Dünya Sineması





Bir kız ile karşılaştım

Göz aldatan bir sinema
Gözlerine baktım, geçtim
Ben de oldum bir sinema.
Göçler gider, katar katar
Kimi alır, kimi satar
Okun doğrulamış atar
Batan oklar, hep sinema.
Bir an evvel geçen halım
Gözünden kaçtı maralım
Felek, çeviriyor film
İşte büyük bir sinema.
Şaşar Veysel bu ne haldır
Hakikat da hep hayaldır
Hayat filime misaldır
İşler güçler hep sinema.



Sinema, rüya ve hayat üzerine ortak bir yazı yazılması gerektiğinde, önceleri olduğu gibi yapılacak ilk alıntı Aşık Veysel’in bu şiiri olmalıdır. Aşık Veysel, şiirin ilk üç dörtlüğünde aşktan, olağan hayatından, felekten bahsediyor ve son satırlarda, işte bu üç satırlık hayat bir sinema diyor, noktayı koyuyor. Satırları tek tek inceleyecek olursak, hayatı temaşa ettikten sonra, ilk olarak şaşkınlığını belirtiyor-şaşar Veysel bu ne haldir-  daha sonra çıkardığı sonucu söylüyor-hakikat de hep hayaldir- .


Bu ‘hayal’i anlamak için ikinci satırda çıkardığı sonuç üzerinde biraz durmak gerekiyor sanırım.  Nasıl oluyor da insanlar hakikati bulmaya çalışırken hatta herkese göre hakikat de farklı farklı olurken, peşinde koştuğumuz bu hakikat hayal oluyor? Oysa, herkesin kalbi hakikat için çarpar. Hayat temaşa edilip tam hakikat bulunmuşken nasıl oluyor da hakikat bir ozanın dilinde hayal olduğunu haykırabiliyor?


İlkçağ filozoflarından Platon bu konudaki fikirlerini idealar alemi başlığında açıklamıştır. Ona göre, içinde bulunduğumuz dünya gerçek bir dünya değildir, göreceli bir hayaller alemidir. Aynı sinemayı izleyen kişiler nasıl farklı yorumlar çıkarıyorsa, dünya üzerinde görünen ve yaşanan her şeyden de insanlar farklı yorumlar çıkarırlar. Kişilerce görünenler farklı farklı olduğu için, sabit ve gerçek bir dünya vardır diyemeyiz, dünyayı ‘idealar alemi’ diye ifade edebiliriz ancak.


Aynı düşünceyi öngören Mevlana, görünen her şey hayaldir, demiş ve günümüze kadar gelen fikirlerini ‘dünyanın hayal olması’ neticesi ile ‘dünya hayal ise gerçek nedir’ sorusu üzerine kurmuştur.
Gün gibi açık gördüğümüz, hakikat bildiklerimiz, bir başkasınca farklı yorumlanır; aynı sözlerle ifade etsek bile zihnimizdeki yansımaları muhakkak çeşitlidir. Bizce hakikat olan da hayallerimiz gibi özel ve kişiseldir. Kısa ifadesiyle, hakikat de hep hayaldir.
Hakikatin de hayal olması mevzusunda bize ışık tutan hem de bu fikrin eskiden beri düşünülegeldiğini anlatan bir de kısa hikaye var: Çinli bir bilge rüyasında kelebek olduğunu görür ve uyanınca kendi kendine şöyle sorar: rüyasında kelebek olduğunu gören bir adam mıyım yoksa kendini adam olarak düşleyen bir kelebek mi?


 ‘Düş’ kelimesi geçtiği için artık devreye rüya da girmiş oluyor ve hayat belki de bir rüya olduğu için hayal oluyor. Günlük, uyanık hayatımızdaki sözler uyurkenki düşlerimize benzetiliyor ve deniliyor ki ‘doğru sözle yalanın farkı ne ise, gerçek rüyayla yalancı düşlerin farkı da odur’. Bazen geceleyin rüyamızda gördüğümüz biriyle, o gecenin sabahında karşılaşabiliyoruz yahut rüyada gördüğümüz aynıyla veya tabiriyle gündüz gerçekleşebiliyor. Bazen rüyanın tabiri yine rüyanın içinde olabiliyor ya da iyi bir davranışımızın hediyesi bize güzel bir rüyayla sunuluyor. İkram sunulduğu bir rüyadan uyanmak istemiyoruz ve ciddi olarak düşünüyoruz ki belki rüyalar uyanıkken yapıp ettiklerimizden daha sahicidir.




