Evlilik


“…Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz…” -Bakara 187-

Stratejistler ne der bilmem; ama insan hayatının en stratejik kararları ‘evlilik’ konusunda alınan kararlardır. Evlilik kavramını şirket ortaklıklarında bile kullanan insanlar, ülkelerin birbirleriyle ilişkilerinde de bu kavramı kullanmakta bir beis görmüyorlar. Hatta evlilik kavramını kullanarak ilişkilerin ciddiyet düzeyini belirleyebiliyor, birçok devletin biraraya geldiği birliklerde ayrılmaz bütünleşmeyi vurgulayan katolik nikâhı’ndan bile bahsedebiliyorlar. Evlilik, ciddi bir kurum olduğu için ciddi koşullar barındırır. İnsanların böyle hayatî bir konuda karar verirken titizlenmelerini de bu sebeple doğru anlamak gerekir.

Mevcut evliliklerden her hangi birinde doğmuş ve büyümüş bulunan insanın gözlemlediği ve analiz ettiği ilk evlilik örneği, ebeveyninin evliliğidir. Genellikle ferdin, evlilikle ilgili hayal standartları bu ilk örnek incelenerek elde edilmiştir. Sonraki örnekler, masallardan, kitaplardan,dizilerden ve fimlerden devşirilmiş; elde edilen görsel ve zihinsel deneyimler ilk örnek dışında, yakın akraba/komşu evliliklerinde denetlenmiştir.

Müstakbel bir eş olarak çocuk, masalların gerçeküstü söylevlerine farkında olmadan kapılıp giderken, gerçek, ebeveynin evlilik içi ilişkilerinde kendini, kendi çıplak doygunluğunda umarsızca tanıtmaktadır. Fert, evlilikle ilgili kanaatlerini bu dual algılamanın bulanık sularında oluşturmaya devam eder. İlk gençlik dönemlerinde evliliğe dair tepkilerin bir kısmı evliliği tümden dışlayıcı, diğer bir kısmı da ideal evliliği önceleyici/sağlayıcı doğrultularda sürüklenir.

Çocukluğun dual algı mahkumiyeti ve gençliğin teklifsiz dışlayıcılığı ya da idealistliği erken yetişkinlik dönemlerinde evlilikle ilgili karar alma süreçlerinde taban olarak kullanılır. İki genç insanın evlilik kurumunun inşâsı aşamalarında aşması gereken iki büyük sorun yumağı vardır; korkular ve beklentiler. Bu iki sorun evliliğin erkek ve kadın kısmında birçok kişisel birikim çukuru veya kişisel hayal zirvesi oluşturmuştur. Gözlenmiş ve izlenmiş örneklerin taraflarda bıraktığı olumsuz tortular, haklı veya haksız bir konumda karşılıklı korkuların oluşmasına ve korku patlamalarının her an tetiklenmesine sebep olmaktadırlar. Buna karşılık diğer bir sorun yumağı da karşılıklı beklentilerin oluşturduğu kişisel hayal zirvesidir. Bu zirve, olumsuz örneklerin tersinirliğinden üretilmiş kişisel olumlulayıcı ve tamamlayıcı özellikler taşımaktadır. Ve karşılıklı hoşgörü-kabul meknizmasına ihtiyaç duymaktadır. Buna karşılık beklentilerin, sırtlarında taşıdıkları dayatma gücü, hayal zirvesinin kişisel olmaktan öteye gidememesine neden olabilecek ve oluşması kuvvetle muhtemel tıkanıklığın korkuları besleyen birikim çukurlarına yeni yıkım artıkları bırakması gibi riskler ortaya çıkabilecek, böylece kişisel hayal zirvesi olumlayıcı/tamamlayıcı olmaktan daha fazla olumsuzlayıcı/ eksiltici sonuçlar doğuracaktır.

Evlilik, erkek ve kadın için ruhsal ve fiziksel bir bütünleyicidir. ”Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz” Standart koşullar altında gerçekleşmiş bulunan evliliklerin en önemli özelliği budur. Erkek ve kadın ruhsal ihtiyaçları ile birlikte fiziksel ihtiyaçlarını da tamamlayabilecekleri meşru bir çerçeve elde ederler. Evliliğin karşılıklı birer örtü niteliğini görecek eşleri biraraya getiren sosyal bir kurum olması, örtüsüz fertlerin yaşayacakları ve çevrelerine yayacakları negatif istekleri ve davranışları ortadan kaldırmaya yöneliktir. İdeal olmayan evlilikler bile kurumsal ağırlıkları dolayısıyla asli iki üyeyi karşılıklı kontrol mekanizması içerisinde tutarak sağlıklı toplumlar oluşturmak ve sağlıklı çocuklar yetiştirmek için kullanılabilir olmaktadırlar.

Günümüz insanının evlilik kurumuna bakışı gün geçtikçe farklılaşmaktadır. Din, sözkonusu kurumun gerekliliğini ve sürekliliğini vurgularken, bilişsel düzeyde dinden uzak kalmayı tercih eden fertler evlilik dışı birliktelikleri normal olarak algılamaktadırlar. Evlilik dışı birlikteliklerin artmasındaki en önemli etken evlilik kurumunun bağlayıcılığıdır. Son zamanlarda önemi hızla artan evlilik sözleşmeleri, bu bağlayıcılığı sınırlandırmakta, hatta eşlere farklı kişilerle birliktelikler yaşanmasına izin verecek hükümleri içerecek esneklikte olabilmektedirler. Çıkar sözleşmeleriyle anlam kayması yaşayan evlilik kurumu, sosyal bir kurum olmaktan çok ekonomik bir ortaklık haline gelmektedir.

Evlilik kurumunun geldiği son nokta gençleri haklı olarak endişelendirmektedir. Karşılıklı tanıma koşullanmasıyla evlilik kurumuna yaklaşan eğitimli genç, yeterli olup olmadığına emin olmadığı sorgulama gücünü sağlıklı birşekilde kullanamamakta, kendi oluşturduğu kanaatleri yeterli sayarak karşısındaki insanı kabul etmekte/sorgulayıp dışlamakta; deneyimli yetişkinlerin olumlu/olumsuz tenkitlerini gereksiz bularak tanıdığını sandığı kişiyle evlenmekte veya onu reddetmekte cesur davranmaktadır.Yine aynı şekilde deneyimli yetişkinlerin önerdiği ve seçtiği kişileri yeterli bulan/bulmak zorunda kalan eğitimsiz gençlerin herhangi bir sorgulama hakkını kullanmamaları da travmatik bir durumdur. Ne var ki; istatistikler boşanma oranlarının üniversite mezunu çiftlerde daha yüksek olduğunu kanıtlamaktadır. Kuşkusuz görücü üsulü ile gerçekleşen evliliklerde görülen boşanma oranı düşüklüğü, evlilik kurumunun ideal bir şekilde yürüdüğü anlamına gelmemektedir. Bu daha çok, evliliğin insan üzerindeki durgunlaştırıcı ve sonrasını düşündürücü yapısının gücünü ve aracıların oluşturduğu koruma kalkanına sahip evliliklerin daha uzun ömürlü olduğunu gösterir.

Birbirini tanıyarak evlenen çiftler aracıların oluşturduğu koruma kalkanından mahrumdurlar. Yeni söylemde evlilik psikolojisi ve bu psikolojiyi denetleyen ombudsman psikoterapistler, görücü usulundeki daimi koruma kalkanını oluşturmak üzere konumlanmış ve insanlar modern çağda yeniden aracılara muhtaç hale gelmişlerdir. Hatta bu türden kurumlar evlilik öncesi uyum merkezleri adı altında bir nevi görücülük üsulünü yeniden kullanıma sokmaya çalışmaktadırlar. Evlilik okulları, ebeveyn okulları, milyonlarca yıllık insanlık tarihinde yeni tip aracı kurumlar ve kişiler olarak eğitimli insanları evlilik kurumunun saygın şemsiyesi altına toplamaya gayret etmektedirler. Ezeli ve ebedi kaide değişmemektedir:” Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf düzeltmek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdardır” (Nisa 35)

İnsanların ürettiği ve Medenî hukuk adını verdikleri hukuk sistemleri kadının veya erkeğin haklarını korumak üzere her gün kendilerini geliştirmek zorunda kalmakta, yüksek yargı kararları, birer ictihat olarak kanun yerine geçip kadın ve erkeğin uzlaşması üzerine farklı seçenekler üretmektedirler. Fakat Kur’an :”.. . Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler…”(Bakara 228) demektedir. Önce insan’ı sadece erkekten ibaret sayan, sonra birer lütuf bahşeder gibi süregiden zamanda kadına bir insan olarak kullanabileceği esnek hak aralığı ikram eden ve bundan sonrasında ortaya çıkan dengesizlikleri ortadan kaldırmak için erkeklerin haklarını düzenleyen insan, yetersizliğini gizleyememektedir.”Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır” (Nisa 128)

