Kabusa Uyanış 4-Serin Oooh!


Eşyalarını muhtar emminin evinin önünde indiren Veli Memnune yengeyle karşılaştı. Memnune yenge sanki kaybetmiş oldu- ğu bir yakınını karşısında bulmuş gibi sevindi:
_ Geldin mi Veli oğluuum? Hoş gelmişsen...
_ Hoş gördük ana, muhtar emmi nerede?
_ Mektebin yanında sa bi ev tertipliyler. Bir iki gündür uğraşiyler.

Veli hemen okula doğru yöneldi. Gerçekten de muhtar emmi okula  yakın küçük bir evde, köyden ayarladığı birkaç kadın ve erkekle beraber temizlik ve onarım yapıyorlardı. Veli bayağı duy- gulanmıştı. Şimdi çok daha haklı olduğunu düşünerek: "Bu insan- lara hayatımı adamalıyım. Önce insanlarım, sonra kendim" dedi ve sevinçle:
_ Selâmünaleyküm. Bakıyorum da işiniz pek yoğun...
_ Aleykümesselâm muallim beg oğlum. Bi ev ayarla dediydün ya... Burası Ali Rızaların evi. Çohtandur İstanbul'a göçtüler. Ba amanet ettiydüler anahtaru. "Sen nası bülürsen öyle yap" dediy- düler. Birazcuh temizlük yapah; goca muallim beg de öyle ulu or- ta yerlerde bırahılmaz ki, değel mi canım?
_ Estağfurullah muhtar emmi. Koca olan sizler, köylülerimiz, tüm milletimizdir. Ben sadece ülkemin garip bir hizmetkârıyım. Umarım yüzünüzü kara çıkartmam.
_ Çıharmazsun, çıharmazsuuun. Ben adamın yüzünden, sufa- tundan  anlarım.  Golay  mı  muhtar  olmah?  İnsan  sarrafı  olduh âlimallah... Ne yaptun, ne ettün, eşyalarını getürebüldün mü bari?
_ Evet muhtar emmi, sizin kapının önünde. Birkaç parça bir şey işte… Gidip de yavaş yavaş taşıyayım.
Veli daha eşyalarının yanına yeni varmıştı ki, muhtar emmi köy çocuklarından epeyce bir kalabalığı Veli'nin arkasından yetiştirdi. Çocuklar neşe ve çığlıklar içerisinde eşyaları birer ikişer tutarak, yıldırım hızıyla Veli'nin yeni hayalhanesinin önüne uçurdular. İş- te o an Veli, çarşıdan almış olduğu ufak tefek hediyelerin ne kadar da işe yarar şeyler olduğunu çok daha iyi anlamıştı...
***
Veli küçük “Perişan Şato"da kısa bir tur attı. "Fazlasıyla yeter" dedi. Sonra muhtar emmiye:
_ Muhtar emmi ellerinize, kollarınıza sağlık. Şimdilik yeterli. Gerisini ben hallederim.
_ Sen garışma baham. Biz yapacağımuzu bilürük. Geç bi şöyle köşiye de dinlen hele. Yol yorğunusundur.
Veli muhtar emmiyle, vefakârlıklarına peşinen soyunmuş köy- lülere söz anlatamayacağını anlamıştı. Muhtar emmiden anahtarı isteyip okula  gitti. İnceden inceye düşünüyordu neler yapması, yapılması gerektiğini:  Kırık camlar soğuklar bastırmadan değiş- tirilmeliydi. Ölçülerini alıp bir  şehre inenle getirtmeliydi. Fazla bir şey de tutmazdı her hâlde. Nasıl olsa cebinde biraz parası var- dı. Bu dağ başında bundan daha lüzumlu nereye harcayacaktı ki? Biraz temizlik, sıva, tamirat...
