Suretler

“Kendinize bir bakın. Koltuklarınızdan kurtulun, kalkın ve aynaya bir bakın. Tanrının sizi nasıl yarattığını görün. Hayatımızı, makineler aracılığıyla yaşamak için yaratılmadık…”

Suretler filminin başında söylenen bu söz, bilgisayar ve televizyon bağımlılığı için söylemiş değil. Bilim ile kurgulanan filmde insanlar evlerinde duruyorlar ve onların yerine insan yapımı ‘suret’ adı verilen başka bedenler dışarı çıkıyor. Evinde bir makineye bağlanan kişi, evin dışında gezen suretini uzaktan kumanda ediyor. Robot suretinin yaptığı her şeyi yapmış gibi hissediyor ve herhangi bir tehlikeye girmeden hayatını sürdürüyor. Filmin geçtiği şehirde artık insanlar evlerinde yatar pozisyonda makineye bağlı iken, kendi seçtikleri fiziksel görünüşteki robot suretleri onların adına bürünüp yaşamaya koyuluyorlar.

Film boyunca sanal âlemin uç sınırlarını izliyoruz. Acaba olabilir mi ile hayır olmasın deyişler karıştırıyor zihnimizi. Sonunda da tüm suretler devre dışı kalıyor ve insanlar makineden kalkıp gerçek yaşamlarına geri dönüyorlar. Konusunu özetlemiş oldum ama bir film tanıtımı yapmaktan çok bugünkü halimize benzerliğini anlatmak arzusundayım.

Makineye fiziksel olarak bağlı yaşayanlar yerine sosyal anlamda bağımlı yaşayanlar dersek, film bilim kurgu olmaktan çıkıp gerçek bir hayat hikâyesi olabilir. Sosyal paylaşım ağlarından sık kullanılan facebook’u düşünsek mesela. Fotoğrafımız yerine başka birinin fotoğrafını koyup, yalnızca güzellikleri yansıtıp, olmak istediğimiz biri gibi görünebiliriz. Bu halimizle başkalarıyla iletişim kurabilir ve sanal dünyada oluşan görüntümüzün yapıp ettiklerini hissedebiliriz. Ve bunları yaparken evde bilgisayarın (makinenin) başında güvenli bir şekilde oturuyor oluruz.

Filmdeki suretler insanların sınırlanmış bir hali, bir gölgesi gibi. Acı çekmiyor, gerektiği zaman daha hızlı koşabiliyor, eskimiyor, yıpranmıyor ve bir silah ile kablolardan oluşan sureti devre dışı kalsa bile kullanıcıya(insana) zarar gelmiyor. Filmin geçtiği şehirde herkes suret kullanmıyor, hatta girişinde “no robots” yazan bir mahallenin tüm sakinleri kendi bedenleri ile yaşıyorlar.  Filmin başındaki “makineler aracılığıyla yaşamak için yaratılmadık…” sözü de mahallenin liderine ait. Teknolojinin son harikası olan suretleri gerçekçilikten uzak bulup kullanmayan bu insanlar, televizyonun girmediği ya da elektriği reddeden bazı Afrika kabilelerini aklımıza getiriyor. Bugün elektriksiz yaşayan çok az sayıdaki insanı doğal bulup özenmekle beraber, bir daha düşününce elektriksiz, internetsiz bile yaşanmaz ki deyip çağın teknolojisi ne gerektiriyorsa onu yapıyoruz.

Eğer filmdeki gibi bir durumla karşılaşsaydık, birisi bize “şu makineye bağlanıp gözlerini kapat ve kendini daha mükemmel, güvenilir bir bedende yaşıyor bul” deseydi kolaylıkla hayır der miydik bilemiyorum. Hele ki zamanın bir gereği ve insanın bilimde ilerleme süreci olarak sunulsaydı bu fikir, bir kez daha düşünürdük.
Filmi izlerken böyle bir durum olmaz, olursa da suret istemem olur biter diye düşüncelerimi geçiştirmeye çalışıyordum, ta ki aklıma şu düşene kadar: “ya zaten suret isek?”

