Müzik Kulağı


Ardı sıra dizilen aynı iki mana, zannediyorum tesadüf olamazdı. “Tesadüf değildi ismin harflerinin birbirini sırayla izlemesi”  ve yolda üç tane taşı üst üste görse kim koydu diye düşünen insanoğlu, etrafında bunca olup biteni düşünmeden geçemezdi. Evet, düşünmek şarttı. İnsan olmamızın ilk şartıydı bu.

Bu sene girdiğim ilk derslerden birinde olanca dikkatimi hocaya yöneltmişken, sunulan slâytta bir cümle gözüme çarptı. Bu satırlar, o gün payıma düşen ilk mana olmuştu. Biyoloji hocası iki bin yılında başlayan bir genom projesinden bahsediyordu, ardından o ders veren satırları, Bill Clington’un proje açılışındaki sözünü alıntıladı: “yüzyılımızın bu en büyük bilim projesi ile Tanrı’nın yaşamı yarattığı dili bugün öğreniyoruz” İlk dersteki bu alıntı ileride anlatılacak olan biyolojik yapılardan, canlılardan, sistemlerden daha önemliydi ve bu dersin ve elbet diğer tüm derslerin de özü idi.

Yüksek okulda o günlük ilk dersimi almışken Hz. Mevlana’nın sözleri geldi aklıma. “Müzik, Allah’ın lisanıdır” demişti asırlar önce. Genom projesini hazırlayanlar Mesnevi’den ne ölçüde haberdardı bilmiyorum ama Mevlana onlardan önce davranmıştı ve tanrının dili diye ulaştıkları bilgiyi biz asırlardır Allah’ın lisanı olarak dinliyorduk.

 Tanrının yaşamı yarattığı dili mantıki delillerle, bilim projeleriyle öğrenebiliriz. Aslında bilim ile bilinen; bu yokluk aleminin yaratıldığı dilin kendisi değil, ancak yankısı olabilir. Varlığın gölgesini takip eder gibi, yaratılış dilinin de yankılarını bilim ile süreriz. Dev projeler, keşifler, bu teknolojik gelişmeler manen hep o yankıların aslına ulaşmak içindir.

Clington’un bu gerçeği haykıran sözü üzerinde düşüncelere dalmışken ders nihayete erdi ve ben gayri ihtiyari adımlarla kantine yönelmişken aynı mana kulaklarıma müzik olarak geldi. Eski bir şarkıyı Göksel seslendirmişti: “bir sarı saçı okşar kanarsın/ o bir gölgedir varlık sanırsın.” Aslolanın farkına bilim ile de varabiliriz, bir sinema filmini izlerken ibret sahnesine de gözlerimizi açabiliriz, ya da ahenkle kulağımıza gelen bir şarkı sözünde yaratıldığımız dili düşleyebiliriz. Göksel’in seslendirdiği bu parçada, parça parça o yaratıldığımız dili hisseder oldum ben de. Bundan sonra müzik kulağı denilen yeteneği Hakk’a doğru çevirmek istedim.
Müzik dinlerken nağmelerin oluşturduğu ahengi, yaşantımızdaki ahenkli oluşlara benzetebiliriz örneğin. İnsanın kötülükten sığınıp, iyiliğe meyletmesi;  görmesi gerektiğini görmesi, bazılarını duymaması, duyması gerektiğini duyması da insanın hayatında bir ahenk oluşturuyor. Bu kozmik benzerlik insan yaşamını dinlenesi bir müzik haline getirebilir.

Yaşamının ahengi sekiz asırdır dinlene gelen ve müzik konusunda en kısa, net ifadeyle Allah’ın lisanıdır diyen Hz. Mevlana bu söylemle uzun bir anlatı yapıyor aslında. Onun adını anıp hem de müzikten bahsedince insan misali “ney” de kendiliğinden dâhil oluyor konuya.