Aslında devlet baba vaktiyle hiç de fena sayılmayacak bir okul yaptırmıştı. Ama bakımsızlık perişan etmişti niceleri gibi onu da! Yetmiyor muydu gücü, yettirilmiyor muydu? Aslında bunları dü- şünmenin pek de anlamı yoktu. Önemli olan ‘ben ne yapabilirim, yapmalıyım’ değil miydi? Yol uzak, imkân kıt, ilgisi az olabilirdi devletin. Ama ya bizler?... Neden çocuklarımızın geleceğine böy- lesine lâkayt kalıyorduk? Yüzlerce hane... Onların da mı ellerine, gönüllerine prangalar, zincirler vurulmuştu? Ya öğretmenlerimi- zin?
Önce güzel bir temizlik yapmayı düşündü cedit muallim. Sonra sıraları, masaları onarmayı… Tek öğretmen olduğuna göre büyük sınıftan başlamalıydı. Eğer yetiştiremezse, başlangıçta bütün öğ- rencileri burada  toplamayı düşünüyordu. Acaba hepsi bu sınıfa sığabilecek miydi?
Ölçtü, biçti... Kafasına yatmıştı: Araları biraz sıkıştırıp, sıralara da üçer, dörder çocuk yerleştirirse bu iş tamamdı. Şimdi temizlik için su, kova, paspas; tamir için çivi, keser, testere... Muhtar em- misinden başka kime derdini yanabilirdi ki?...
Biraz çekinerek muhtar emmisine isteklerini sıralarken, yüzü de  hafiften kızarmaya başlamıştı. Muhtar emmi sabırla Veli'yi dinledikten sonra:
“Muallim beg oğlum, gel biraz beni dinle hele. O dedüklerünün hepisünü de sa bulurum. Emme sen yorğunsundur. Gel hele gedip bi şeyler yiyek. Sonra beraber gelür ne yapılacahsa yaparuh.”
Veli Öğretmen muhtar emminin tüm ısrarlarına rağmen okulun lojmanında kalmayı kabul etmemişti. O, böylesine büyük bir köy için bir öğretmenin yetmeyeceğini; ileride gelmesini umduğu ve beklediği diğer  öğretmen için lojmanın boş kalmasını düşünü- yordu. Bir de gelecek  ikinci öğretmen bayan olursa... Ama bu düşüncesini kimseye söylememişti. Köyün bir de ebeye ihtiyacı vardı. Öğretmen yollamasalar bile, olur da ebe gelirse o kalma- lıydı lojmanda. Gariban bir ebe de öyle ulu orta bir yerde kala- mazdı ya.
Küçük şato epey hal yoluna konulmuştu. Muhtar emmiyle Veli yemeğe  gittiler. Vakit akşam olmak üzereydi. Yemekten sonra okulda bir şeyler yapmak için ne kadar uğraştıysa da, muhtar em- mi; "yorgunsundur, yarın  ola hayrola" deyip bırakmadı. Yine, Veli'nin geceyi yeni yuvasında geçirmeye yönelik ısrarını da ka- bul etmedi ve o gece de; Veli'yle tahtakuruları arasındaki muha- rebe, gün ışıması ateşkesine kadar sürüp gitti!...
***
Muhtar emmiyle bazı köylülerin yardımı sonucu okul epeyce adam  edilmişti. Veli Öğretmen biraz rahatlamıştı. Aslında daha yapılacak çok iş vardı, ama bunlar çok elzem şeyler değildi. Ya- vaş yavaş yapılırdı. Zaten  işlerin tamamen bittiği nerede görül- müştü ki?
