Hekatonheirler ve kykloplar Zeus'a minnettar kalırlar ve ona yakıcı şimşekleri ve ateşi hediye ederler. Böylece Zeus gücüne güç katmıştır. Kronos'u yenmiştir. Ateşe sahip olan ilk eril tanrıdır.”
Setin çocuklara yönelik diğer filmi, Percy Jackson & Olimposlular: Şimşek Hırsızı’nda,(Perseus’un güncel adı olan) Percy adlı Amerikalı bir çocuğun, şimşeğini çaldıran zavallı, çaresiz ve öfkeli tanrı Zeus’a şimşeğini bulup iade etmesi konu ediliyor.

İlginçtir; insanlar yeni dönemde yine binlerce yıl önceki safsatalara inanmayı seviyorlar. “Allah’ı bırakıp hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler.” Kur’an/Furkan/3

Yeni kavram savaşındaki yanılgı oranını düşürmek için filmle ilgili mitolojik efsaneleri bilmek gerekiyor. Allah efsanevi mitolojik çelişkileri,“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” Kur’an/Enbiya/ 22, ayeti ile insanlara bildirirken, rölatif olmayan ve zamana bağlı kalmayan bir evrensel gerçeğin insanların kendi yararları için görmesini istemiştir. Aşağıda görüleceği üzere, efsane birbirine düşmüş tanrılardan bahsetmektedir.

İnsanlar tarafından unutulmuş bulunan ve tekrar hatırlatılmaya çalışılan Yunan Mitolojisine göre:
“Titanlar, Yunan mitolojisine göre efsanevi Altın Çağ'da dünyayı yönetmiş olan güçlü tanrı ırkıdır. Zeus, eski Yunan mitolojisinde tanrıların kralı, en güçlü ve önemli tanrıdır. Gökyüzünün, şimşek ve gök gürültülerinin tanrısıdır. Çoğu zaman elinde bir şimşek ile resmedilmiştir. Bereket ile özdeşleşmiştir, yağmur ondan beklenir. Titan Kronus'un ve eşi Rheia'nın oğludur. Tanrıça Hera'nın kocasıdır. Simgesi şimşeğin yanında boğa, kartal ve meşe ağacıdır. Aynı zamanda tanrıların kralı olduğu için taht ve asa ile de sık sık betimlenir. En bilinen özelliklerinden biri çapkın oluşudur. İstediği her şeyin şekline girebilen Zeus'un Leda için kuğu, Europa için boğa oluşu kudretine en iyi örnektir. Ölümlü ölümsüz herkese aşık olabilen tanrıların tanrısı Zeus'un gözdesi Ganimedes adlı bir çobandır. Çapkınlığı yüzünden eşi Hera tarafından sürekli takip ettirilmektedir. Rheia, Zeus'u Çocuklarından birinin kensidini yeneceğinden korkan Kronus'un yutmasını engellemek için, Girit'te İda Dağında bir mağarada doğurmuş ve Amaltheia'ya bırakmıştır. Kocasına ise bir kaya parçasını Zeus diye yutturmuştur. Zeus büyüdüğünde, doğan bütün çocuklarını yutan babası Kronus'u yenerek, kardeşleri Poseidon ile Hades'i kurtarmış ve Olimpos'un kralı, kural koyucusu olmuştur. Olimpos dağında oturmaktadır.”

“Perseus, Yunan mitolojisindeki önemli kahramanlardan biridir. Herakles'in ataları arasında yer alan Argoslu bir kahramandır. Babası Zeus annesi ise Akrisios kızı Danae'dir. Perseus'un büyük babası Akrisios bir kâhine gidip bir erkek çocuğunun olup olamayacağını sorar. Kâhin ona kızı Danae'nin bir erkek çocuğu olacağını ve bu çocuğun onu öldüreceğini söyler. Korkuya kapılan ve kehanetin gerçekleşmesinden korkan Akrisios, yeraltına bronzdan bir oda yaptırarak kızını oraya hapseder. Zeus bronz odanın tavanıdaki bir yarıktan altın damlası şeklinde içeriye sızar ve genç kızla sevişir. Bu birleşmeden Perseus doğar.”

“Perseus, Athena tarafından Gorgonlardan Medusa'yı öldürmekle görevlendirilir. Athena ve Hermes ona bu zor görevinde yardımcı olan tanrılardır. Perseus, Gorgoların (Stheno, Euryale ve Medusa) yerine gider. Onları uyurken bulur. Bu üç kız kardeş arasında yalnız Medusa ölümlüdür. Bu nedenle Perseus sadece onun başını kesip götürebileceğini anlar. Gorgolar, boyunları ejderha pullarıyla korunan, yaban domuzu gibi dişleri olan dişi canavarlardı. Bronz elleri ve altın kanatları vardır. Üstelik bakışları o kadar güçlüydü ki baktıkları her şeyi taşa çevirmektedirler. Medusa'nın kesilen kafasından Pegasus (Kanatlı at), Khrysaor adlı bir dev çıkar. Perseus medusanın başıyla Polydektesi taş hâline getirir. Daha sonra Medusa’nın başını Athena’ya teslim eder. Dönüş yolunda Andromeda'yla karşılaşır ve ona âşık olur. Bu güzel genç kızın annesi Kassiepeia, Nereus kızlarından daha güzel olduğunu söylediği için Poseidon'u kızdırır. Deniz tanrısı da bu bölgeye bir deniz canavarı musallat eder. Canavarı öldürmek koşuluyla kurban olarak sunulan genç kızı kurtaran Perseus, daha sonra kızla evlenir ve Tiryns kralı olur(Yunanistanda antik bir kent)mutlu bir yaşam sürer. Poseidon buna çok sinirlense de elinden bir şey gelmez Zeus bu ikilinin beraber olmasına izin vermiştir.”
Efsane’nin Medusa, Pegasus gibi karakterleri de şöyle anlatılır:

“Medusa, Yunan mitolojisinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı, keskin dişli, dişi canavar. Medusa hayata çok güzel bir kız olarak başladığında, Athena onu çok kıskanır. Poseidon'un Medusa'nın güzelliğinden başı öylesine döner ki, ona Athena'nın tapınaklarından birinde sahip olur. Bu Athena için son derece aşağılayıcı bir davranıştır o da Medusa'yı bir Gorgon yaparak cezalandırır. Medusa, bir insan olarak doğduğu için ölümlüdür. Bu cezayla yetinmeyen Athena, daha sonra, Perseus'a onu yakalayıp öldürmesi için yardım eder. Perseus, Medusa'nın başını kestiğinde, Poseidon'dan olan çocukları Pegasus ve Chrysaor dışarı fırlar. Kan damlaları Libya çöllerinde birer yılana dönüştüler. Daha sonraları bu yılanlardan biri Mopsus'u öldürmüştür. Perseus Medusa'nın kestiği kafasını alıp gittikten sonra, Athena olay yerine gelir. Medusa'dan geriye ne kaldıysa inceler. Derisini yüzüp Aegis'in markası yapar. İki damla kanını da Kral Erichthonius'a biri hastalıklara deva, diğeri öldürücü bir zehir olarak hediye eder.”

Efsanelerde anlatılanlar böyle. Ancak filmin senaryosu, farklı bir kurguya kaynaklık etmiştir. Senaryo’ya göre:
Zeus, bir kuş kılığına girerek Kral’ın karısına tecavüz eder. Kral, karısını bir tabuta koyarak denize atar. Tabut bir balıkçı tarafından bulunur. Tabutu açan balıkçı ölü bir kadın ve bir bebek bulur. Bu bebek Perseus’tur. Perseus normal bir insan gibi yetiştirilir. Babası Zeus ondan haberdardır. Zeus’un baştanrı olmasını kıskanan kardeşi Hades, bir tuzak hazırlar. Bir yandan insanları acılara sürükler, onları felaketlerle karşılaştırır, bu arada Perseus’u yetiştiren aileyi sulara gömer, insanların Zeus heykelini yıkmalarını sağlar; diğer yandan Zeus’a başkaldıran insanları yola getirmek ve tekrar dua etmelerini sağlamak için yoksulluk ve acılarla sınamaya ikna eder. Kötülük ve yer altı tanrısı Hades Tanrı Zeus’la insanları çatıştırmak istemekte ve böylece Zeus’u zayıflatıp onun yerine baştanrı olmak istemektedir.

Perseus, ailesini kaybedince Tanrılara karşı savaşmak için hazırlanan insanlara katılır. O esnada Perseus’ın da yarıtanrı olduğunu öğrenen insanlar onunla alay ederler. O birkaç insanla birlikte, yeraltına inilen mağaraya doğru ilerler. Zeus, oğluna kanatlı at Pegasus’u hediye etmiştir ve ona tanrıların kılıcını göndermiştir. Perseus, her iki tanrısal yardımı reddeder. Io ona yardım etmektedir.

Zeus’un verdiği altın para ile yer altı kayıkçısı tarafından ölüler dünyasına geçen Perseus ve arkadaşları bakışları ile her şeyi taşa çeviren yılan saçlı Medusa ile savaşırlar. Hades, Zeus’a karşı güçlenmiştir. Ve Zeus’u kontrol altına almak üzeredir. Çaresiz kalan Perseus tanrısal kılıcı kullanır; Medusa’nın başını keser ve bir çuvala koyarak yanına alır. İsyancı Kral’ın kızı deniz canavarına kurban edilmek üzere, kollarından asılı bir şekilde deniz kıyısında kayalıklardadır.