Tüm tahriflere rağmen evlilik kurumu insan merkezli olmaktan uzaklaştırılamamakta ve varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Ne yazık ki; gençler, ebeveynlerine ait buldukları evlilik şeklini beğenmezken, kendilerinin üretebildikleri bir şekle henüz sahip değiller. İtiraz ettikleri, kader merkezli evliliklerle,irade merkezli evlilikler bağlamında yeterli kanaatlere ulaşabilmiş de değiller. Görücü üsulu evliliklerle, karşılıklı tanıma ile başlayan evlilikler arasında açığa çıkan büyük boşluk gençleri yeni tür korkulara sürüklemektedir. İnsan’ın ,kaderi’nde ne yazıldığını bilmemesine rağmen, yaptığı tercihleri kader’e yüklemesi çok ilginç bir tezat oluşturmaktadır. Bu tezat, kendi iradesiyle karar veren insanın kader dışında bir gerçekleşmeyi sağlamaya gücü yetecekmiş gibi bir anlam kaymasını da barındırmaktadır. Görücü üsulü zemininde gerçekleşen evlilikler kader dahilinde; seçerek, anlaşarak gerçekleşen evlilikler kader dışında gibi algılanmaktadır. Oysa kader, insanın bilerek düşünce ve davranışlarını ona uydurmaya /uydurmamaya çalıştığı bir program değildir. Kader, sadece Allah tarafından bilinir ve zamana tabii olan insan, aklı ve iradesiyle karar vermekle mükelleftir. Evlenme üsullerinin bu tarz bir değerlendirme zemini bulması geçmişte yapılan saptırmalardan kaynaklanmaktadır. Allah’ın insan irâdesi’nin alanına koyduğu evlilik kararının, insanlar tarafından yanlış konumlandırılan kader’e yüklenmesi, rıza dışı evliliklerin meşrulaştırılması gibi ahlâk ve İslâm dışı gerçekleşmelerden dolayı insanların algılarına sürülmüş kara bir lekedir. Elbette; Allah, yarattığı her şey üzerinde hüküm ve bilgi sahibidir. O’nun bu sınırsızlığı, sorumlu tutulacağı alanlarda insanı kendi iradesi dışında davranmaya zorlamaz. İnsan’a kendi irâdesi ile yüklenen sorumluluklar dolayısıyla ödül ve ceza sistemini vaadeden Allah, insan iradesi üzerinde bu tarz bir baskı kurmamıştır. Zirâ Allah âdildir.

Yeni nesil müslüman genç erkeklerden ve genç kızlardan birçoğu yaşadıkları toplumların/devletlerin fertlere tanıdıkları hakları kısıtladıkları- eğitim-öğretim hakkı,çalışma ve giyinme hakkı- üzere bir sıkıntı yaşadıklarını vurgulamaktadırlar. Onların şikayetlerinde haklı oldukları kanunlar,yönetmelikler ve uygulamalarla sabittir. Kanun koyucular ve kanunlara uyulup uyulmadığını denetleyen yargı ve kolluk sistemi kadınlara dayatılan kıyafet tiplerini hukukî bulurken demokratik davranmayarak anayasal anlamda tutarsız davranmaktadırlar. Dayatılan ve meşrulaştırılan kıyafet tiplerine gore insanların özel/iş hayat alanlarını daraltan ve eş seçimlerinde, medeni hukuk’un sağladığı hakları kullanamayan bazı tesettürlü kızlar ve kadınlar ile yasaklanmış kıyafetleri giyen eşlere sahip olmakla işlerini kaybetmek riskinin tetiklediği kaygılar taşıyan erkeklerin özgür iradeleri bizzat sistem eliyle sınırlanmaktadır. İnsanları inandıkları değerlere göre davranmaktan dolayı cezalandıran sistem laik bir sistemden daha çok dayatmacı ve din karşıtı bir sistem olarak yerinde durmaktadır. İnsanlar eş seçimlerinde yaşadıkları ruhsal ve fizyolojik,sosyolojik sorunlardan sonra bir de ideolojik sorunlarla boğuşmak zorunda kalmaktadırlar. Medenî hukuk sistemi, yazılı olmayan ilkel hukuk normlarını yazılı hâle getirerek medenî özelliğini kazanmış olmamaktadır.

Aynı sistem, resmî tek,gayrî resmî çok eşliliği de medeni-çağdaş bulmaktadır. Eşlerin anlaşmış olmaları hâlinde tek eşliliği, birlikte yaşama formülasyonuyla çok eşliliğe dönüştürmekte ve resmi eşten başkasıyla yapılan ‘cinsel eylemi’ suç saymamaktadır. Buna karşılık büyük sosyal sorunlar oluşturan bu tür düzenlemelerin neden olacağı sosyolojik ve psikolojik travmaların önüne geçebilecek Kur’an ile verilen ruhsatı çağdışı kabul etmekten çekinmemektedir.”Eğer, yetim kızlar hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur” (Nisâ 3) Sistem sağlık,ekonomi vb sorunlarla birliktelikleri sağlıklı birşekilde yürümeyen eşlerin resmi kurumlar nezdinde ayrılık işlemlerini onaylamadan başka bir eş ihtiyacını giderecek yasal düzenlemeleri yapmamakla birçok zarar verici ve yıkıcı olayların müsebbibi olmaktadır. İnsanları tek eşliğe mahkûm ederek onların sahip oldukları hakları sınırlarken sistemin öngürdüğü şey evlilik kurumunun sağlığıdır ve birden fazla eş, erkek için sorunlar yumağı olmaktadır. Muhakkak ki, birden fazla eş bir ruhsattır, emir değildir:”Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır kılınmıştır”,diyen Allah,” Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise büsbütün gönül verip ötekini askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir”.( Nisa 129) şeklinde uyarılarda bulunarak tek eşliliğin adalet sağlanmasında uygun olduğunu bildiren 3. Ayeti tamamlayıcı bir ayetle insana seslenmektedir. Ve Allah, verilen ruhsatın keyfiliğini tavsiyelerde bulunarak insan irâdesinin yürütme aralığında daraltmıştır. Ancak, mevcut eşle yaşanılabilecek sıkıntıların giderilmesine de –diğerlerini boşama şartı olmadan dörde kadar eş almak- izin vermiştir.

Kadınların ve genç kızların zihinlerine hâkim olan eşitlik algılarına aykırı gibi duran ve onları, erkeklere daha fazla hak tanındığı şeklinde yanılgılı düşüncelere sürükleyen yukarıdaki ayetler, insanı yaratan Allah’ın insanın yaşayacağı sıkıntıları biliyor olmasından kaynaklanan bir ruhsattan bahsetmektedir. Bu ruhsatın içeriği farz/emir değildir. Aile içi problemlerin köklerine de ışık tutan Allah, düşünceleri modern-çağdaş algılarla sınırlanan müslüman genç kızların ve kadınların anlamakta zorlandıkları evlilik gerçeklerine dikkat çekmekte ve tavsiyelerde bulunmaya devam etmektedir: “Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. Başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. onları dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür”( Nisa 34)

Yaşanan sosyal gerginliklerin bireysel gerginliklerden beslendiğini gören insanoğlu, artan boşanmaların, evlilik içi şiddetin vardığı ölümcül boyutların ve evlilik içi iki başlılıktan kaynaklanan faciaların istatistiklerini kolaylıkla tutabilecek ve inceleyebilecek teknik donanıma ve imkanlara sahip olduğu üçüncü bin yılın başlangıcında bu ayetin neden indiğini anlamakta zorluk çekmeyecektir. Allah,eşinin itaatsizliğinden dolayı öfkelenen erkeği üç aşamalı bir yola sürüklemektedir. İtaatin ve itaatsizliğin sınırlarını çizen Allah, itaat gerçekleştikten sonra başka yol aramamayı emrediyor ve tersi durumda boşanmaya izin veriyor: “Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman, ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları tutmayın. Bunu kim yaparsa kendine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”(Bakara 231) Modern çağ, ayrıldığı için öldürülen kadınların cesetlerini saklayamadığı halde Allah’ın koyduğu sınırları anlamakta güçlük çekmeye devam ediyor; kadının dövülmesine dair üçüncü aşama ruhsatını öne çıkararak bu ruhsatı eleştiriyor ve riyâkârca, masum bir varlık olarak telakki ettiği erkeğin kadını öldürme, tecâvüz etme veya tehdit etme gibi ileri derece vahşete kadar gidemeyeceğini tasavvur ediyor. Sonra da tasavvur etmediği gerçekleşmelerle karşı karşıya gelince, erkeği cezalandırmak için yeni kanunlar ihdas etmekten utanmıyor. Herşeye rağmen Allah’ın ayetlerini kuşkuyla karşılayan müslüman kadını ve erkeği Allah: “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”( Ahzâb 36) diyerek tekrardan uyarıyor. Görüldüğü üzere evlilikle ilgili temel problemler eş seçmekle sınırlı değildir.

Bazı müslüman genç kızların, kendilerinde bulunduklarını vehmettikleri üstünlükleri dolayısıyla, evlenmeyi düşündükleri veya kendilerine evlilik teklifinda bulunan erkeklerle ilgili kanaatleri de eş seçimi döneminde önemli sonuçlar doğurmaktadır. Yüksek öğretim yaparak belli bir meslekle iş hayatına atılan veya evde bekleyen genç kız/genç erkek, kendisine denk olmadığını düşündüğü genç kızı/erkeği dışlarken, hiç şüphesiz evlilik kurumunu çocukluğunda dinlediği masallar çerçevesinde algılıyor, kişisel hayal zirvesinde görünüyor olacaktır. Ve göründüğü bu yerde, “Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, O’nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”(Nisâ 32) ayetinin dikkat çektiği yerleri tefekkür etmek zorundadır. Doğru bir mantık yürütme de kşisel hayal zirvesinin yeri elbette vardır, ancak gerekçeler yeterli değildir. Evlilik uyumlu bir birliktelik ise, birlikteliğin mesleki ve diploma boyutu, hem erkek için hem de kadın için aynı derecede önem kazanır. Denklik kurgusunun temelinde yer almayan ‘sevgi’, denkliği bozan temel unsurdur. “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum 21) Ayet, sevgi ve merhamet temeline oturttuğu evliliği başka hiçbir kıstasa gerek duyurmayacak kadar net birşekilde ortaya koyuyor. Ve evlilikte oluşacak olan uyumlu birlikteliğin ana hedefi olan huzur’u bu iki temel koşula bağlıyor.