Rüya ve sinemayla hayatın bağlantısını ‘Rüya Sineması’ kitabında uzun uzun açıklayan Sadık Yalsızuçanlar, konunun daha iyi anlaşılması için belirttiği ifadelerden birinde de, bir rüya yaşadığımızı ve bunu gerçek sandığımızı, bu rüyanın da tanrının rüyası olduğunu belirtiyor. Bizim gördüğümüz rüyalar ise büyük rüya içindeki küçük rüyalar kalıyor.
Büyük düş içindeki küçük düşler bazen sahici bazen de vesveseci düş olarak görünüyor. Rüya-ı sadıka denilen gerçekçi rüyalar hakikat damlalarından oluşuyor.  İslam tarihinden bilindiğine göre ise peygamberlere nübüvvetleri ilk olarak sadık rüya ile müjdelenmiştir. Yani rüya, hayal olan hakikati bize düşlerimizde göstermekte bir vasıta oluyor ve ‘hakikat de hep hayaldir’ sözüyle Aşık Veysel’i anlamamıza yardımcı oluyor.


Bir düşten uyandığımızda çevremize alışmaya zorlanırız, başka bir dünyadan kopup gelmiş gibi zihnimiz tam olarak etrafı algılayamaz, hemen alışamayız.  Bu halin gerçekle hayal arasında sendeleme olduğunun bir kanıtı da, insana farklı bir bakış açısı sunan yakaza halinin uykunun hemen ertesinde yaşanmasıdır. Diğer yandan, rüya görmeyi sinema izlemeye benzetirsek, bir sinemadan çıktığımız andaki izlenen olayların geçip gitmiş olma, başka bir dünyaya dönme hallerini rüyadan uyandığında da yaşandığını fark ederiz. Hem rüyada hem sinemada aktif olarak etki edemediğimiz olaylar olmakta, biz izleyici konumunda onları izlemekteyizdir.


Sinemanın oluşum aşamalarına baktığımızda ise, görüntünün göz yanılmasından ibaret olduğu görürüz. Aslında el ile tutulup hissedilir olan sadece film karelerinin döndüğü küçük bir makine ve beyaz perdedir, izlediğimiz sahneler sonradan ortaya çıkar. Aynı kareyi saniyede yirmi dört kez yansıtırsak bir süreklilik oluşur ve görüntü elde edilir. Görüntünün saniye içinde defalarca gidip gelmesini göz algılayamaz, yansımaları zihninde birleştirir ve oluşan hareketliliği izler. Bu bilgiler ışığında Platon’un idealar alemine döner ve maddenin var olmadığını varsayarsak, dünyanın her an hem ‘var’ hem ‘yok’ olduğunu; insan gözünün ise yanılması ile hep ‘var’ gibi gördüğünü ve görünen her ne ise ekranda izlediklerimiz gibi yansıma olduğunu söyleyebiliriz.


Bugün ise, biz güncel olaylarla darılmış zihnimizde, siyasi görüşümüz var sanıp da tek yönlü savunmalarımızla, tuttuğumuz takımla, bulunduğumuz mahalle ile, komşumuz ile, ülkemize komşu ülkeler ile, ülkenin lideriyle, idarecisi, bürokratı, belediye başkanı, çalışanı, işçisi ile, hatta üstümüz başımızla, modayla; kısacası bizdeki hayatla o kadar meşgulüz ki, olan bitene uzaktan ilahi bir gözle bakıp yaşamı anlamaya çalışmıyoruz bile. Biz takip etsek de etmesek de sürekli siyasi, ekonomik olaylar oluyor, paranın akışı değişmiyor, fakir daha da fakirleşiyor, zengin daha zenginleşiyor, dünya kupasını biz takip etmesek de bir ülke alıyor, biz bilmesek de kartel medya ünlü yaptığı kişilerin peşinde koşturuyor, yazarlar yine yazıyor, çizerler yine çiziyor, herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Bu konumda bir tek şahıs olarak insanın görevi hiç olmaktan öteye gitmiyor. Mahalleyi, şehri, ülkeyi, dünyayı ve sonra tüm evreni düşünen insan, kendisinin iradesi dışında her şeyin bir sinema misali döndüğünü fark ediyor. Durum bu iken ‘işler güçler hep sinema’ sözü tam da yerinde oluyor.
Sonuç olarak hayat bir hayal ve yaşadığımız hayat aynı düşler gibi kulağımıza bazı gerçekleri fısıldıyor, daha önemlisi düşler gibi kısa sürüyor. Hayat bir düşlemedir, tabir yerindeyse bir rüyadır ve daha derinden düşünüldüğünde sinema da rüya-hayat ikilisine dahildir.