 Mesnevi’nin ilk beyitleri ney’den bahseder; dağa taşa yüklenince taşınamayan, ancak insana yüklenen yük gibi ney’in taşıdığı bir sır olduğunu anlatır bize. Sadık Yalsızuçanlar’ın ‘Hayat Müzik ile Devam Eder’ kitabında bu konuda denilmiş ki: “Bütün hikaye, kuyudan yükselen sestedir. Hu, sırdır, sırların sırrıdır, onu da hiçbir kalp taşıyamaz, nefes, onu mutlaka söyler. Ney, bize böylesi bir sırrı söylemektedir.” Ney’e üflendiğinde insan sesine en yakın denilen bu ses, kamıştan ayrı kalmanın haykırışıdır. Varlık aleminden kopup gelen insanın her nefes alışında haykırdığı aykırılık şikayeti gibidir. Mesnevi’de şöyle belirtilmiş: “ney, kanlı yolu anlatıyor; Mecnun’un aşk hikayelerini anlatıyor.” Sırrı, aşkı, haykırışı bir nefeste anlatıyor ney. Bir nefes alıp vermelik mühlette batın aleme yansıyanı, bu zahirlik içinde anlamak çok zor. Anlattıklarını değil anlar gibi olduklarımı bile anlatmaya vakıf değilim ben. Müzik konusunda yazmaya çalışırken, neyden de bahsetmeden geçemedim yalnızca.

Hep dilimize dolanan, kulağımıza bir yerlerden gelen, aklımıza takılan şarkılar vardır. Şu anda bile biraz düşünsek en son dinlediğimiz şarkıyı hatırlayabiliriz. Aklımızın bir köşesinde bir çalgı aleti çalıyordur muhakkak. Müzik derken, sadece dinlemeye yönelik değil bu eylem. Bir kez dinlendikten sonra aynı tonda aynı ritimde birebir şekliyle aklımızda çalmaya devam eder şarkılar. Şarkı sözlerini hatırlamak bile bir meseleyken nasıl olur da dünyanın en muhteşem korosu aklımıza sığabilir ve her akla gelişte çalmaya başlayabilir? Mesela ben şu anda Göksel’in bahsettiğim şarkısını aynıyla dinliyorum kafamın içinde, görünürde bir şey olmamasına rağmen müzik çalıyor benim için.

Dünyanın en muhteşem orkestrası beynimizdedir aslında. Usul bilmeyiz, yok bilmeyiz, hangi şarkı olduğunu bile çıkaramayız ama aklımızda çalar durur şarkılar. Bu bilmezliklerden bir bilen akıl çıkarmak, o gölgelerden Varlık’a giden yol gibidir. Müziğe ibret gözüyle bakınca, daha doğru bir tabirle müziği ibret kulağıyla bir dinlemeye başlayınca bu yol da kapılarını bize aralayacaktır.

Bir de belirtmek gerekir ki klasik bir deyişle “söz gümüşse, sükût altındır”. Müziğin sesinden, anımsattıklarından bahsederken, fazla sesli ortamları, gürültüden ibaret mekânları bundan uzak tutmak gerekir.
Bu dünya hayatı da huzurlu bir sükûtun özlemini çeken, gürültülü bir gurbet yeridir. Seyyid Hüseyin Nasr bu konuda, insan yaşamının “iki belirsiz ve ebedi sessizlik arasında bir gürültüden ibaret” olduğunu belirtir. Beklenen ebedi sessizlik karşısında her ses gürültü gibidir. Yine de bugün, bunca ses içinde düşünürsek; bazı müzikler bize ebedi sessizliğin huzurunu hatırlattığı için dinlenecek kıvamdadır, denebilir.

Müzik ile alakalı derin düşünme çabalarım, o gün kantinde şarkının ahengiyle gelen havanın bana yaşamın ahengini hatırlatması ile başladı. Göksel, nostaljik bir görüntüyle çekilen klibinde koşup zıplamış, neşeli bir hava katmış şarkıya. Okuduğu şarkı bestesiyle zaten belli bir tempoyu yansıtmış, yaz şarkısı havası veriyor. İşte dersten çıktığım o anda, klibe ilk olarak farklı bir gözle baktığımda sorguladım ki, “o bir gölgedir, varlık sanırsın” sözündeki yanılma hali nasıl böyle sevinçli bir lisanla söyleniyor. Böyle ciddi bir konu var ortada, görünen her ne ise hayal olma iddiası var, yine de klipte mutlu insanlar rol almış.