Allah’ın, yarattığı erkeği ve kadını sevgi ve merhamet hisleriyle birbirine bağladığına dikkat edilirse, eş seçiminde, başka hiçbir kriterin esas için yeterli ve gerekli olmadığı anlaşılabilir. Ne fayda ki; erkek ve kadın güzellik, yakışıklılık, kariyer ve zenginlik gibi ardıl ayrıntıları iki esas kriterin yerine koymakta acelecidirler. Kültürel format faklılığı kadını ve erkeği, birbirinden farklı korkular ve beklentilerle yüklemiştir. Birikim çukurları ve kişisel hayal zirvesi, mahur bir ‘aşk’ dalgasıyla birbirini yutabilir olsalar da, geçici körlüklerin sona ermesi ile daha şiddetli çukurlar ve zirveler oluşacaktır. Sorunlu evliliklerde veya eş seçim dönemlerinde ortaya çıkan sonuçlar genellikle bu çerçevededir. Oysa sevgi ve merhamet her bir kültür modunda mevcutturlar ya da insanın kültürün etkileyemediği derinliklerinde saklı durmaktadırlar. Geçici körlükler sona erdiğinde ayakta kalan sevgi ve merhamet ise geride sorun olarak değerlendirilebilecek erkek ve kadın sebepleri kalmayacaktır. Birlikte yanyana ve ileriye doğru bakmak,ancak sevgi ve merhametle mümkün olabilecek, bu iki büyülü his diğer alt sorunları silip süpürecektir.

Not: Evlilik, sevgi ve merhamet gibi temel değerlerin işlendiği Dustin Hoffman ve Emma Thompson’un oynadığı ‘Son Şans Harwey-Last Chance Harwey’ adlı filmin izlenmesini tavsiye ederim.

seçkin deniz


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Düşlerin İsyanı V



“Dünyada senden sonra da
yaşayabilecek olan şey sözdür! Sen sözü hor görme!”
Firdevs’i

-1-
Sorun salt sözcüklerden kaynaklanmıyordu elbet. Her şey değişiyordu. Değişmeye direnmek gibi bir şey düşündüğüm yoktu. Ama bir terslik vardı. Hala da var. Örneğin canımı sıkan şeylerden biri de mart ayında kedilerin sessizliğiydi.
“Mart kedileri gibi ne böğürüyorsun!” demenin bir anlamı kalmamıştı. Kalmadı. Hoş kediler böğürmez de.. lafın gelişi öyle denirdi. Kediler artık canhıraş feryat etmiyorlardı mart ayında; hâlâ da etmiyorlar. Bunda bir terslik yok muydu? Bir terslik yok mu? Terslikler karşısında direnemedim. Tamam Sartre amca, sorumluluğu üzerime alayım almasına da.. ya kediler.. bak yine mart ayındayız. Neredeyse geçip gitti.. ama ben yana yakıla dişisine seslenen bir tek kediye rastlamadım. Hazır mamalardan ötürü mü? Dünyanın hiçbir yerinde kedilerin mart ayında feryat etmediğine yemin ederim.. yemin ederim, çünkü; dünyanın her yerinde aynı tip alışveriş merkezleri var ve o marketlerdeki market arabalarından tutun da ürünlerine varıncaya kadar, çalışanlarına müşterilerine varıncaya kadar her şey aynı.. öyle ise burada ağlamayan kedi bir başka yerde niye ağlasın? Bütün kedi severler 09068141250' -pedigree maman- nin ya tavuklusunu ya hindilisini alıyorlardır.. bir şeyler ters gidiyordu. Bunun ayrımındaydım. Öylesine bunalmıştım ki bir şeyler yapmalıyım deyip işin ortasında çıktım odadan.. Bilgi işlem merkezinin dışında bir dünya daha vardı. Marketin içindeki farklı dünyalardan söz ediyorum. Kasap bölümü vardı. Kasabın karısı Şehrazat vardı. Çırağı Pürmaye vardı. Kasap Gave vardı. Adları bire bir öyle miydi dense; kuşkulanırım. Dururum. Ama kasap vardı. Çırağı vardı. Ve Şehrazat vardı. Bir masal dünyasından fırlamış gibiydiler. Ya da.. ben masal dünyasından gerçeklikler dünyasına fırlamıştım. Fırlatılmıştım, yani bir fırlamayım da diyebilirdim ama Ernüvaz Hanım ağzıma biber sürer şimdi. Hem biber sürmese de üzülür. Öyle dediydi bir keresinde.

“Böyle devam edersen beni üzersin!” Yo! Ernüvaz Hanımı üzemem.. varsın ben çıldırayım.. ama o üzülmesin. Kendimi dar atmıştım bilgi işlem merkezinden dışarı. Ayaklarım kendiliğinden kasaphane bölümüne yönelmişti. İradî değildi, oraya doğru yürüyüşüm. Hem Şehrazat ne arıyordu ki kocasının yanında? Kasaphanede ne işi vardı ki? Orda mı çalışıyordu? Çalışıyor olsa da ben bilemezdim ki.. elimde satır kendime geldim. Satıra baktım. Bir süre öylece durdum. Şehrazat’ın sesi geliyordu. Kocası Gave’nin sesi geliyordu. Canımı yakıyorsun, diyordu. Aklını başına al, yanıtını veriyordu Gave. Kasabın çırağı Pürmaye elimdeki satıra gözleri fal taşı gibi açılmış –fal taşının nasıl açıldığını bilmediğimi itiraf edeyim, niye böyle bir tümce kurdum doğrusu bir yanıtım yok. -sanki, gözlerini iri iri açmış elimdeki satıra bakıyordu, desem olmayacak. Tuhaf alışkanlıklar işte- Şaşkındı. Belki ben ondan da şaşkındım. Kasaphanenin vitrinindeki aynanın önünde durup kendi savrulan gölgemin peşinden gittim, görüntüler aleminin içine sürüklendim. Var mıydılar? Gölge miydiler? Yoksa zihnimin birer ürünü müydüler? Kararsızdım. Satır yoktu elimde. Bir kadın belirmişti. Yok bir kadın yılan süzülür gibi kayıp gidiyordu gözlerimin önünden.. Bak dense bir yılan nasıl süzülüp gider onu hemencecik betimleyebilirim. Sözün özü “yılan gibi süzülme” tümcesinin bizatihi bir nesnesi bende var. Alışkanlıkla söylenmiş bir şey değil. Yılanlar içinde büyüdüm desem; elbet yalan olur. Ama çok yılan gördüm. Siyahından beyazına kadar çok yılan gördüm. O siyahlara bürünmüş kadın yılan gibi süzülüp gidiyordu kasaphanenin beyaza boğulmuş holünde. Kaybolup giden anılarıma kederli gözlerle bakan o siyah giyinmiş kadını, beyaz koridorluğun başına kadar izleyen Şehrinaz, beni kuruntu yapmakla suçluyordu..

"Cemşid, bak! Kimse yok.... Yine hayal görüyorsun herhalde!” kendini tümsek aynada seyreden kadın beni görünce afalladı, benden kaçmak istediği aşikardı. Şehrinaz aynanın sütresinde durmuş o kadınla bana bakıyor ses bile çıkarmıyordu. Döne döne açılan nokta başka insanları da gölgeleriyle içine almıştı, neye benzedikleri belli olmayan, masallardan, evet, eski zamanlarda kalmış artık, Şehrinaz tükenmiş görüntüdeki kılıklarından savrulup da buralara kadar gelebilmişlerdi, sonunda yine kendi yokluklarına çekileceklerdi hiç kuşkusuz.. belki de biraz daha sokulup düşlere, yakınlarına gittiğimde babaannenin anlattığı divlerden biriyle karşılaşmam içten bile olmayacaktı.. ne var ki; buraya nasıl düştüğümü, buradan mutlaka bir çıkışın olduğunu ve de eninde sonunda çıkışı bulup oradan kurtulacağımı düşünürken.. siyah duvaklı kadın böğürtüye benzeyen sesler çıkarmaya başlamış, ürkünç yaratığın pençeleri arasında can vermekteydi. Bütün bunlar çocukları uykusunda boğan Alkarısı'nı getirmişti aklıma! işte bunlardan sıyrılıp Pürmaye ’ye yeniden bakmaya yeltenişim, beni, yine kendime bağlamıştı; kendimden dışarıya çıkmak istiyor bir türlü beceremiyordum.. dışarı çıksam, başka bir insan oluvereceğimi biliyordum, rüyalarıma giren karanlık yüzlü kişinin belki de ondan başkası olmadığı kesinleşecekti.. o korkunç, o eli kanlı cani oluvermekten korkuyordum. Bunları aklıma sokanın kim olduğu o kadar önemli miydi gerçekten? Bunlar bir yerde Dehhak Döngel’in anlattığı korkunç öykülerin bir yansıması olmalıydı, yoksa böyle şeylerin artık geçmişte kaldığını, yaşanan çağın gerisinde kalmış şeylerle kafamı neden böyle bozduğumu anlayamıyordum doğrusu.. ama Pürmaye, hala oradaydı, kendi tenini bulduğunda, bana, orada ne yaptığımı soran bakışlarla camın ardından bakıp durmaktaydı. Gave adlı bir kasabın yanında ne aradığımı, karısından başka derdinin olup olmadığını, daha buna benzer can sıkıcı sorularla niye uğraştığımı anlayamayan bir yüz ifadesine bürünmüştüm. Aynada kendimi hayretler içinde süzüyordum. Dehhak Döngel’in anlattığı şeylerin boy aynasında, nasıl yol alacağımı şaşırmış gibi sürekli ileriye bakıyordum. Bunlardan kurtulmalıyım , ama nasıl diyordum kendi kendime.. aynanın karşısından nasıl çekilmeliyim ve onu alt etmeliyim? Ancak böyle kurtulabilirdim. Aynaya bakmasam, holde yürümeye devam etsem her şey düzelecek gibime geliyordu. Ben kimdim? Ben yaşıyor muydum? Bir zihnin ürünü müydüm? Yaşadığım her şey Dehhak’ın zihninde olup biten şeyler olabilir miydi? Dehhak bir oyun yazacağını söyler dururdu. Yok ben Dehhak değilim. Adım Cemşid. Şu garip tecelliye bakın ki Cemşid’i tahtından eden Dehhak’la benim de başım beladaydı. Ernüvaz Hanım olmasa.. bir senaryonun kişisi olduğuma hükmedip bir köşeye çekilebilirim. İşte apaçık başka birisinin ağzıyla konuşuyordum.. sanki ben, artık başkasıydım, kendim değildim, kendim olmaktan dışarı çıkmıştım, olsa olsa Dehhak’ın yazmaya çalıştığı senaryodaki kasap olabilirdim, hepimizi bu kadar etkileyebilecek kadar nasıl bir sihir vardı elinde o insanın, gerçekten de akıl sır erdiremiyordum.. Şu anda içimin boşatıldığını duyabiliyorum, bana yeni bir ruh ve biçim verildiği sonu belli olmayan bir arenadayım sanki.. ne kadar acınacak bir halde olduğumu anneme ağlayarak anlatabilirdim ancak, içimi böyle dökebilirdim. Karanlıkta bir an yüzünü seçer gibi olduğum kadın, sırf ben içimi kusayım, rahatlayayım ve de eski ‘Cemşid Ulu’ olayım diye, çıkıp gelmişti.