Bu duygular içerisinde, okulda yalnız başına çalışıyordu Veli. Okullar iki gün sonra açılıyordu. Çocuklarına kavuşacaktı! Acaba kaç öğrencisi olacaktı? Onları sevebilecek, onlara gereği gibi öğ- retmen olabilecek, onlar da onu gereği gibi sevebilecekler miydi? Okula gönderilmeyenleri nasıl getirebilecekti? İşte esas şimdi öğ- retmen olabilmek ya da  olamamak başlıyordu! "Haydi bakalım Veli Öğretmen, göster kendini! Ol bakalım bir Hilmi Hoca" dedi kendi kendine. Bazen umutlanıyor, bazen de karamsarlığa düşü- yordu. İyi olan bir şey vardı ki, bu yoğun düşünceler onu ondan uzaklaştırıyordu. Ya bir de şimdi Milliyet işin içine girseydi, gör
Veli bu “perişan köy”de ne perişan hâle düşerdi! "Başaracağım, başarmalıyım. Ben bir öğretmenim; Hilmi Öğretmenlerin talebe- si... Yılmak yok, korkmak yok; asla ve asla…" diye söyleniyordu ki, okulun  dışından bir sesin yaklaşmakta olduğunu hissederek kendine geldi. Kulak kabarttı. Evet, bu bir atlının gelmekte oldu- ğunu esinletiyordu ona.
Hemen kapının önüne çıktığında, gerçekten de yanılmadığını anladı.  Yularını bir başkasının çekmekte olduğu beyaz bir atın üstünde, yarım ihtişamlı biri yaklaşıyordu! Sekiz köşeli şapkası, atın karnına doğru  sarkmış uzun şalvarı, sivri burnu, güneş ve serin dağ havasının kavurduğu meşinleşmiş çehresiyle, sanki bir kumandan edası vererekten Veli'ye birkaç adım mesafe kala dur- du. Sesinde; muzaffer bir kumandanın, mağlubuna karşı küçüm- seme terennümü verme çabaları sezinleniyordu:
_ Hoş gelmişsen muallim beeeg! Veli Ögretmen olmalısan…?
_ Evet, ben köyün yeni öğretmeniyim de…
_ Çoh gırılmışam doğrusu maallim beeeg! İnsan heç şu haneyü fagirimüzü ziyaret etmez mü?
_ Kusura kalmayın da, ben kiminle tanışıyorum?
_ Aooo!... Çoh ayıb ettün şimdü ha... İnsan heç gettigi köyün sahibünü tanımaz, merah etmez mü?
Veli'nin jeton düşmüştü! Bu olsa olsa Seydo Ağa olmalıydı. Ama şimdi ona nasıl; "Siz Seydo Ağa mısınız" diyecekti? Hiç de tasvip etmediği ağalığı, paşalığı, bilmem neciliği kendi diliyle na- sıl meşrulaştıracak, kabullenecekti? Kendini birden; köşeye sıkış- tırılmış, can havliyle düşmanının üzerine atılma provaları yapan bir kedi gibi hissetti. Sonra  hastasını yumuşatmaya, sakinleştir- meye çalışan bir ruh doktoru gibi davranıp, düşmanını öylece alt etmeye yöneldi:
_ Kusura kalmayın. Daha köye geleli birkaç gün oldu. Köyü pek tanımıyorum. İşler de çok. Hemen gelir gelmez işe koyulduk. Umarım kısa zamanda tüm köyle tanışırız.
_ Köyün canı cehenneme yooo! Önce ben... Ben ne derisem o olur. Her bi şey benden sorulur.
_ Kusura bakma da beyim, köyün muhtarını tanıyorum...
_ Pehhh! Muhtarımış! Köyün her şeyi benim!
Ağa böylece ağalığını ilân etmişti bu yeni toy muallime. Artık ayağını denk almalı, köyün sahibine danışmadan hiçbir işe bur- nunu  sokmamalıydı! Anlayana yeterli sinyal verilmiş olmalıydı. Bir süre ağayla Veli Öğretmen; birbirinin iradesini çözmeye çalı- şan iki düşman kumandan gibi sert ve haşin bir vaziyette bakıştı- lar. Sonra ağa tekrar lâkırdıya başladı:
_ Neyimüş bu gadar çoh olan işün bahayim?
_ Okulu temizledik, yanı yöreyi elden geçirdik...