 Bir müddet sonra aklıma geldi ki bu sözlerdeki gerçek’te acıtacak bir yan yok. Bir müjde gibi gelmiş kulağımıza. Sevdiğin, üzüldüğün her ne ise hepsi gölge, gerçek sanırsın demiş sanatçı bize. Bu gördüklerin gerçek değil demekle, “gerçek nedir o halde?” sorusunu canlandırmış dinleyenlere. Bunu sorgulayan insan da er geç sırra erecektir. Varlık sandıklarımızı yaratan mutlak varlık’a ulaşmak için manen söylenmiştir bu şarkı. Yeryüzünün gölgelerinden bıkan insanın, başını semaya kaldırırsa o gölgeleri var eden’i hissedeceğini vaat ettiği için böylesine sevinç içinde söylenmiştir hatta.

Ben bu satırları duymanın sevinci içinde, ilk defa dinliyormuş gibi devamını bekledim şarkının. Çok dinlemiştim daha önce ama ilk defa duyar gibi oldum. Devamında diyordu ki: Sevda çölünden geçerse yollar/ Bütün bir ömür ah ile dolar/ İnan ki gençlik/ Gülden tez solar. Burada da yine iki kısa cümleyle uzun manalar kurmuş şarkıyı yazan. Bütün bir ömrü doldurmak hele ki yakarışla yapmak bunu, ancak sevda çölünden geçenler içindir.

Diğer cümle de yine kati bir gerçeği, gençliğin hemen bitiverdiğini söylemiş. Klipte oynayan genç insanlar gençliğin biteceğini söylüyorlar ve bunu söylerken mutlular, gülümseyip dans ediyorlar. İnsan düşünmeden edemiyor ne vaat edilmiş bu gençlere de yaşlanacaklarını söylerken böyle neşeli oluyorlar diye. Klibin yönetmeni bir köşeye çekmiş de acaba yaşlandıklarında onlara mutluluk mu temenni etmiş. Ya da yıllar, yüzyıllar öncesi, zaman ötesi zamanlar öncesi, Bir’i tüm insanlar gibi onları da toplamış, öldükleri zaman için cennet mi vaat etmiş? Bu müjdeyi biraz olsun duyduğumuzda müzik kulağı denilen yeteneğe sahip oluruz, zannımca.

 Friedrich Nietzsche’nin bir sözünü de burada alıntılamak yerinde olacaktır: “Bach’ın müziği Tanrı’nın Dünya’yı yarattığı anda orada bulunduğumuz hissini veriyor insana” .  Filozofun dediği gibi, şarkılar bazı zamanlarda bize bildiğimizi sandığımız o gizli gerçeği anlatırlar.

Müziği farklı duygularla dinlemek her zaman mümkün olmaz elbet. Kendi adıma düşünürsem, bunca yıldır kulağıma bir yerlerden müzikler gelir ama Göksel’in klibi gibisini bana hiçbir şarkı söylememiştir.
 Dinlediğimiz müziklerin hepsinde neden aynı şeyleri hissetmediğimizin yanıtını en güzel şekliyle İmam Gazali vermiştir. Bu, aynı zamanda dinleyen herkesin neden aynı hisleri paylaşmadığının da cevabıdır. Şöyle demiştir büyük imam: “müzik, insanın kalbinde ne varsa onu güçlendirir, hangi tutku baskınsa onu canlandırır.”

Kalpte güzel şeyler barındırdığımız müddetçe, ‘şey’lerdeki güzellikleri de fark edeceğiz; en güzel barınak kalbimiz olacaktır.

kübranur ayar

bu yazı daha önce fikiradası sitesinde yayınlanmıştır.


Yorum Gönderme

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.