Gölgemiz ve gerçeğimiz

Suret’in kelime anlamı görünüş, biçim ise evet biz de görünen halimiz ile birer suretiz. Eğer suretten kastımız; aslımız başka yerde, oynayan bedenimiz başka yerde demek ise, o halde bir kez daha suretiz. Rüyada iken bedenimiz yatakta ama biz başka yerlerde başkaları ile iletişim halindeyiz, günlük hayattaki bedenimizden bağımsızız, bu da bir nevi başka surete bürünmektir. Hatta film ile eşleştirirsek, robot suretlerin ateşli silah ile yaralanması halinde kabloları kopuyor ve sistem devre dışı kalıyor. Sureti yaralanan insanın birden makine ile bağlantısı kesilip kendi bedenine dönüyor.

Aynı, rüyada kan akma ya da yüksekten düşme/ bir tehlikeye atılma durumunda birden uyanmamız gibi. Uykudaki suretlerimiz, rüyadaki bedenimiz oluyor. Filmdeki robot suretten gerçek bedene dönmek gibi düşten uyanıyoruz.

Düşten uyanıyoruz derken uyandığımızda artık düşte değiliz demek istemedim. Diyeceğim, tam da Amerika’nın ilk büyük edebiyatçısı sayılan Poe’nin şu sözleri:  “Yoksa gördüğümüz ve göreceğimiz her şey, bir düşün içindeki bir düşte midir?” Yüz yıl kadar önce yaşayan şairin, Suretler filmini izlemediği kesin ama hayatı tümüyle düş olarak gören mutasavvıfların yorumuna yaklaştığı da bir gerçek. Gözlerimizi çevirip baktığımızda göz ekranında görülen; bir suret, yani bir görüntü, yansımadır. Büyük bir rüyada olduğumuzu ve uyuyunca küçük rüyalara uyandığımızı söyleyebiliriz.

Şu halde gözümüz açıkken büyük bir düşte isek, bu büyük düşten ne vakit, nasıl uyanacağız ve ne zaman“meğer hepsi bir rüyaymış” diyeceğiz? Akla gelen sözü bir kez daha yazmak gerekiyor sanırım: “insanlar uykudadır, ölünce uyanırlar… (Hz. Ali)”

Bilimsel araştırmalarda farelerin denek olarak kullanıldığını biliyoruz. Mitolojik bir inanç olarak görülebilir belki, biz insanların da dünyada denek olarak başkaları tarafından kullanıldığımızı düşünen bir görüş var. Uzaylıların denek fareleri olabiliriz ihtimali var fikre göre. Farklı ve düşündüren, aksi ispatlanamayacak bir iddia bu. Kesinlikle yanlıştır diyemeyiz, evrim teorisini yüzde yüz netlikte reddedemediğimiz gibi. Mantıksız ve kulağa nahoş gelebilir lakin ‘insan’lar tarafından kullanılan ‘denek fareler’ olmadığımızı kim kesin olarak ispatlayabilir ki? İşin aslını, buraya nerden geldiğimizi, bu surete neden ve nasıl büründüğümüzü ölünce görebiliriz ancak.

Kanden gelir yolun senin
Ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini
Anlamayan hayvan imiş.

Der, Niyazi Mısri hazretleri.  Anlamayan; yani fikredemeyen, akıl sahibi olmayan hayvanlardır. Onlardan farklıyız ve neden buradayız ile buradan sonra nereye gideceğiz’in merakı içindeyiz.
İnsanların çoğu yaşamın anlamına dair sahih bir bilgisi olmadan yaşamaktadır.  ‘İnsan’ların ‘denek fareleri’yiz demek ya da aslımız başka yerde biz başka suretteyiz/ bir düşün içindeyiz demek birer sahih bilgi midir? Hepsi birden sahih olamaz tabiî ki. Mısri’nin şiirindeki ‘anlamayan hayvan imiş’ ifadesine hitaben hayata dair ortaya atılan fikirlerden ortak olarak anladığım şudur: biz, her şey değiliz!

Kendini bilmek, kendisine her şeyden bir parça vereni bilmek demektir aslında. Hem var hem yok olduğunu, kendinin hem biraz her şey’den hem hiçbir şey olduğunu bilmek, aslımızı tanıtabilir bize.