_ Eee. Ne üçün bu gadar uğraş?
_ İki gün sonra açılıyor mektep Seydo Ağa...
Veli bu; dikenlere bürünmüş, bakir bırakılmış tarlaya benzetti- ği,  ancak ruh derinliklerinde birtakım insanî ve işlenmeye hazır malzemeler kalmış hissettiği adamla, daha fazla dikleşmenin hiç kimseye fayda  vermeyeceğini pratik zekâsıyla kavramıştı. Ona ağa demesinin altındaki gaye de buydu. Onu onurlandıracak, yu- muşatacak, yavaş yavaş işleme  yoluna gidecekti! Zaten Seydo Ağanın hücreleri de; Veli Öğretmenin  dilinden şanını duyunca, tatlı bir esinti yemiş gibi gevşemeye başlamıştı bile!
_ Şu ...ötü pohlular ohuyup da ne olacahlarmış yov? İşte köy, işte tarla… Çalışsunlar, doyursunlar garınlarını. Ohuyup da padı- şah olacahlar sangi peze…
Veli bu cahil adamla şimdilik daha fazla uğraşmamak için kar- şılık vermedi. Ağa da şöyle yana yöreye bir iki bakındı, bir şeyler daha  söylemek ister gibi hareketler yaptı, sonra da; "hadi baha- lım, fagiraneyi unutma" alaycı üslûbu ve perişan bir saltanat eda- sıyla çekip gitti. Veli Öğretmen arkasından: "Yapacak çok işimiz var. Bakalım ağalar mı güçlü, Veliler mi?" diye mırıldanıyordu.
***
Okul şöyle böyle hazırdı! Ama Veli'yi ilk buluşmanın heyecanı ve tedirginliği sarmıştı! Evet, esas mesele şimdi başlıyordu. On- larca  minik… Onlarla nasıl diyalog kuracak, onları nasıl eğite- cek, kendinden bekleneni nasıl verebilecekti?
Pazartesi erkenden  kalktı.  Uyuyamamıştı  ki  zaten.  Kimseler gelmeden varmalıydı okula. Bakarsın yapılacak bir şeyler çıkar, erkenden gelen melen olursa da dışarıda kalmazdı. Çantasını ha- zırlayıp, okulunun yolunu tuttu. Okulun kapısına vardığında heyecanı had safhaya çıkmıştı. Ne yani, şimdi bu okulu dolduracak onlarca masum çocuğun sorum- luluğu tamamen onun omuzlarına mı yıkılmıştı? Öğretmen olmak öyle kolay mıydı? Ya başaramazsa?...
Bir o sınıfa, bir diğerine turladı. Yana baktı, yöreye baktı, yapa- cak bir şey bulamadı. Aslında bulabilirdi, fakat heyecan ona hiç- bir şey yaptıracak gibi değildi. Küçücük öğretmenler odasına gir- di, masayla sandalyeyle oynadı. Eline bir bez alıp sileyim dedi. Sonra vazgeçip dışarı çıktı. Bahçenin kenarındaki tuvaletlere git- ti. Aman Allah'ım ne rezalet! Bunu daha önce neden akıl edeme- mişti. Biraz temizlemeyi düşündü, sonra çocuklar gelir diye vaz- geçti. Su ibrikleri kafasına takıldı. Birkaç yüz metre ilerideki çeş- meden su getirilip onunla temizlik yapılacak, kullanılacaktı. Kim getirecek, nasıl getirilecekti? Kafası karıştı, kalbi sıkıştı, kendini zor dışarı attı.
Güneş epey yükselmişti. Daha yazın bereketinden kalanlarla hava hoştu. Derin derin nefes alırken, uzaktan duyulmaya başla- yan  minilerin  cıvıltılarıyla  yüreği  hopladı!  Evet,  öğretmenlik, “Veli öğretmenlik” işte şimdi başlıyordu!