Kraken adlı deniz canavarı kızı yutmak üzere iken Perseus bindiği Pegasus ile yetişir ve Medusa’nın başını torbadan çıkararak Kraken’e tutar. Kraken taş kesilir ve kız kurtulur. Perseus , Hades’in planlarını bozmuştur. Zeus yeniden güçlenir ve Perseus’a teşekkür etmek için gelir. O’nu Olimpos’a tanrılar arasına davet eder. Perseus bu teklifi kabul etmez ve insan olmayı seçer. Filmde Kral’ın kızı ile evlenen bir Perseus yoktur. Medusa ile savaşırken ölen Io Zeus tarafından yeniden diriltilerek Perseus’a hediye edilmiştir.
Efsane değiştiren senaryosu ile Tanrıların savaşı filmi, insanların adalet duygusundan yoksun tanrıların elinde oyuncak olmasını da eleştiriyor. Hz. Yûsuf arkadaşlarına şöyle seslenmişti zindan da: “Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı?” Kur’an/Yusuf /9

Filmin, eleştirilen mitolojik tanrılarının daha güçlü bir tanrıya yani Perseus’a ihtiyaç duymaları da ilginç. “De ki: “Eğer onların iddia ettiği gibi, Allah’la beraber tanrılar olsaydı, o zaman o tanrılar da arşın sahibine ulaşmak için elbette bir yol ararlardı.” Kur’an/İsrâ/42. Ancak Allah yerine yarıinsan/yarıtanrı bir varlığı kurtarıcı olarak göstermek, filmin ateist kurgusallığını deşifre etmeye yetiyor.

Filmin görsel efektleri çok etkileyici. Perseus’u canlandıran oyuncu Avatar’ dan tanıdığımız Sam Worthington. Gerçek çekimler ve görsel efektler birleştirilerek muhteşem bir görüntü şöleni sunulan filmde ürküntü veren, heyecanlandıran sahnelerin bolluğu, Hollywood’un inkâr edilemez sinema başarısını ortaya koyuyor. Zaten mitolojik baskılamanın kaygı uyandıran tarafı da filmin sinematografik özelliklerinin, filmin hikâyesinin büyüsüne kapılmayı kolaylaştırması. Ancak ne olursa olsun, oğlu Perseus’a teşekkür eden çapkın ve ahlaksız Zeus’un tanrısal karizması yerlerde sürünüyor.

“Büyük, eğlenceli bir macera, bir gerçeklerden kaçış filmi; ve ben gerçeklerden kaçış filmlerine bayılırım.” diyor yönetmen Louis Leterrier. “Kahramanlık içeren, mitsel, romantik ve kişinin yazgısını yerine getirmesiyle ilgili bir hikayeye sahip. Fantezi de var eğlence de, ve biraz da korku. Bunlara bir de Sam Worthington, Ralph Fiennes ve Liam Neeson’dan oluşan müthiş oyuncu kadrosunu eklediğinizde gerçekten nefes kesici bir deneyimdi. Çekimleri 3 boyutlu yapmasak da, karelerin çoğunu aklımda bu görsel stili tutarak tasarladım: Yeni dünyalara adım atmak, üzerinize gelen büyük yaratıklar ve fantastik görüntüler gibi… Üç boyutluya dönüşüm her sahneye muazzam bir derinlik kattı, hikayeyi pekiştirdi ve her şeyi kapsayan bir ‘Savaş’ deneyimi sağladı.”

Filmin Müziğinde tanıdık melodiler vardı. Sertab Erener’in Eurovizyon şarkısı “Every Way That I Can”ın kulağa çalınan ara notaları filmi egeye göndermek için özel olarak seçilmiş olabilir.

Film ile İlgili Teknik Bilgiler

Yönetmen: Louis Leterrier (“The Incredible Hulk)
Senaryo: Phil Hay , Matt Manfredi , Travis Beacham
Müzik: Craig Armstrong (“Moulin Rouge!”)
Oyuncular: Sam Worthington (Perseus) , Liam Neeson (Zeus), Ralph Fiennes (Hades), Izabella Miko (Athena) , Gemma Arterton (Io) , Alexa Davalos (Andromeda) , Danny Huston (Poseidon) , Tamer Hassan (Savaş Tanrısı), Natalia Vodianova (Medusa)
Görüntü yönetmeni: Peter Menzies Jr. (“The Incredible Hulk”)
Yapım tasarımcısı: Martin Laing (“Terminator Salvation”);
Editör: Vincent Tabaillon (“The Incredible Hulk”), David Freeman (“The Full Monty”);
Kostüm tasarımcısı: Lindy Hemming (“Topsy - Turvy”, “The Dark Knight”)
Görsel efektler: Nick Davis (“The Dark Knight”)
Protez: Conor O’Sullivan (“The Dark Knight”, “Saving Private Ryan”)
Özel görüntü efektleri ve animatronik: Neil Corbould (“Gladiator”);
Makyaj ve saç tasarımcısı: Janny Shircore (“Elizabeth”) Filmin Türü: Fantastik / Macera / Aksiyon
Orijinal Adı: Titanların/Tanrıların Savaşı -Clash of the Titans-
Yapımcı: Kevin De La Noy , Basil Iwanyk
Yapım Yılı: 2010
Yapım Ülkesi: ABD / İngiltere
Orijinal Dili: İngilizce
Dağıtım: Warner Bros Pictures
Vizyon Tarihi: 2 Nisan 2010
Süresi: 118 dk


Filmin çekim süreci ile ilgili diğer bilgiler için:


faruk tamer


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.