Hayat Susunca Konuştu Mardin

  
 Dünya misafirhanesinde dönüş günü için çağırılmayı beklerken, kısa bir süre için Mardin’de konaklamam gerekti. Birbuçuk saatlik bir yolculuğun bitimine yaklaştığımızda şehri yukarıdan seyre daldım. Alabildiğince geniş Mezopotamya ovası yeşilin ve kahverenginin her tonu ile adeta toprağın üzerine serilmiş kocaman bir tabloyu andırıyordu. Ovayı çevreleyen dağlar ise şehrin kurak ve yanık kaderinin ispatı gibiydiler. Neredeyse hiç yok denilecek kadar yeşilliksiz, kayalardan ve çorak topraktan ibarettiler. Şimdiye kadar görme imkanım olan diğer yerlerden en büyük fark ise şehrin merkezinin o dağlardan birisinin üzerine kurulmuş olmasıydı. Şehrin kalesi ise dağın en tepesinde, bütün tarihi mardin evlerinin en üstünde hepsini gönüllü olarak korumayı görev bilmiş bir baba gibi beklemekteydi.

   Şehre ayak bastığımda ilk hissettiğim eylüle ve günün erken saatlerine rağmen yüzümü yalayan yakıcı güneş oldu. Güneydoğumuzun diğer illerinde olduğu gibi güneş yılın büyük bölümünde gülen yüzünü buralarda bolca gösteriyordu. Yolculuğun başlamasıyla birlikte kulağıma yerleşen mardin türkülerinin eşliğinde şehre doğru hareket ettik. Önce “yeni şehir” denilen günümüz modern mimarisi ile  kat kat yükselen yapıların olduğu bölümden geçiyoruz. Gözlerimde tanıdık ama alışılamadık ifadeler ile... Uzunca bir tırmanışın ardından eski şehrin arka kısmında bulunan “Diyarbakır Kapı” sından tarihteki yolculuğumuza başlıyoruz. Mardin’i tam da hayalhanemde tasavvur ettiğim gibi buluyorum. Başka bir zamanda yaşıyor hissi veren bir yer burası. Peksimet ve mavi leblebi, kişniş, kakule, sumak, menengiç ve adını bilmediğim türlü baharat  kokularıyla, mütevazi ama kültür ve tarih kokan yapılarıyla, şehrin daracık sokaklarında ulaşım ve diğer ihtiyaçlar için kullanılan beyaz eşekleriyle, nereden geldiğini anlayamadığım ama heryerden duyulan arapça, süryanice, ermenice, kürtçe türküleriyle, rengarenk  bıttım sabunlarının süslediği tezgahları olan dükkanlarıyla, birbiri ile arapça konuşan türkçeyi neredeyse hiç duymadığınız yanık tenli insanlarıyla burası Mardin. Şehrin genelinde kilise ve manastır gibi hristiyan halka ait ibadethanelerin camilerden çok oluşu dikkatimi çekiyor. Günümüzde yaşayan hristiyan nüfusun 500 kadar olmasına rağmen bunun sebebini araştırdığımda bölgedeki süryani ve ermenilerin tarihinin ve yerleşiminin çok eskilere dayandığını öğreniyorum. Süryaniler soylarının Hz. Nuh’un oğlu Sam’ın çocuğu olan Aram’a oradan da Hz. İsa’ya dayandığına inanıyorlar. Aynı zamanda hristiyanlığı ilk kabul eden halk ve günümüzde kullandıkları süryani dili aslında Hz. İsanın da dili olan aramicenin biraz değişmiş hali. Aramicenin aynı zamanda arapçanın da atası olduğunu söylüyorlar ve süryanice yazıların uzaktan bakıldığında arapçayı andırdığını  görüyorum. Pek çok insanın sandığı gibi süryanilik bir din değil bir halk, bazıları ortodoks, bazıları ise katolik. Amerikanın misyonerlik çalışmaları neticesinde protestanlığa geçişte olmuş az da olsa. Bölgedeki diğer hristiyanların çoğunluğu ise ermeniler. Onlar da katolik, ortodoks ve gregoryan olarak mezhepsel farklılıklar gösteriyorlar. Ermeniler de hristiyanlığı din olarak kabul eden ilk devlet olma özelliği taşıyorlar. Bölgede geçmişte yahudiler de yaşamış ve onlara ait köyler varmış ama İsrailin kuruluşu ile oraya göç etme ya da diğer yerleşim alanlarına yayılma sebebi ile günümüzde bu bölgede bulunmamaktalar.