Beni, kalfanın yanında bağrına bastırarak bağışladığını söylemişti. Anlayışla karşılanacak bir gerilim yaşadığımı, hepsinin artık geçtiğini biliyordu, karımın da bunlarda bir parmağının olduğunu düşünmüştü, İstanbul’dayken de onu gözü hiç tutmamıştı ne yazık ki, ama ne yapsın bir kere olmuştu, artık geriye dönülmezdi, onu da anlayışla karşılamalıydım..

"Kendine geliyorsun!” dedi Şehrinaz, "Bütün bunlar bir hayaldi!”
Babaanneye baktım, iri kulakları olan yaratık dizlerinin dibinde oturmaktaydı. Yaşlı dul kadın "Uslu durmazsan bu dive verir ham yaptırırım seni" derken.. Şehrinaz’ın suratı asılmıştı. İri kulaklarıyla oynayan kadının "Cücelik de sana pek yakışırmış, cücelik hem de sana çok yakışırmış ...." sözleri kulaklarımda çınladığında iyice şaşırmıştım, gözlerime inanasım gelmiyordu. Dedim ya belki de bütün bunlar Dehhak Döngel’in başı altından çıkıyordu.. "Benim gerçeğimi bozmaya kimsenin hakkı yok!" diyecek oldum bir an.. Ama Pürmaye hala oradaydı, camın ardında bana bakıp durmaktaydı, beni, böyle kuruntulu bir kasap halinde yakalamak çok hoşuna gitmiş gibi, sanki bu halimle eğleniyormuşçasına bir yere de kıpırdamıyor, hep bana bakıyordu.

*** *** ***

Sinemaya gitmeye karar verdik. Daha doğrusu Şehrinaz istedi. Hiç keyfim yoktu.. ama kırmazdım. Kıramazdım Şehrinazı.. sinemada aradığımı bulabilir miydim? Ya orda da görüntülerin saldırısına uğrarsam.. uğrayacağımı biliyorum. Hem daha kesif.. daha yoğun.. daha kesif daha yoğun.. iki sözcük de aynı anlama geliyor, biliyorum, biliyorum ama çalındı sözcüklerim burada karıştırıyorum. Sözcüklerimin çalınmasında filmlerin oldukça önemli bir yeri vardı. Hani şair;

“Beni bu havalar mahvetti” diye sızlanmış ya.. ben de;
“Beni bu filmler mahvetti!” diye sızlansam yersiz olmaz. Daha çocuktum ilk sinemaya götürüldüğümde; hem de “kovboy” dedikleri türden bir filmdi. Ortanca amcam –üç amcam vardı-

Babamın ikazlarına kulak tıkamış; 21 matinesine, arkadaşı Canip’le birlikte güneş sinemasına götürmüştü. Altı yaşında var, yokum. Öyle olmalı ki, henüz okula gitmiyorum. Abim gidiyor. O ilkokul 3.sınıfta. Amcamın onu sinemaya götürmeyişinin sebebi de, sabah okula gidecek olması. Demek ki; ben gitmiyorum. Her neyse.. gittik. Aman Allah’ım.. o atlar nasıl üzerime üzerime geliyor. Âl-i Osman’a sinema geldiğinde de kocaman adamlar benim yaşadığım halet-i ruhiyeyi yaşamışlar. Gelen tren karşısında yerlerini terk etmeyişlerinden bahsedenler olmuş.. böyle bir bilgiyi yeni öğreniyorum.. sonradan kendime kızışımda ne kadar yersizmişim. Ben kendi elimden neler çektim ya. Bak Sartre amca sorumluluğu kendi üzerime alıyorum. Puanı mı isterim. Şimdi atların üzerimize üzerimize gelişi karşısındaki hem korkak hem cesurane duruşumun olağan bir hal olduğunu fehmedebiliyorum. Korka korka Şehrinaz’la sinemadan içeri girdim. Atlar olmayacaktı biliyorum. Hem beyaz perdede ölenlerin de mahsusçuktan öldüğünü öğrenmiştim. Bunu çoktan öğrendim. Ama.. ama şimdi daha berbat.. o beyaz perde denilen yerden niceleri çıkıp yanıma gelmiştir, gelir.. kimi gırtlağımı sıkmaya, kimi kalbimi durdurmaya yeminli gibidir.. Şehrinaz gelmeyecektik. Getirmeyecektin.. Bugün hiç havamda değilim. Sahi sen var mısın? Varsın ve benim eşim misin? Kasabın karısı Şehrazat’la bir ilgin, benzerliğin yok değil mi? Bak.. bunu gizlice kulağıma fısıldasan da olur.. beni buraya sen getirdin.. Seninle gelişimde bir kastım yok. Sen getirdin.. Bir kastın varsa da.. Tanrı şahidimdir ben masumum!

-II-

Beyaz perdede beliren yüz annemin kılığına girerek yanıma kadar gelmişti. Beni sıcak, yumuşak kolları arasına almak için ellerini uzatıverince, yine aynı şakayla karşı karşıya gelmek istemedim, hayalimdeki kasabın yüzüne baktım.. Geri dönmek için çırpınıyordu.
Benim yerime hareket etmek için birilerinden emir almış gibiydi .. "Ben ne yapayım, görüyorsun? Ben de bir emir kuluyum .." diyordu. "Yok daha neler!” dedim, "Bütün bunları nereden çıkarıyorsunuz?."

Kapının girişindeki karanlık holde, konuşması için onu bekliyordum.. sinema salonunda bir o ve ben vardım sanki; seyirciler yumuşak koltuklarında bir kukla gibi, sanki her şey yerli yerinde mesajını vermek için oradaydılar, ilk önce filmin yazıları perde de yansımıştı, çıt bile çıkmıyordu, ama o kadını, “ben senin annenim” diyen, “nasıl tanımazsın beni?” diye bana sitem eden kadını daha önce bir yerlerden anımsıyordum, onu nasıl unutabilirdim ki hem; Liz Taylor’du, bir iyilik meleği gibi üzerime geliyor.. "Korkma ...." diyordu.. "Bütün bunların düzelmesi için ne lazım geliyorsa, ne gerekirse yapacağım, sen yeter ki canı sıkma Cemşidim!" O karanlık sesiyle yine beni üzerine üzerine bastırarak koruyucu kanatları altına aldığını göstermeye çalışıyordu sanki.

"Bakın, durun biraz.." diyecek oldum bir an, "Ben o kasap değilim, anlayın ne olursunuz? Beni öteki kasapla karıştırıyorsunuz... Ben o Cüce kasap değilim, İstanbul’u bile görmedim hayatımda, atları sevdiğim doğru, köydeyken hep atların rüyalarına daldığım da doğru, ama bakın, bu işte bir terslik var! Sizi de ilk defa görüyorum... Liz misiniz, ne iseniz, sizi de ilk defa görüyorum desem yalan olmaz...." Hepsi bir karede nasıl toplanmışlardı, yoksa gerçekten aklımı mı kaçırmıştım? Babaannenin, "Oğlum aynalara fazla bakma! Aynaya fazla bakmak iyi değildir, uğursuzluktur sonu!' sözleri kulaklarımda çınlarken, bu karede kapanıyordu. "Uğursuzluk, bırak!" diyordu biri, "Çekil başımdan!'
"Sakat at geldi mi?” diye soruyordu Dehhak. Gözlerimde esen öfkenin tozları silinip gitmemişken, çocukların onu burada böyle görmelerini istemeyen pozlardaki insan hapşırığından sonra, burnunu silip de ona dönerek, Liz'i unutmuş, büyük halayı da, o ucube köşkü de bir daha anıp çocukların aklına sokanların düşünmesi gerekiyormuş gibi, burnumu bir sağa bir sola oynatmayı unutmayıp.. "Daha gelmedi, efendim!" dedim. Acılı sesim yankılandı bir iki kasaphane ‘nin duvarlarında. Dehhak Döngel çekilip giderken, son günlerdeki gerginliğime bir anlam veremeyen bakışlarını da yanında alıp, götürmüştü. Pürmaye ‘nin nereye saklandığını bulmaya çalışır gibi tezgahın altına bakmıştım, vitrinin parlak camları gözlerimi kamaştırmış gibi öfkeyle başımı kaldırdım, elimde bıçak ""Zıkkımın beşi...." dedim, "Bu ne rezalet?!" Kimsenin kimseye baktığı yoktu, pislik başını almış gidiyordu.