Yarım saat içinde okul dolup taşmıştı. Gelen bir iki veli de gi- dince, okul minilerle Veli Öğretmene kalmıştı...
***
İlk saatler etrafındaki gerçekleri pek görememişti Veli. Birkaç saat  boyunca çocukların yerleştirilmesiyle uğraştı. Gerçekten de bir sınıfa bu kadar çocuğu yerleştirmek oldukça zor işti. Sonra bir ara  diğer sınıfa  da  bölmeyi  düşündü,  fakat  her  ikisine  birden koşuşturamayacağını anlayıp vazgeçti. Sınıf tıka basa dolmuştu. Neredeyse yürüyecek yer kalmamış;  her sırada üçer, dörder öğ- renci oturur olmuştu.
Düzeni sağlayınca derin bir "oh" çekti, ama bu "oh" kursağında kaldı. Daha "oh" ağzından havayla kucaklaşmamıştı ki, gözünün gördükleri ona “oh”unu ahu vaha çevirtti! Evet bu ahu vah, öğ- rencilerinin ne  perişanlık  içinde olduklarını haykıran giyim ku- şamlarına bir inlemeydi!...
Minik cıvıltı orkestrası içinde, beyninde kısa bir sürede çeşitli çözümler uçuştu! Ne yapabilirdi tek başına bir Veli? Tüm maaşını harcasa başa çıkamazdı. Şehre inip millî eğitime, kaymakama durumu arz etmeyi düşündü, ama bu düşünce şimdilik pek pratik değildi. Hem ne kadar başarılı olabilirdi ki? Hafta içi gitse okul var, hafta sonu gitse daireler kapalı. Sonra; "şimdilik çok zor du- rumda olan birkaç öğrenciye kendi imkânlarımla bir şeyler yapar, diğerlerinin  ise  derli  toplu  olmalarına  çalışırım"  diye,  bu  can sıkıcı manzarayı da derin dondurucuya havale etti!
Artık çocuklarıyla kaynaşma, tanışma zamanı gelmişti. Önce teker teker isimlerini söyletti. Beşinci sınıftan bir öğrenciye sınıfı saydırttı: "Yüz on sekiz öğretmenim" cevabını aldı. Evet, muhtar emmi iyi tahmin etmişti...
O gün akşama kadar Veli Öğretmen çocuklarıyla oynadı, gül- dü, şakalaştı. Daha ne kadar çocuğun okula gelmediğini, geleme- diğini öğrenmeye çalıştı. Onları kendisine alıştırmaya, sevdirme- ye, saydırmaya  uğraştı. Bazı eksikleri beraberce tamamladılar. Köy hakkında bilgiler aldı, düşüncelerini, niyetlerini öğrenmeye çalıştı ve biraz erkenden onları evlerine uğurladı.
Evet, çok korkmasına, çekinmesine rağmen ilk gün hiç de fena geçmemişti Veli Öğretmen için. Problem çoktu, ama başarmaya çalışacaktı. Şimdi kulaklarındaki o ilk günün uğultusunu bir din- direbilirse!...
***
Veli okulun açılışını takip eden birkaç haftayı; mesai bitimin- den gece yarılarına kadar, muhtar emmisiyle beraber köyü ev ev dolaşmaya ayırdı. Her gittiği evin dertlerini dinliyor, çocuklarına göz  kulak  olmalarını  istiyor,  gönderilmeyen  çocukların  okula gönderilmesini rica ediyordu.
Bu ziyaretler Veli Öğretmene çok şeyler kazandırmıştı. Köylü- lerin misafirperverliği, ona karşı saygı ve sevgileri, perişanlıkları, Seydo Ağadan yakınmalar, çaresizlik, cahillik... Ama bunlar Veli için ileride çok yararlı olacak bilgilerdi. Nasıl davranacak, nasıl metot geliştirecek, ne gibi çözümler üretecekse; bu veriler onun için bulunmaz bir bilgi bankası oluşturacaktı.