   Mardin’de yerleşimin  M.Ö. 4500 yıllarına kadar dayandığı söyleniyor. 4. Yüzyılda hristiyan Romalıların hakimiyetine girmiş. Hz. Ömer döneminde ise islamiyetle tanışmış. Tarihi üç döneme ayrılıyor:
1.       Hristiyan Roma dönemi
2.     Artuklular dönemi
3.     Osmanlı dönemi
Şehrin mimarisinde ermeni ve süryani izleri çoğunlukta olmakla  birlikte kültürel anlamda Artuklu medeniyetiyle de sıkça karşılaşıyoruz. Artuklular oğuz boylarından bir boy. Şehrin ilk yüksekokulu olup öğretime 2007 yılında  başlayan  üniversitenin ismi de “Artuklu Üniversitesi”. Üniversite bünyesinde kurulan  “ Türkiyede Yaşayan Diller Enstitüsü” nde Kürt Dili ve Kültürü Anabilimdalı, Süryani Dili ve Kültürü Anabilimdalı, Arap Dili ve Kültürü Anabilimdalı bulunmakta. Buraya gelirken halkın büyük çoğunluğunun arap kökenli vatandaşlarımız olduğunu sanıyordum. Halbuki burada arap iki aile olduğunu söylüyorlar ve bunlardan birisi “ Kermozade” lakabıyla anılan Munganlar. Arapça konuşan ve arap sanılan insanların aslında arap olmadığını araplaşmış olduklarını dinliyorum rehberimizden. İpekyolu üzerinde bulunan bu şehir; Kervansarayları, Medreseleri, camiileri, kiliseleri, manastırları, nerede olursa olsun güneye yani El Cezire düzlükleri de denilen Mezopotamya ovasına bakan bölgeye özgü kireç kalker taşlarından yapılmış evleri ile günlerce gezilse bile keşfedilecek yerleri kalacak olan bir açıkhava müzesini andırıyor. Yüzyıllardır barış ve kardeşlik içerisinde yaşamış olan bu şehir bir “dinler ve diller” şehridir.  Daracık sokakları ve bu sokakların açıldığı hiç de büyük olmayan caddeleri burada yaşayan halkın mütevazi yaşantısının bir yansıması gibi geliyor bana. İddiasız, sade ve kendi halinde...


   Şehri gezerken, tepeden bize bakan Mardin Kalesi’ne çıkamayacağımızı öğreniyoruz. Bir süredir güvenlik nedeni ile askeri bölge olan kaleyi gezmemiz mümkün olmuyor. Kalenin içinde birçok tarihi kalıntı olduğunu söylüyorlar. Bu bölge için güvenlik en üst seviyede sağlanmaya çalışıldığından buna mecbur olduklarını anlatıyorlar. İnsanın olduğu yerde medeniyet kadar medeniyetsizlik de var. Barış kadar savaş, kardeşlik kadar düşmanlık ta...

   Ülkemizin doğu ve  güneydoğusunda bulunan pek çok il gibi Mardin de mutfağına değinmeden geçilemeyecek olan bir şehir. Hatta gezi arkadaşlarımın birkısmı buraya gelirken en çok mardin muftağını merak ettiklerini söylüyorlar. Burada kaldığım sürenin kısıtlı oluşu sebebiyle birçok yeri görme şansım olmadığı gibi yemeklerinin de ancak bir kısmını tecrübe edebildim. Buğday ve yoğurttan yapılan lebeniye, bir çeşit kapalı lahmacun diyebileceğimiz sembusek, içli köftenin buraya özgü haşlama ya da kızartma olarak yapılmış hali olan oruk, kaburga dolması, zencefilli limonatası tatma fırsatı bulabildiklerim. Bolca baharat ve bulgur kullanılıyor bu bölgede. Sabun yapımında kullanılan bıttımın da bir tür yabani fıstık olduğunu öğreniyorum.

   Yorgun yol arkadaşlarımla birlikte otelimize dönüyoruz. Ama yapmam gereken önemli birşey var. Kısa bir istirahatin ardından, otelde kalan arkadaşlarıma görünmeden dışarı çıkıyorum. Yalnız gitmem gereken bir yer çünkü burası;  tıpkı dönmemek üzere gidişimde yalnız olacağım gibi...  Gezimiz esnasında gözüme kestirdiğim “Veydi Sımmak  Asri Kabristanı”na  doğru yol alıyorum. Gördüğüm her yeni yerde yaptığım gibi bu şehrinde sadece yaşayanlarını değil, ölülerini de ziyaret etmeliyim. Şairin dediği gibi ” hayat susunca ölüm konuşuyor”,  ölümü dinlemeliyim... Bildiğim kabristanlardan çok farklı burası. Bu coğrafyada yaşayanların kaderi sonsuzluk uykularında bile kavrulmak mıdır? Tek bir selvi bile yok burada gölgesinde yatılacak. Ama sessizliğin sesi aynı... Onu dinliyorum. Küçük adımlarla yürüyorum bir yandan da. Her gördüğüm mezar taşını okuyup, hikayesini yazıyorum hayalhanemde. İnsanın kaderi değişmiyor. Kimisi bebekken gidiyor bu diyardan, kimisi gençken, kimisi olgunluk çağında, kimisi ihtiyarlığında, ama herkes gidiyor mutlaka. Biraz ileride bir mezarın başında tek başına bir  kadının oturduğunu görüyorum. Utangaç adımlarım, uslanmaz merakım yönümü oraya doğru çeviriyor. Yaklaşıyorum. Usul usul dua eden kadın kafasını kaldırıp bana baktığında gözlerindeki teslim olmuş ifade ile sarsılıyorum. Ağlıyor ama isyansız gözyaşlarıyla, ağlıyor ama gidenlere değil kendine, ağlıyor ve  her bir damlası rahmet olup toprağa karışıyor. “Yabancıya benziyorsun, nereden geldin?” diye soruyor beklenmedik bir şekilde. Ona İstanbuldan geldiğimi ve gittiğim her yerde kabir ziyareti yaptığımı, bunun ruhuma  iyi geldiğini anlatıyorum. O sırada mezar taşında iki kişinin adının yazdığını görüyorum.