Müjgan kırıntı peynirleri atıştırmakla oyalanıp dururken, ellerimin titrediğini görmemişti, ya da görmüştü de üstünde durulacak bir şey olmadığına hükmederek kendini rahatlatma yoluna gitmişti. Onun için peynir kırıntılarını atıştırmak kadar güzel bir şey olamazdı o anda. Başımı sallayarak öteki tarafa geçtim.

Şehrinaz son günlerde üzerime fazla geliyordu, geçen hafta gittiğimiz film de bunu perçinlediğinden kendime karşı öfke duyuyordum, öfkemin bir yansıması mıydı bütün bunlar yoksa? Kendime hakim olmam gerekirken, kuru hayallerle başını şişirmeye ne hakları vardı?! “Ben artık kendimi tanıyamıyorum”, diyecektim.. “Şehrinaz ne yapsak acaba?”, diyecektim.. karım da bana yardımcı olmak istermiş gibi -buna dünden razıymış gibi-.. -FİLMDEKİ GİBİ- Liz Taylor’un ona sokulması gibi sokulup .. "Üzme tatlı canını Cemşidim!" der miydi? -Onu iyice zıvanadan çıkarırdı bu laflar- “Hayır, bak,” diyecektim.. “Sen bile beni anlamıyorsun meleğim”, diyecektim.. “Çünkü ben köyde doğdum, büyüdüm”, diyecektim.. “Bizim köyü sana nasıl anlatabilirim ki?”, diyecektim.. “Ben bile bazen kendini unutan adam olduktan sonra”, diyecektim.. “Beni anlamalısın bir tanem”, diyecektim.. “Bütün bunları anlayamıyorum”, diyecektim.. -Kenara çekilip biraz soluklandıktan ve etrafı göz kolaçan ettikten sonra.. Ya da her şeyin uyarında gittiğini görüp de, bu kadar endişelenecek bir şey olmadığının ayırdına varıp yüreğimi rahatlattıktan sonra .. Ya da sevgili karım yanı başımda durmuş, beni, munis bir kuş gibi sevip okşarken .. O da, bütün bunlara artık hiç sabrının kalmadığını gösterip boşaldıktan sonra.. -Cemşidin ona nasıl tutulduğunu, nasıl bir tutkuyla bağlandığını, FilmTutkusu'na bunca yıl rıza gösterişinin alkışlanması gereken gurur verici bir şey olduğunu, ama bunda da yine Dehhak Döngel’in bir hinliğinin olduğunu, ama kısa zamanda atlatacaklarını, baba annesinin köyde hep uğursuz bir kadın olarak anıla geldiğini, annesinin nasıl öldüğünü, ona da uğursuzluk bulaşmasa cüce gibi bir piç doğurmayacağını, bu yüzden ondan nasıl da korktuğunu, dedesinin yarım bıraktığı kitabı samanlıkta otların arasında bulduğunda hiçbir şey anlamadığını, ama o kitapta yazılanların yarım kalmış bir rüya kitabı olduğunu, rüyaların insanları nasıl etkilediğini, bazen kafasına o ağrıların girip de -annesi gibi- onu bir yere bırakmayışını, aslında cüce kasabın o olmadığını, Dehhak’ın uydurduğu bir senaryo kahramanı olduğunu, hepsini, evet, hepsini bir bir anlatıp da yine kendi yerini aldığında -sevine sevine- .."Şimdi beni anlıyor musun?” diyecektim.. "Şimdi beni anlıyor musun bir tanem, benim neler çektiğimi anlayabiliyor musun?”
"Neyi?” diye sormuştu Müjgan..
"Hiç!” diyebilmiştim ancak, "Sen kendi işine bak!"
Müjgan, terslendiğini anlayınca huysuz bir at gibi arkasına bakmadan Kasaphaneyi terk etmiş, reyonlara doğru yürümüştü.
Bendeki bu aksiliği, o da anlayamıyordu, bir terslik, vardı mutlaka, ama ne?
"Ama, neyse ne!” demiştim kendi kendime, "Herkes kendi işiyle uğraşsa ya!"
"Herkes kendi işiyle uğraşıyor!' demişti Kiyanus sert bir sesle, "Ama bir sen, kasap efendi.. evet, sadece sen kendi işinle uğraşmıyorsun!" Sanki her şeyi biliyordu, her şeyin farkındaydı bu ses. Kiyanus, müdürümüzdü. Alışveriş merkezinin müdürü. Tükürdüğü yerde ot bitmezdi. Bak, bu deyişin de bende nesnesi var. Nesnesi Kiyanustur. Her ne kadar kendini bazı kimselere ‘Feridun’ diye tanıtsa da, ben onun adının ‘Kiyanus’ olduğunu biliyordum. Tükürdüğü yerde ot bitmediğini de biliyordum.

"Bakın, efendim!" dedim, "Aslında ben, bildiğiniz gibi değil!" Kapı açılınca içeri dolacaklar sandım. Karım Şehrinaz’ın SinemaTutkusu'nu ölçüp bir dengeye oturtamıyorum, diyecektim.. Oradakilerle birlikte belleğimin karanlık koridorluğunda asılı kalmışlardı; kimsenin ilişemeyeceği bir yerde olduklarından bu kadar rahattılar. Karanlık, bir o kadar da ele avuca gelmez yanlarını, her defasında eşeleyip göz önüne sermek, ona kalıyordu.. sonra o ‘Cüce Kasap’ kılığına bürünerek, karşısına geçip bu karanlığı yırtabiliyordu.. sonra da yırtılan karanlığın ortasında bir başlarına kala kalıyorlardı.. hep o konuşsun, diye bekliyorlardı. Sonra ağzındaki laflara göre kendini ayarladığını düşünmesinler, diye bıyık altından gülmüştü de; kendisi olduğunu söylüyordu biri, ama kim?; belli değildi.. “Bu da kim oluyor?”, diye söyleniyordu biri, “her şey yalan”, diyordu sonra Cüce kasap; “hepsi bir hayal ürünü”, diyordu, “yoksa gerçekten böyle bir şey olmaz”, diyordu kendi kılığına bürünmüş o ucube işte.. Ama karım Şehrinaz’a bakarsan, hiç de öyle değildi.

cemal çalık


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Işıklar Küllîyyen Sönmeden


Çıkrık ne kadar sağlam olursa olsun, kolları güçlü olmayan adam kuyunun derinliklerindeki suyu yukarı çekemez.” Mustapha Méditerrané

Zamanın aynalara yansımayan köşklerinde oturtup durduğumuz, bize sezdirmeden büyüyüp giden içimizdeki biz, doğmamış olanların doğup büyüdükleri ve bizim eskiden durduğumuz yerlerde durmaya başladıkları zamanlarda ve onların diri, heyecanlı seslerini duyar olduğumuz anlarda uyanır. Bu uyanma öyle sıradan bir uyanma değildir tabi. Tıpkı bu uyumanın sıradan bir uyuma olmaması gibi. Galiba, bir yaştan sonrası ciddi bir uyanma dönemi her açıdan. Kapı kulplarını tutup sarsmak için sahici bir uyanma dönemi. Bu uyanışta içimizdeki biz, genç insanları görüverir birdenbire ve şaşkınlıkla içimizdeki bize, karşımızda onlar varmış gibi seslenir: ”Siz ne zaman büyüdünüz? Biz ne zaman eskidik? Ne haldesiniz? İyi yetiştiniz mi? Sahiden biz sizi yetiştirebildik mi? Yoksa siz de bizim gibi tırnaklarınızla kazıya kazıya mı geldiniz bizim eski yerimize?. Yoksa, evet yoksa bizden bazıları gibi kuyruğuna mı yapıştınız heveslerin, kuklaların?” Dersiniz. Gençlerin çoğunluğunun vakit geçirdiği yerleri gördüğümüzde alacağımız cevapların bizi uyandığımız andakinden daha fazla sarsmayacak olması mümkün mü? Şaşkınlıkla dönüp durduğumuz yerde şaşırmış olmak bedbahtlığını kendimize yakıştırmayacağız da ne yapacağız? Her şeyin sorumlusu bizdik, biziz. Bizden öncekilerdi. Sıra sıra atalardı; ama artık onlar birer ölüydü. Biz de ölü namzetleriydik. Genç dirilerin ne halde olduğunu onlara göstermeliydik ölmeden önce. Sonrakilerin ataları olacak olan bizler bu girdabın çıkış noktasını gösterebilmeliydik gençlerimize.

Üniversite’nin o esrarengiz haşmetiyle hem dem olduğumuz vakitler de; ”Eğer bir devlet adamı, bir siyasetçi seçilecekse üniversite gençlerinden seçilmeli”, derdim. ”Meclis 20-35 yaş arası gençlerle dolu olmalı”. Bana göre o vakitler -89-93 arası-, gençlerin duru görüleri, kirlenmemişliği seçip alabiliyordu bataklığa saplanmış bir ülkenin resminden. Onlar çözüm üretebiliyorlardı. Onlar, karanlığı hissettikleri halde karanlığın ellerini görmedikleri için ışığı başlarının üzerinde taşıyacak kadar cesurdular. Çünkü; onlar 80 ihtilâlinde ilkokulu bitirmek üzereydiler; ölüleri sokak aralarında görmüşler, silah seslerini kovboy çatışmalarıyla kıyaslayarak anlamaya çalışmışlardı. Ve onlar kavganın ölümle sonuçlandığını o zaman öğrenmişlerdi. Fark ettikleri bu acı gerçek onları şok etmişti. Kavgalar ölüm getiriyordu. Şaşkındılar. O güne dek, oyun arkadaşlarıyla kavgalarını, sadece onları yere yıkmak ve onların sırtlarının üst-orta kısmını yere değdirmeye çalışmak olarak algılıyorlardı. Kavga onlar için yumruk değildi; burun kırmak değildi; öldürmek değildi. Hele yerdekine tekme vurmak hiç değildi. 80’den önce şahit oldukları her şey onlara ölümün ne demek olduğunu öğretti. Sonu en fazla ölüm olan kavgalara, izleye izleye alıştılar. Bu, söylenenlerin aksine, onların yüreklerini ölüme karşı korkusuz kıldığı gibi, ölümün karanlığını tatmış olanların yaşadığı en büyük tecrübeyi yaşamalarına sebep oldu. O erken yaşlarda hayattaki en temel gerçeği anladılar; İnsan hayatının önemini. Sağcıların ve solcuların hazırladıkları ölüm listelerini, kurtarılmış mahalleleri, karşı kutuplarda karanlıklarla bezenen kardeşlerin aynı evde yumruk yumruğa kavgalarını unutmadılar.