Gerek ikna ederek, gerekse muhtar emminin tatlı sert; "çocuk- ları okula göndermezseniz Veli Öğretmen sizi hükümete şikâyet edecek"  korkutmasıyla,  bu  ziyaretler  sonucu  okula  gönderilen çocukların sayısı yüz on sekizden yüz elli bire yükselmişti. Yeni katılanların içerisinde yaşı oldukça ilerlemiş olanlar da vardı, an- cak daha elliye yakın çocuk okula gönderilmiyordu. Onlarca can kurtarılmıştı! Ama ya gönderilmeyenler? Feryat eden her bir can için de kurtuluş, tüm insanlığın kurtuluşu kadar değerli ve önemli değil miydi?
Okula gönderilmeyişin asıl sebepleri başta cehalet, sonra yok- sulluk ve Seydo Ağanın baskı ve yönlendirmeleriydi. Zaten ağa son ziyaretlerden dolayı bayağı öfkelenmiş; muhtara bir gözdağı vermiş, Veli  Öğretmene de yolda bir karşılaşmaları esnasında manalı manalı bakıp, imalı imalı konuşmuştu: "Ögretmen Beeeg, tapulu mülke gecegondu gondurmah suçtur, degül mü? Henüz şu fagiranemüze bi teşrüf etmedün. Bülmem kü niyedür?"
Aslında muhtar emminin de canını epey sıkmıştı, ama o Veli Öğretmene inanmış, güvenmiş; ona yardım etmeyi boynuna borç bilip, her şeyi göze almıştı. Daha önceleri de araları çok iyi sayıl- mazdı Seydo Ağa ile. Ama muhtar emmi köyde sevilen sayılan, uzaktan da olsa ağayla hısım ve de dalı budağı, soyu sopu bayağı iyi biri olduğundan ona fazla diş geçiremezdi. Zaten Seydo Ağa; "içi beni, dışı seni yakar" cinsten ağalardan biri değil miydi? Fa- kat her şeye rağmen belâya karşı dikkatli  olunmalı, tedbir alın- malıydı. Akıl ve tedbir her zaman işe yarardı. Ne  olursa olsun, kof da olsa, onlarca kişi emrinde, ona muhtaç; arkasında kurban- lar bırakıp bıraktırmış, kendisine istemeyerek de olsa tetikçilik yapacak çok sayıda adamı olan bir ağaydı işte Seydo Ağa. Bir kör kurşun çok şeyi alıp götürebilirdi! Bu ülkede insan olduğunu idrak  edemeyen, bu yüzden de karşısındakinin değerini takdir edemeyen o kadar çok tetik çekecek kul vardı ki maalesef!...
***
Veli Öğretmen bir akşam muhtar emmiyi de yanına alıp Seydo Ağanın "fakirhanesini" ziyarete gitti. Seydo Ağa izzeti ikramı bol etti. Fakat lâf çakmayı, aba altından sopa göstermeyi, kendisine danışılmadan(!), onayı alınmadan başlarına buyruk işler yapma- larından dolayı kızgın ve intikam içinde olduğunu da çeşitli şekil- lerde  ima  etmeyi,  hissettirmeyi  ihmal  etmedi.  Veli  Öğretmen ağayla dikleşmeye, onunla tartışmaya girmeyip,  yaptığı şeylerin köy için, kendileri için olduğunu; bunları yapması gerektiğini, eğitim öğretimin faydalarını anlatıp, bu çalışmalara karşı çıkanla- rın devleti, milleti karşılarında bulacaklarını bir öğretmene yakı- şır şekilde nazikâne ve ilmî bir şekilde izaha çalıştı.