     Tuğba Aksüt D.T.15.07. 1987- Ö.T. 03.08.2008     Kermo(Kerem) Zalin D.T. 15.07. 1987- Ö,T. 03.08.2008
      Mezar taşında yazılanları okuduğumu gören kadın: Allah iki insanın ruhunu birleştirmişse ölüm bile onları ayıramaz, diyor. Gözleri yaşlarla yıkanmış, pırıl pırıl parlıyor. Şaşkın şaşkın bakıyorum o gözlere. Anlatmaya başlıyor:

      Yıllar önce kardeşim gibi sevdiğim bir süryani komşum vardı. Onunla aynı gün doğum yaptık. Onun oğlu oldu adını Kermo koydular, benim kızım oldu ona Tuğba dedik. Birlikte büyüdüler. Birlikte okula gittiler. Tuğba genç bir kız olmuştu, Kermo ise yiğit bir delikanlı. Bir gün bana anne biz Kermo ile birbirimizi seviyoruz. Dinlerimiz ayrı olsa bile yüreklerimiz bir atıyor, biz birbirimizin sayıyoruz kendimizi, dedi. Nasıl bir ateş düştü yüreğime bilir misin? Bu olmayacak bir şeydi. Olmayacağı oldurmaya çalışırsan seni öldürüler, dedim. Anne biz herşeyi göze aldık, birlikte kaçacağız, dedi. Kermo müslüman olacak ona Kerem diyeceğim,hani Aslının Keremi gibi derken gözlerinin içi gülüyordu. O kadar mutluydu heyecanlıydı ki hiçbirşey diyemedim. Zaten Kermo din değiştirdiğini ilan etse hem ailesi reddeder hem de afaroz ederlerdi, artık buralarda barındırmazlardı. Onların da düşündüğü gibi tek çare kaçmaları idi. Uzak bir yerde kendilerine bir hayat kurarlar kimbilir belki bende bazı zamanlar onları görmeye giderdim. Allah biliyor ya ta küçükten beri onların birbirine yazgılı olduğunu hisseder ve korkardım, işte şimdi korktuğum bulmuştu beni. Yavrumu bağrıma bastım,  kokladım, birlikte  ağladık, uzunca bir zaman öylece kaldık. Çaresizce dualar ettim, günlerce ağladım.  En sonunda kaçınılmaz olan geldi bizi buldu. Birlikte kaçacakları gece Kermonun durumundan şüphe edip onu takip eden babası yollarını kesmiş ve birbirlerinden  vazgeçmeyen gençlere acımadan kıymış. Kermonun babası hapishaneye yavrularımız ise toprağa girdiler. Kızımın bahtı kara imiş, benimki ondan da kara.  Yavrumun ardından uykuyu unutan gözlerimin  ağlamaktan mecalsiz kalıp  sızdığı zamanlarda bir düş görür oldum. Tuğbam bana sesleniyor ; anne Keremi yanıma gömün o müslüman olarak öldü. Nikahımız kıyıldı. Bizi dünyada ayırdılar, ebediyette ayırmayın, diyordu.  Defalarca aynı rüyayı görünce Kermonun annesi ile konuştum, ona durumu ve ölmeden önce Tuğbanın söylediklerini anlattım. Taze mezar açıldı, Kermoyu Tuğbanın yanına defnettik. Onlar için bu dünyada kavuşmak yoktu, sonsuzluk aleminde kavuştular. Bana da yanlarına varacağım günü beklemek düştü...

     İnsan olanın en zor ama en bereketli imtihanı olan “ aşk “ ve kaçınılmaz varış yolculuğu  “ölüm “ burada da  yoluma çıkmıştı. Bu sadece yüzü değil, ciğeri yanık kadını, bu teslimiyeti, metaneti ve  merhameti  Mardinden en değerli  hatıra  olarak  heybeme yükledim ve yol azığı şifalı  hüzünlerle yeni hikayelere doğru seyre koyuldum... Dönüş gününe kadar...

fatma atıcı


1 yorum:

  1. eyvah eyvah.. uzun süredir kalemsah okumamıştım. bu gezi yazısını kaçırsam çok üzülürdüm.. iyiki rastgeldim.
    edebiyat biryana gerçekten faydalı oluyor gezi yazısı okumak.
    sondaki hikayede çok hoşmuş. hoş derken, ibretlik, garip bir durum..

    YanıtlayınSil

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.