Bugün kavgayı seçmeyen onlar, birer yetişkin olarak, kavgayı seçmeyen siyasi partilere oy veriyorlar. O eski çocukların çocukken verdikleri o güzel kararın etkileri hâla sürüyor,sımsıcak sarıyor bu ülkenin her tarafını. İnsan’a, kendilerine verdikleri önemi yaşamaya devam ediyorlar… O nesil, ülkenin bugün iyiye giden yollarına döşenen taşları sessizliklerin yaygarasız derinliğinde döşediler. Bu ülkenin vakarı, onların sırtında yükseldi. İş buldular, iş kurdular, okudular, yazdılar, okuttular. Onlara 'Özal Gençliği' diyerek küçümsüyor, eskiler. Oysaki onlar Özal’la dinozorların ölümüne şahit olmuşlardı. Onlar Özal’la geçmiş ve geleceği mukayese edebilmek gibi bir derin tecrübeyi erkenden yaşamışlardı. Farkı fark ediyorlardı. Onlar Özal’da eskilerin göremediklerini görüyorlardı. Onlar Özal’la cesareti de öğrenmişlerdi. İhtilal mızraklarının ortasından çıkıp gelen Cuma Ezanlarına duyulan saygıyı yeşerten o adamın cesaretine, onun cesaretini ödünç alarak selâm duruyorlardı. İşte şimdi burada, içimizdeki biz’e sorulacak soru şu olmalıdır: ” Özal’dan emânet alınan o içi dolu cesâreti, biz yeni nesle aktararak emâneti sahiplerine teslim etmiş olduk mu? Yoksa 80 öncesi câhil cesâretini mi mirâs bırakıyoruz?”

Çok okuyan, çok izleyen; ancak bir yarış atından azarlana azarlana yüzsüzleşmiş bir uyuz mahalle köpeğine dönüşen çocuklarımıza baktığımızda ne görüyoruz? Saygı ve sevgiyi kaşarlanmış televizyon dizisi karakterlerinden öğrenmelerine izin verdiğimiz o güzel masum çocuklarımız, bilgisayar oyunlarından ve üçüncü sayfa haberlerinin tüm ayrıntılarıyla işlendiği televizyon ekranlarından etkilenerek günbegün değişen ruh halleriyle birden bire uyuz mahalle köpeği olmaktan çıkıp, vahşi, saldırgan ve kıstassız isyankârlara dönüşmesini mi, bu duyguların büyüyerek gençleşmesini mi görüyoruz? Yoksa başka şeyler mi?

Gençlerimizin nasıl yetiştiğinden haberdar mıyız? Üniversitelerimizde neler yaşanıyor? Üniversitelerimizde okuyan gençlerimiz için o eski vakitlerde düşündüklerimizi düşünebiliyor muyuz? Meclisimizi onlara emânet edebilecek miyiz ,onlar 20-35 arası yaşlardayken? Onlar bağımsız fikir üretebilmek için karanlığın ellerinden yeterince uzaktalar mı? Sanmıyorum. Karanlığın elleri en çok inandıklarının içinden fırlıyor akıllarının üstüne. Paramparça edilmiş saygı, takatten düşmüş sevgi, istikâmetini yitirmiş olduğu halde bunun farkında olmayan bir genç için ne anlam ifâde edebilir ki? Üniversite kantinlerinde, kahkahalar ve küfürler eşliğinde, kurtulmuş olmanın getirdiği rahatlıkla verilen genç fetvaların, okunan fermanların haddi hesabı belli mi? Gençlerimiz hangi karanlık ellerin oyuncağıdırlar yine? Yoksa biz vehimlerle mi yaşıyoruz? Atalarımızın korkularını mı taşıdık bugüne? Gençlerimize biz kılavuzluk yapamadığımıza göre, onların kılavuzu kim? Biliyor muyuz?

Gençlerimiz büyük bir salgının, bizden biraz daha genç olanların, yüksek kibirleriyle getirip bulaştırdıkları bir salgının pençesindeler. Helenistik kültür goygoycuları ile Batı felsefesinin mukallitleri olmaktan başka bir özellikleri olmayan kendini beğenmiş, ancak Kur’an’ın ve Peygamber’in ışığından beslenmeyi bir süreliğine erteleyen Müslüman kimlikler bulaştırıyorlar bu hastalığı. Sanat ve felsefe kaygısı içinde, ölü düşünürlerin fikirlerini tartışmaktan hayatı tanımaya ve yaşamaya vakit bulamayanların çizdikleri yolda ilerliyorlar. 80 öncesi solcu gençlerin içerisinde yanıp durdukları ateş onları da sarmış durumda; hem de 30 yıllık gecikmeyle. Yaşadıkları toplumu ıskalayan ve ürettikleriyle sınırlı sayıda insana hitâbeden onlar, karanlık mı aydınlık mı olduğu belli olmayan ellerin ileri sürdüğü yeni kılavuzlar mı yoksa? Ne kadar bizden uzak dil, o kadar bizden kurban. Yeni trend bu mu?

Çok okuyorlar, ama ne okuyorlar? Çok tartışıyorlar; tartıştıkları şeylerin ne işe yaradığını bile bilmeden. Sadece üstün gelmek adına bağırıp çağırıyor ve haklı olduklarını, haklılıklarını kanıtlamadan ısrarla vurgulayıp duruyorlar. Kırıp geçiriyorlar, dönüp özür dilemiyorlar. Altta kalmak onlar için yok olmak demek. O kadar ucuza indiriyorlar kendilerini. Erdem sandıkları şeylerin hemen hepsinde yanılgı içindeler. Üretmiyorlar, sadece çene çalıyorlar. Biz de onların iyi şeyler yaptıklarını düşünüyoruz. Oysa görebiliyor muyuz, bilmiyorum; yanlış bir yolda bunalımlarla boğuşuyorlar. Büyük bir aczin içinde, farkında olmadan bizden yardım bekliyorlar. Kendi kibirlerini aşamadıkları için bizden yardım da isteyemiyorlar. Bizim uyarmak dışında yapabileceğimiz bir şey yok; ne fayda,uyarılarımızı da umursamazlar. Biz onlara yardım edebilecek olsaydık, onları öyle yetiştirmezdik. Demek ki; biz de 80 öncesinin bize yaşattıklarını derinlerde bir yerde gömmüşüz, uyumuşuz; onları anlatmamışız. Kavganın uzandığı ana yüreklerini açıp gösterememişiz. Yazamamışız, konuşamamışız. Biz kavgadan uzak kalarak gençlerimizi kavgadan uzak tutacağımızı sanarak yanılmışız. Bu gün onları bu halde görünce, kendi varoluş mücadelemizde, kendi içimize kapanıp kaldığımızı fark etmiş olmak ne kadar acı! Onlar bizim bıraktığımız boşlukları başka şeylerle doldurmuşlar. Onlar bizim yazamadıklarımızı, başkalarının yazdıklarında arıyorlar. Mukayeselerimizi onlara anlatmadığımız için mukayese edebilecek bir şeyler arıyorlar. Yakın geçmişi, bizim geçmişimizi umursamıyor; bizleri değersiz birer dinozor olarak görüyorlar. Tamamen haksız da sayılmazlar, ama bizim getirdiğimiz yerde duran bu ülke, geçmişten çok daha iyi. Bunu anlamaları için kendi suskunluklarımızdan vazgeçmeliyiz. Onların geleceği adına, onlar için iyi olanı biz biliyoruz belki, ama bırakalım onlar da seçebilecekleri şeyleri görsünler.

Romantik filmlerin gözlerimizde bıraktığı nemi de özleyecekler onlar. Gözleri kupkuru. Yaşamıyorlar, sıkıştıkları cenderenin içinde kıvranıp duruyorlar. Aile bağlarından habersizler, kaçıp gitmek istiyorlar geceye. Önemsendikleri en derin yer neresiyse orada olmayı tercih ediyorlar. Gencecik ruhlarını pervasız karşı cinsin ellerinde rehin bırakarak birer yaşayan ölüye dönüşüyorlar. Karşı cinste aradıkları şeyler fikirlerden ziyâde bedenlerin hazları. Eş seçemiyorlar. Çevrelerine verdikleri bencilce mesajlardan sonra da eş olarak seçilemiyorlar. Yalnızlığın derin karanlıkların da iblis’e açık kapılar bırakarak yol alıyorlar. Belki de bizden istemeden aldıkları tek lânetli miras bu.

Onlara anlatmalıyız; terslenmeyi, küçümsenmeyi, aşağılanmayı göze alarak. Bizim en büyük ödevimiz bu. Varsınlar bizlere alacaklı olacağımız şeyler yapsınlar. Kulakları duymaya, gözleri görmeye başladığında, bize teşekkür etmeyi akledecekleri bir küçük bir neden bırakalım onlara. Ebeveynlerimizin bize bıraktığı nedenlerin boyutlarına bakmadan onları rahmetle anıyorsak, biz de rahmetle anılacak işler yapalım. Onlara kızsak ta onları sevdiğimizi bilsinler. Bıkmadan usanmadan onlara insan için tek kılavuzun Kur’an olduğunu anlatalım. Sabrı anlatalım. Işıklar külliyen sönmeden

alper selçuk


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Büşrâ: Lâhikâ 1, Bilgi Destek Planı, Faaliyet Sıra No: 7

 
“Takva, Büşra gibi filmler kavanozu dıştan yalıyor.” Mesut Uçakan, Yönetmen

 Film, asimetrik bir psikolojik harekât operasyonu. Bu sebeple filmi kendi ruhuna uygun bir atmosferde analiz etmek zorundayız. Teorilerin legal- illegal olmak gibi yasal zorunlulukları yok. Filmin geliştirdiği teorilere karşılık, bir teori geliştirmek hiç de zor değil; bu film TSK’nın köşe noktalarına çöreklenmiş faşist bir zihniyetin ürünü.