Sayısal bir açıdan, matematik ifadeleriyle yaklaşayım biraz da. Çay demlemek için bazı insanlar “demin türevini al” derler mesela. Çayı demle, çayı bir aşamadan diğerine geçir, içmek için hazırla demektir bu. Denklemlerin türevini alırken de ilk denklemi kullanarak başka bir denklem oluştururuz. Yeni oluşan denklemin de türevini alabiliriz bu sefer, ilk denklemin ikinci türevi deriz adına da.
Türev alma ile rüyayı bir düşünsek. Uykuya daldığımızda gördüklerimiz düş içindeki düş yani ikinci türev olsa. Bu dünya hayatına da ilk türev desek. Uykuya daldığında ikinci kez türevi alınan, onun dışında tek türevi olan bir denklem. Adı insan. Gün gelecek ilk türevi de aslına, en baştaki denkleme dönecek(matematiksel ifadesi ile integralı alınacak) ve ölecek.

İnsan, çözülmeyi bekleyen bir denklemdir belki de.

Suretler filminde anlatılan da bir başka denklem ile türevi aslında. Kan damarı olan, yorulan, hisseden, ölebilen gerçek insan ile; yorulmayan, fiziksel olarak mükemmel, kablolu robot suretler. Filmde rol alan suretler filmdeki insanların türevi ya da bir başka ifadesi ile, gölgesi. Filmdeki türev alma işleminin kötüye gitmesi ve filmin sonunda robot suretler sisteminin çökmesi gösteriyor ki aslında türevi kimin aldığı önemlidir.

Filmdeki teknolojinin insanlığı iyi bir hale mi götürdüğü, evrimleşmenin bir basamağı kabul edersek türler arası daha mı seçkin bir konuma getirdiği tartışılmış ve bu insanlardan kurma sistemin çökeceği ön görülmüş.

Yazının başında da filmdeki suretleri internetteki sanal ortamlara benzetmiştim. Gerçek hayatta karşıdaki insanı görüp mekanı algılıyoruz, zamanı daha hissederek yaşıyoruz. Bu gerçekçiliği düşününce sanal alem bize çok yapmacık geliyor. Bir de zamansızlık ve mekansızlığı düşünsek. Göz açıp kapayıncaya kadar bir yerden başka yere gittiğimizi, lamekan yurdunda olduğumuzu varsaysak. Zamansızlık ve mekansızlığı düşününce de kısıtlı bir zaman ve dar bir mekanda yaşadığımız dünya hayatı çok yapmacık geliyor doğrusu. Daha güncel bir sözle ifade edeyim: ya hepimiz birer facebook profili isek?

Filmin başındaki ifadeye geri dönmek istiyorum: “kendinize bir bakın. Koltuklarınızdan kurtulun, kalkın ve aynaya bir bakın. Tanrının sizi nasıl yarattığını görün. Hayatımızı, makineler aracılığıyla yaşamak için yaratılmadık.”

Bu sözden filmdeki insanlar adına şunu çıkarırız: robot suretleri bırakın ve kendi bedeniniz ile yaşayın. Kendi adımıza ise birçok farklı mesaj çıkabilir bu hitaptan. Sosyal paylaşım sitelerine bağlanmayın, rüyalara bağlanmayın, bu dünya hayatına bağlanmayın gibi.

Ben sonuncusunu tercih ediyorum. Aynayı kendimize çevirip, iç dünyamıza bir baktığımızda bu bedene fiziki olarak bağımlı ama manevi anlamda özgür olduğumuzu görürüz. Sadece beden ile amel etmek için yaratılmadık. Koltuklarımızdan; bedenimizden, şekilcilikten bir bağımlılık timsali kurtulup odağı kalbe çevirerek “tanrının sizi nasıl yarattığını görün” uyarısını dikkate almak gerekir. Filmden çıkardığım odur ki: içimizdeki cennete davetliyiz.

kübranur ayar


1 yorum:

  1. Seyfullah Kaçar26 Mayıs 2011 14:43

    Burçların varlığına inanma sınırı dahilinde söylüyorum ki yazarı şahsen tanımıyor olsam bile onun hava gurubu olduğuna kuvvetle mütebahhir olurdum.

    YanıtlayınSil

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.