Şüphesiz Seyda Ağanın okumaktan, okuldan çok şey anladığı söylenemezdi.  O,  insanlar  okursa  saltanatının  bozulacağından korkuyor;  okumanın,  uyanmanın  kendi  zararına  olacağı  yanlış inanç  fasit dairesinden kurtulamıyordu. Anlaşılan Veli’nin daha çok işi vardı. Ancak bütün bunları başına büyük gaileler açmadan nasıl başaracaktı? İşte asıl mesele buydu: Kırıp dökmeden, yık- madan, yıkılmadan iyiyi, güzeli kötünün yerine ikame etmeyi ba- şarmak.
Artık bundan böyle yeni bir dönem başlıyordu. Veli Öğretmen bir  yandan  yüz  elliyi  aşkın  çocukla  boğuşurken;  öte  yandan cahillikle, baskıyla, yoksullukla, ağalarla, korkuyla, tehditle, ali- cengiz oyunlarıyla,  tuzaklarla... da boğuşacaktı. Bir yanda dev problemler, güç ve kudret,  cehalet... Öte yanda kendini bu işe adamış garip bir öğretmen, yanında hissettiği devleti ve milleti ve de  açıktan  açığa  onu  seven  ve  sayan  muhtar  emmi,  sevgisini açığa vurmaya korkan köylüler... Ve işte feleğin çemberinden bil- mem  kaç  defa  atlamış,  aslında  onun  için  de  ne  güzel  şeyler düşündüğünü henüz anlayamayan bir ağa ve Veli Öğretmen... Kim daha güçlü çıkacak, kim daha önce pes edecek; kimin gücü, kuvveti, aklı galip gelecekti?...
***
Veli köyü için, çocukları için, Seydo Ağa için güzel şeyler yapma  aşkıyla  geceleri  uyuyamama  pahasına  plânlar  üretiyor, düşünceler geliştiriyorken, ağa da onun için bir ders, bir gözdağı vermek; yavaş yavaş hissetmeye başladığı, kendine mahkûm say- dığı  insanların  uyanmasına,  ağalığının  sona  ermesi  endişesine karşı plânlar, çareler düşünüyordu. Toy bir öğretmen koca bir ağa ile başa çıkabilir miydi? İki tane kör kurşun belki de “ögretmen begi” geldiği gibi götürebilirdi!...
Veli Öğretmen ağa olayını çözmek için kendisiyle günlerce, geceleri gözüne uyku girmemesi pahasına tartıştı durdu:
_ Bu ağaya da okumayı; okumanın, öğrenmenin gereğini, faydasını öğretmeliyim. O zaman o da benimle beraber olur.
_ Hiç sanmam. O bu cehaletten cesaret ve güç alıyor.
_ Ama o bilmenin gücünün, kıymetinin idrakinde değil ki...
_ Bilmenin, öğrenmenin ona ne faydası olur? Bunu ona nasıl anlatacaksın?
_ Öğrendikçe daha çok kazanır, daha çok sevilir sayılır.
_ Nasıl?
_ Baksanıza şu arazilere... Nerede traktör, hani sulu tarım? Ya gübreleme?...
_ Ağanın buna çok mu ihtiyacı var? O bir ağa! Birileri çalışır... Az ya da çok, o da ağalık yapar.
_ Ama iyi anlatılırsa o da buna inanır. Bir yerine iki üç almanın bir zevkini tadarsa...
_ Peki ya, okuma yazmayı herkese ulaştırırsan ağanın saltanatı
sarsılmaz mı?
_ Ne biçim bir saltanat böyle! Belki de "adamım" dediklerinin hiçbirisi onu gönülden sevmiyor. Eminim ki, insanları kendi iste- ğiyle serbest bırakıp, onlara toprağı bölüştürse, o zaman onu daha çok ve kalpten severler.
_ Peki o zaman ağalık kaybolmaz mı? Onun yerine onu tatmin edebilecek ne koyabileceksin?
_ Demokrasi...
_ Yapma be kardeşim! Demokrasinin burada ne işi olur; ağanın karnını, gururunu nasıl doyurur?