Başörtülü genç kızları ve kadınları etkin toplumsal katmanlardan uzaklaştıran, yıllarca kamusal alan tanımı yaparak bu hayalî alanının sınırlarını her gün biraz daha genişletip hedef kitleyi dar alanlarda kıstırıp yalnızlaştıran ideolojik faşizmin, bu yalnızlığı kişisel bir suç/tercih olarak başörtülü insanlara dayattığı son cümlesi, son sorusu: “Yalnızlığını ne kadar gizleyebilirsin?”


İnançları gereği başını örten kadınları, örtülerini tercih ettikleri için yalnızlaştıkları fikrine alıştıran asimetrik psikolojik harekât, bu filmle yeni bir taktik anlayışa hizmet edecekti. Fakat, film ilk üç günde sadece 9 bin 633 kişi tarafından izlendi. Sinema seyircisi, filmin neden çekildiğini biliyordu; ciddiye almadı.

Film, başörtülüleri birer öcü gibi göstererek toplumsal önyargılar/ötekiler oluşturan önceki stratejilerin başarılı olduğu varsayımı üzerine kurgulanmıştı. Filmin ilgi görmemesi önceki stratejilerin de başarısız olduğunu açıkça gösterdi.

Bu filmin toplumsal mühendislik argümanı olarak kurgulandığına dair güçlü kanıtlar var.Hollywood ve Pentagon arasındaki ilişkiler bilindiğine göre bu teoriler yabana atılamaz.Yeşilçam ve derin devlet arasındaki ilişkilerin geçmişi Yeşilçam’ın tüm mazisinde rahatlıkla görülebilir… Namus düşmanı İmamlar, kazıkçı Hacılar vesaire…Komplo teorilerinin gerçekliği üzerine spekülasyonlar yapılsa da eldeki veriler şöyle bir senaryonun mümkün olabileceğini anlatıyor.

Verileri inceleyelim.

Gnkur.Bşk.lığının Eylül 2007 gün ve HRK:1700- -07/ sayılı yazısına Ek-A, Lahika-1, Bilgi Destek Planı Faaliyet Çizelgesi, Faaliyet Sıra no:7, Faaliyet: Kamuoyunu yönlendirmek, TSK lehindeki duygu ve düşünceleri pekiştirmek, Atatürkçü düşünce sistemini yaygınlaştırmak amacıyla tanınmış yönetmen/ oyunculara sinema, TV, çizgi veya belgesel filmlerin çektirilmesi. Yöntem: Toplumu ve kamuoyunu yönlendirmek amaçlı sinema veya TV filmleri dolaylı yöntemler kullanılarak yaptırılacaktır. İşlem Makamı: Gnkur. Hrk.Bşk. lığı, Koordine Makamı; - Gnkur. Gensek, Düşünceler: Sinema filmleri ve/veya TV dizisi şeklinde yaptırılabilecektir. Sinema, TV veya belgesel filmlerin yapım maliyeti yüksektir. Bu maliyetin karşılanmasına ihtiyaç vardır. (www.aktifhaber.com/file/andic_2.doc)

2007 senesinin sonundan, 2008 senesinin baharına dek askerlik görevini bitiren yönetmen Alper Çağlar, döndüğünde ilk uzun metraj filmi olan ‘Büşra'nın hazırlıklarına 2008 Eylül ayında başlıyor ve filmin çekimleri 2009 Temmuz ayında tamamlanıyor. (Wikipedi) Deneyimsiz bir yönetmenin böyle bir filmle ilk uzun metraja adım atması anlaşılması zor bir durum. Büyük bir ihtimalle askerlik hizmeti süresince brifing almış görünüyor. Filmin vizyon tarihi Mart 2010. Film, hassas bir şekilde planlanmış bir zamanlama ile yeni bir kapatma davasının açılacağının tartışıldığı günlerde vizyona giriyor.( AK Parti'ye yeni kapatma davası mı?, Yasemin Çongar, Taraf Gazetesi, 18 Mart 2010)

Büşrâ,hiçbir reel başörtülü kız yokmuş gibi Lemanyak Dergisi'nin çizerlerinden Bahadır Boysal'ın 'Türbanlı Kız Büşra' adlı çizgi romanından beyazperdeye uyarlandı. Lemanyak’da çizdiği ‘Türbanlı Çılgın Kız Büşra’ karakterini sinemaya aktaran Bahadır Boysal, anlatıyor: “Büşra karakterini 2 yıl önce çizmeye başladım. O dönem türban tekrar gündeme gelmişti. Sonra arkadaşlar bunu film yapmak istedi. 1.5 yıldır üzerinde çalışıyoruz. Kentli bir İstanbul hikâyesi. Büşra, türbanlı ama varoş değil. İstanbullu, asil bir hikâyenin kahramanı. Ne rahatsız edici, ne de boş verilecek bir hikâye çıktı ortaya. Büşra diye biri var mı, ben de merak ediyorum aslında. Metropollü bir karakter, nereye gittiğine ben de yeniden bakacağım montajda. Büşra’nın gönül ilişkisi var; âşık olduğu kişi bir yazar, gazeteci… Onun peşinden maceralara dalıyor. Çok entelektüel bir film ortaya çıkmayacak. Bir nevi macera filmi.”

Boysal, montaj bitip de film vizyona girdikten sonra eleştirilere karşı savunma pozisyonundaydı:

"Filmin türban konusunu gündeme getirip konuşturması çok önemli. Biz kimsenin tarafını tutmadık. Bir tarafı üzmek, diğer tarafı tutmak gibi bir amacımız olmadı. Filmin özü, hoşgörü temasında birleşiyor zaten." derken hiç de gerçekçi değil. Kasıtlı bir tip ürettiklerini saklayamıyor. Filmin spot cümlesi bile belirli bir önyargıyı anlatıyor; “Yalnızlığı sen seçtin!”

Filmin başrol oyuncularından Yaman’a, iş başvurusu için gelen Büşra’nın gazete yayın yönetmeni tarafından başörtüsü dolayısıyla dışlanması üzerine “Senin yerinde olsaydım, başımı örtmezdim”, dedirtiyor ve filmin sonunda da dediğini yaparak Büşrâ'nın başörtüsünü çıkarıyor.

Filmin son sahnesi Atatürk büstünün bulunduğu bir mekânda, Büşrâ’nın başörtüsünü çıkarması ile ilgili zihinsel aforizmalarla dolu. Senaristin hilâfına, başörtülülere karşı insani niteliklerini yitiren, yaralı bir insana yardım etmekten kaçınan özel tiplerin bulunduğu bu sahnelerde hoşgörü yok.

Fikret, özgüveni olmayan, modern takunya/zengin terliği ile ultramodern işyerinde gezip dolaşan, çıkarcı, küfürbaz, ikiyüzlü, maganda, beğeni kaygısıyla yetiştirilmiş çok karakterli örnek. Hedef camiada böyle bir prototip yok. Ferit’in yediği dayağın ardından ve içtiği susuz rakı’dan sonra çözülmesi, böyle olmasını baskıcı dindar bir aileye sahip olmakla izah etmesi, Boysal’ın, “Biz kimsenin tarafını tutmadık.” savunması ile örtüşmüyor.

Bahadır Boysal’ın da Büşra filminde küçük bir rolü de var. Bir yan kesiciyi canlandırıyor; rolü gerçeğe uygun ideolojik bir yankesici.

Lüks otomobillerle dolu otoparkta makyajlı başörtülü kızın durduk yere, 'Bizimkilerin hazine arazisinde yaptırdığı yeni evimize taşınacağız...' sözüne ne demeli? Toplumsal bilinçaltına hükmetmeye çalışan dönemsel ‘Müslüman; cipli, villalı zengin’ tiplemesine Ergenekoncu bir bakış… Toplumdaki ‘Burjuva Müslüman- mal mülk edinmeyen Müslüman çatışması'… Neden Ergenekoncu? İşte bundan dolayı:

12 Haziran 2009’da tarafta yayınlanan İrticayla Mücadele Eylem Planı (AKP ve Gülen’i Bitirme Planı)nın son bölümünün ikinci maddesi AK Parti seçmenine mesajdı; medya mensuplarına AK Parti mensuplarının ülkede ekonomik krizin etkisinin ciddi olarak hissedildiği bir dönemde dahi lüks yaşamlarından taviz vermedikleri yönünde haberler yaptırılacak, bu durumun hem İslam anlayışıyla çeliştiği hem de parti liderine atfedilen ‘Halk Adamı’ yaklaşımlarının gerçeği yansıtmadığı fikriyle kamuoyu manipüle edilecekti.. (Mehmet Baransu, Karargah, S.29-30)

Özenle çizilmiş karakterler’den Alara; Yoga öğretmeni, hayattan kopuk, yapay, gazeteci Yaman onu bu özelliklerinden dolayı küçümsüyor. Alara, halisünasyonlar gördüren bitki kullanarak hazırladığı karışımı Büşrâ’ya içiriyor. Böylelikle partnerinin kapıldığı başörtülü kızın içindeki herşeyi döküp sıradan biri olduğunu göstermeyi amaçlıyor. Filme gömülen ve mütedeyyin/laik seyircinin düşüncelerini manipüle eden ve yumuşatan temel mesajlardan biri: ”O da normal, o da herkes gibi… Başörtülü Büşrâ çok özel biri değil; buna anla.”