 Geçtiğimiz zamanın müceddidi,  İstanbul’da mezarlığa nazar bir yerde oturmuş iken hayalinde, ‘insanları ayakta gezen cenazeler suretinde’ görüyor ve kendi kendine diyor ki: ‘madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı sinemada gezer gibi görülüyor, ileride katiyen bu kabristana girecekleri de girmiş gibi gör, onlar da cenazedir, geziyorlar.’  Zamane bilgesinin ifadesine göre hayat,  sinema-ı Rabbaniye adlı büyük bir sinema, yani Allah’ın sineması. Bir gün ölecek olanların yürüyor görünmesinden ibaret olan bir sinema, bir rüyadan ibarettir, diyor dünya.


Sinema yoluyla gerçeğe ulaşmanın yolunu yine en güzel şekliyle sinemalar anlatabilir. Türk ve dünya sinemasında gerçeküstü bu fikirleri işleyen filmler yapılmıştır. Bu yoldaki filmlere örnek olarak Semih Kaplanoğlu’nun ‘Yusuf üçlemesi ‘ dediği Süt, Yumurta ve Bal filmleri ile Mesut Uçakan’ın ‘hepimiz sonsuz karelerden oluşan bir filmin içindeyiz’ düsturuyla yönettiği filmler verilebilir.  Dünya sinemasından en güzel örneklerini ise Rus sinemasından Andrei Tarkovsky’nin  ‘Kurban’ ve ‘İz Sürücü’ filmlerinde bulabiliriz.


Nihayetinde dünya hayatına rüya, hayal, sinema benzetmesi yapsak yahut kutsal kitapta geçtiği üzere ‘bir oyun ve oyalanmadan ibarettir’ desek de bu fikirler salt benzetme yapmak, bilgeleri anlamak için değildir elbet. Yaşadıklarımızın, izlediklerimizin, hissettiklerimizin ışığında, gerçeküstüne ait kulağımıza fısıldananların izinden giderek sorulara cevap bulmak bir amaç olmalıdır. Gerçeğin gerçek olmadığını bilmek bizi büyük gerçeğe götürmelidir; ancak o zaman rüyalarımızı, sinemaları, hayatımızı farklı yorumlamanın bir anlamı olabilir.

kübranur ayar


( Bu yazı ilk olarak derindusunce.org adresinde yayınlanmış olup, yazarının bilgisi ve izni dahilinde sitemizde yayınlanmakdatır.)



6 yorum:

  1. kalemşaha hoşgeldiniz
    çok güzel bir yazı olmuş, sinema ve sinema kitapları üzerine yazılarınızın devamını dileriz

    YanıtlayınSil
  2. Rüya,hayal ve sinema üçlemesini güzel işleyip aynı hamurda yoğurmayı başarmışsınız. Tebrikler..

    YanıtlayınSil
  3. Kübranur Ayar1 Eylül 2010 01:26

    teşekkür ederim. handan hanım'a özellikle teşekkür ederim:)

    sahneye farklı bir açıyla bakmak dünya sinemasında başarılı kılacak bizi, umuyorum.
    sinema üzerine yine yazmaya çalışacağım.sağolun.

    YanıtlayınSil
  4. Çok güzel bir yazı kaleme almışsınız,üstadı,sadık bey'i ve sinemayı tek gerçeğin içine oturtmuşsunuz, tebrikler...

    YanıtlayınSil
  5. Yazılarınızı derin düşünce'den de takip ediyordum, sizi burada da görmek çok güzel.Tebrik ediyorum ve yazılarınızın devamının gelmesini temenni ediyorum. Ayşenur Buz

    YanıtlayınSil
  6. Sadık Yalsızuçanlar'ın rüya sineması notlarından etkilenmişsiniz sanıyorum :) Başarılı..

    YanıtlayınSil

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.