_ Olur, olurrr. Koca bir köy. Koysun adaylığını muhtar olsun. Sevilen, sayılan bir muhtar; içi boş, zoraki sevilip sayılan bir ağa- dan daha iyi değil mi? Uğraşırız, didiniriz, burasını bir nahiye ya- parız. Olsun belediye  reisi... El ele verip çözelim köyümüzün dertlerini. Kan davası, yoksulluk, eğitimsizlik… Yetmez mi bun- ları çözmenin onuru, hazzı?...
***
Yine o gece de bunun gibi düşüncelerle geç saatlere kadar uyu- yamamıştı Veli Öğretmen. Ağa da uyuyamamıştı, ama onunki zıt düşünceler yüzündendi. Bu mel’un muallim ya çekip gitmeli, ya da kuzu gibi gelip ağaya teslim olmalıydı. Düşündü, taşındı; şimdilik ufak bir uyarı ateşi yeterliydi! Veli Öğretmen beyin yorgun- luğuyla uykuya dalmıştı ki, ağa iki adamını gönderip önce okulun camını  çerçevesini indirtti, sonra da “muallim beg”in camlarını kurşun yağmurundan geçirdi.
Veli Öğretmen  kâbustan  uyanıyormuş  gibi  kurşun  sesleriyle sendeledi. Bayağı korkmuştu. Kafasını yataktan çıkaramadı. Gün ışımasına kadar da yatağın içerisinde kâbuslarla boğuşup durdu... Gün ağarınca biraz sakinleşmiş olarak kalkıp etrafa bir göz attı. Evet, bunlar kurşun izleriydi.  Biraz düşününce hangi mevziden geldiğini zorlanmadan anladı. Kendini  iyice sakinleştirmek için hemen bir çay demlenmeye koydu. Sofrayı hazırlayıp, aheste bir şekilde karnını doyurmaya çalışırken yeni stratejisini düşünmeye başladı: Okuluna gidecek, dersini verecek, akşamleyin de ağaya
uğrayıp konuyu görüşecekti.
Bu duygular  içerisinde  okulun  yolunu  tuttu.  Okula  varınca, sakinleşmiş sinirleri galeyana geldi: "Bre namussuzlar! Okuldan ne istediniz?" diye bağırdı. Ama yapacak bir şey yoktu şimdilik. Yanı yöreyi düzeltmeli, çocuklara mümkün mertebe bir şey çak- tırmamalıydı.
Veli Öğretmen okulu kapayınca, her türlü riski göze alarak; as- kerî olmayan bir kumandan cesaretiyle ağanın kapısına dayandı. Ağa Veli Öğretmenin teşrif edeceğini, bıyığının altından kıs kıs gülerekten  bekliyordu. Onu kapıda görünce hiçbir şey olmamış gibi, riyakâr bir saygı muhabbetiyle karşıladı.
Veli hemen konuya girip yaptığının yanlış olduğunu anlatmaya koyuldu. Ama ağa olayı inkâr ediyor, sözü dönüp dolaştırıp ağalı- ğına, köyün sahibinin kendisi olduğuna; kendisinin bilgisi ve izni olmadığı şeylere burnunu karıştırmamasına getiriyordu.
Veli Öğretmen dili döndüğünce, günlerce ağa hakkında düşün- düğü güzel şeyleri anlatmaya, gece yapılan şeyin yanlışlığını iza- ha çalıştı. Ama ağa bunları pek dinlemiyor, hatta alay edici tavır- lar takınıyordu. Bütün bunlara rağmen Veli Öğretmen yılmadan, usanmadan saatlerce anlattı.  Şimdilik karşı çıksa, alay etse de; kafasının bir köşesinde bir şeyler kalır, bir iz bırakır diye düşü- nüyordu. Zaten anlatmaktan, izah etmekten gayri, cahillikle mü- cadele için elinde başka ne vardı ki?...

metin üstündağ


Yorum Gönderme

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.