Selen, Büşrâ’nın okuldan arkadaşı; evlilik dışı ilişkiyi normal olarak algılayan, kısa flörtleri uzun süreli ilişkisi için tehlike olarak görmeyen, kendine göre bir sadakât anlayışı geliştiren,yetkili âmirlerce önerilmiş‘klasik Türk kızı tipi’.

Ve babadan her şeyi saklayan yalancı anneye sahip, nikâhlı olmadığı bir erkekle dans eden, öpüşen Büşra… Film boyunca sürekli makyaj yapan, ailesinden izinsiz maskeli balolara katılan Büşrâ’yı canlandıran ve film vizyona girdikten sonra,“Ben ‘oldu’ denilince gidip türban aldım kendime hemen. Eve gidip aynanın karşısında taktığımda “hayatta oynamam”, dedim. Hiç yakıştıramadım ve yabancılık durumu hissettim.” diyen Mine Kılıç, oynadığı karakterin gerçekle ilgisiz, başını örtmüş, ancak içi laikçi olan bir tipi yansıttığının farkında değil.

Absürd, ancak burjuva alışkanlıklarını normalleştiren dindar aileler, defilede buluşmak üzere sözleşiyorlar… Sahnenin devamında çıplak mankenler ve pankart açan provokatör kadınlar… Yönetmenin amatörce işlemeye çalıştığı ‘Lüküs Hayat’.

Hitler kostümlü ‘ulusalcı’, filmin birkaç olumlu değişkeninden biri…

Giriş ve sonuç arası bir film; kurgunun sunumu gizemli. Üçüncü sayfa haberi gibi başlayan ve sonucu önce’yi izah ederek nedenlere bağlayan psiko/sosyo analiz denemesi olan filmde, paralel hayatlar, ilgisiz karakterler, uyuşturucu bağımlısı köprü altı yetişkinlerinin namus bekçiliği ve aşk üzerine aforizmalar üretmeleri ile bağlanan olaylar var. Film uygun kamera açılarına ve kaliteli görüntülere sahip olmasına rağmen sanat olarak da başarısız.

Faruk Tamer, 31.08.2010


Film İle İlgili Teknik Bilgiler:

Yönetmen : Alper Çağlar
Senaryo : Bahadır Boysal, Alper Çağlar
Görüntü Yönetmeni: Ulaş Zeybek
Müzik: Teoman, Yağmur Sarıgül, Aziz Berk Erten, Ufuk Evcimen
Oyuncular : Mine Kılıç, Tayanç Ayaydın, Coşku Cem Akkaya , Ayşe Çiğdem Batur, Enise Ütük, Kaan Urgancıoğlu
Filmin Türü : Drama
Orijinal Adı : Büşra
Yapımcı Firma : Akare Film
Yapım Yılı : 2009
Yapım Ülkesi : Türkiye
Orijinal Dili : Türkçe
Filmin Süresi : 105 dakika
Resmi Sitesi :
http://www.busrafilmi.com
Dağıtıcı Firma : UIP Filimcilik
Vizyon Tarihi : 19.03.2010

Not: Meraklısı için Mesut Uçakan’la Röportaj: “Takva, Büşra gibi filmler kavanozu dıştan yalıyor”

”Bundan yirmi yıl önce ' Yalnız Değilsiniz' filmini yaptınız. 'Yalnız Değilsiniz' açık bir kızın dindarlaşma öyküsünü anlatırken Büşra'da ise tam tersi sorgulanıyor. Aradaki fark ne?”

“Fark şu:'Yalnız Değilsiniz' inancı tercih ettiğin zaman 'yalnız değilsin' derken, Büşra filmi 'dini yaşama biçimi olarak görmeyen laik bir mantığı tercih ettiğin zaman yalnız değilsin' diyor. Zıt bir yaklaşım içerisinde.”

“Bir kasıt görüyor musunuz?”

“Filmin her sahnesinde kasıt var. Dikkatli baktığınızda bu görülüyor. 'Sizin dini yaşantınıza da saygı duyuyoruz' diyen ama arka planda seyirciyi kendi düşüncesine çekme ve bu yönde sert mesajlar verme çabasında bir mantık çok açık hissettiriyor kendini.”

Röportajın tamamı:
http://yenisafak.com.tr/Pazar/?t=07.03.2010&i=245256
 
faruk tamer


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.

Düşlerin İsyanı IV



Yok olmadı. Yine olmadı. İtiraf edebilsem.. itiraf ediyorum;
“Ben  utanmazın tekiyim!”
Yukarda yazdıklarımın bir teki bile doğru değil, neredeyse. Bu nasıl ahde vefa olur ki? Bir kere emekli değilim. Hoş malulen emekli olduğum kimsenin meçhulü değil. Tekelde çalışmadım. Özel sektörlerde çalıştım. Ön muhasebeci olarak. En son işim, yani malulen emekli olmama karar verilen yer, bir alışveriş merkezinin bilgi işlem bölümüydü. Yoksul değildik. Geniş bir aileye mensubum. Zengin.. Hatırı sayılır. Adım da Rıfat değil. Cemşid. İlginç bir isim. Bu isimden çevremde kimseye rastlamadım desem, yeridir. Ailem hakkında detaylara girmeyi kendime zül sayıyorum. Yok. Yalanlarımı yüzüme vuracak birilerinin çıkabilme olasılığından ötürü değil. Bu arada yaşımda 50 değil. Henüz otuzunu bitirdim. Otuzunu.. yani kendi otuzumu. Kırkıncı yılımdan iki ay aldım. Bak bu deyişe bayılırım. Bu ailemizde sıkça kullanılan bir deyimdir.

“Ha o mu? O on beşinden üç ay aldı.” Ne demek? Ne diye böyle bir tümce kurardık, bilmiyorum. Yalnız yaşıyorum. Evet bir aile kuramadım. Bu doğru. Ama sakat biri ile bir arada yaşadığım da yalan.. Yalnızım. ‘Salim Muhayyer’ diye birini hiç tanımadım. Uydurduğum bir kişilik. Genç biri ile gönül ilişkisi denilen şey de henüz emekli olmadan –yani malulen emekli olmadan- son çalıştığım iş yerinde, kasabın karısına duymuş olduğum duygulardır. Ki; az kalsın canımdan olacaktım. ‘Pis serseri’, ‘sapık’ unvanlarını o zamanlar aldım. Yok. Gerçekten benim bir günahım yoktu. Hani şair..

“Ama olmaz ki, Böyle de yatılmaz ki” demiş ya.. benimki de o hesap. Ben gerçekliği karıştırmıştım o dönemlerde. Hala da uyanabilmiş değilim. Sanki birinin düşüydüm. Ya da “şey”ler benim düşümdü. Adımın Cemşid olduğundan bile kuşku duyuyorum. Belki de Finamek ya da Cendel ya da Dehhak. Bu adlar niye hep içimde yankılanır onu da bilmiyorum. Adım Cemşid olsun isterdim, eğer değilse. Dehhak’a da razı gelirim. Allah göstermesin; ya adım Kaya falan olsa.. yok o türlü adlara dayanamam. Dayanamazdım. Biliyorum.

Bilgi işlem merkezinde –güya- ön muhasebeci olarak işe başlamıştım. Psikiyatristim Ernüvaz Hanım öyle dedi. Yani öyle dediğini hatırlıyorum. Ona “Sözcüklerimi Çaldılar” bütün sorun buradan kaynaklandı, demişim. “Demişim” diyorum, zira; anımsamıyorum. Anımsadığım, gerçekten sözcüklerimin çalınmış olduğu. Barkodsuz ürünlere barkod hazırlamak, ürünleri kodlamak benim uhdemdeydi. Siz “A deterjanı, x yağı..” dersiniz ben; “09600080024” derim. Bunu anımsıyorum. Sayılar zıvanadan çıkarmıştı. Yani suç bende değildi. Ernüvaz Hanım ,‘hep başkalarını suçladığımı bu yüzden sağlıklı iletişim kuramadığımı’ söyleyip durdu. Eğer sorumluluklarımı üstlenirmiş isem.. -bu tümceyi beğenmedim. Daha oturaklı bir tümce bulduğumda değiştireceğimi aklımda tutarak devam edeyim-  hem kendimle hem başkalarıyla -bu başkalarından kasıt salt canlılar değil tüm “şey”ler –Ernüvaz Hanım – ortaokul Türkçe Öğretmenim- şey’deki “ler” takısının fazlalık olduğunu söylerdi. Nedense kızardı. Ama “ler” ekini, o çoğul ekini kullanmadan eksik kalacağının aşikarlığı da ortada.

Yine dağıttığımın ayrımındayım. Ernüvaz Hanım, -yani ruh doktorum, nedense Ernüvaz Hanım’ın adını her anışımda titrini yazma gereksinimi duyuyorum bazen, bir tür tik olsa gerek- yaşadıklarımın bulunduğum yerde olmamın kaynağında sorumluluk üstlenmeyişim olduğunu söyledi. Uzun uzadıya bir şeyler anlattı ya.. kişi kendi seçermiş. Evet, kelli felli bir Fransız’dan söz ettiydi. O bu seçim işini öyle ileri götürmüşmüş ki; bir kişi anasından sakat doğsa da koşucu olmak isteyip olamasa kendisi sorumlu olur, diyesiymiş. Laf ki ne laf.. e adam sakat işte. Nasıl koşsun.. bulunduğum hâlin kökeninde işte kendim sorumluymuşum. Rakamlar demiştim.. ya rakamlar. İçimden elbet. Ernüvaz Hanım olmasa bitmiştim ben.. Tahtalı köye yollamışlardı. O hasta olduğuma normal insanları ikna etti de..

cemal çalık


Yorum Gönder

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.