Mabetsiz Şehir


Tarlasını ekiyordu, mevsimin son ekimiydi bu. Bel ağrısıyla doğrulan kadın, gözlerini kısıp güneşe doğru baktı ve güneşe ne kadar uzak olduğunu, buna rağmen iliklerine kadar sıcaklığıyla dolduğunu düşündü. Eğilip işine devam etmeye koyulmuştu ki kulağına bir haber ilişti: ‘müjde ana! daire karşılığı tarlaları satın alıyorlar’.  Bir yandan belini ovmaya devam eden orta yaşlı kadın, öte yandan tarlaların satılma fikrine tam olarak sevinememişti. Elleri toprakla uğraşmaktan yorulmasa uyuyabilir miydi, onu bile bilmiyordu. Zira o, bu tarlayla büyümüştü, annesi de, onun annesi de…


Oldukça iri olan ama ulu olamayan bir binanın on üçüncü katında balkonda oturmuş, yoldan geçen arabaları izliyordu. Arabalar uzaktan küçücük görünüyordu, ardı ardına yürüyen insanlar gibi, karıncalar gibi ya da hareket eden her ne var ise aynı o şekilde akıp gidiyorlardı. Balkonun bir ucuna gidip eğilerek güneşi görmek istedi ama ne yana döndüyse göremedi. Tarlada çalışan ve kerpiç evde kalan annanesine göre güneşe daha yakındı oysa. On üç kat nereden baksak elli metre kadardı, annanesine göre elli metre daha yakındı güneşe, ama göremiyordu bir türlü, bu işte bir zıtlık vardı. Toprağı hissetmek istedi sonra, sesini duymak istedi, bitkiye can veren, suyu havayı barındıran toprağın elini sıkmak istedi, başaramadı. Toprağın sesi, yerini buzdolabının homurtusuna ve televizyonun bitmeyen tınısına bırakmıştı. Doğadan dışlandığını, topraktan ve güneşten uzağa bir köşeye itildiğini düşündü.

Güneşin sıcaklığını hissediyordu ama rengine hasret, gidip az önce kalktığı yere oturdu, yeniden arabaları izlemeye başladı.  Hepsi bir yol tutturmuş gidiyordu. Ana yolun kenarında gölge gibi yürüyen birisi olduğunu fark etti ardından. Gözlerini kısıp daha dikkatli baktı ve adamın yalınayak olduğunu gördü. Tanımadığı bu adam ayakkabılarını çıkarmış, sırtında ya da elinde çanta olmadan rahatça, serbest ve özgür haliyle yürüyordu. Ayakları toprağa temas ediyordu, gözleri güneşin rengini seçebiliyordu.  Yer de gök de onundu sanki. Yerden elli metre yukarıda balkonda oturan kız, adamın sele serpe yürüyüşüne dalıp gitti ve o anda, fikir dünyasına bir parça misafir olmak istedi.
---
Ne zaman düşmüştü aklına, ne vakittir bu fikir içreydi bilmiyordu. Zihninde karmaşık bir bulmacanın parçalarını toplar gibi hatıralar biriktirip sebepsiz yere hüzünleniyordu. Yıllardır unutmadığı bir cümle geliyordu bunların başında. İlk defa liseye giriş sınavında bir paragraf sorusunda görmüştü o cümleyi. Birkaç dakikalığına yorumlayıp aşağıdaki üç seçeneği eleyip birini işaretleyip geçmesi gerekiyordu. Cümlenin özüne inmek ya da doğru yorumlamak gibi bir yönlendirmesi yoktu sorunun üstelik biraz durup düşünecek olursak sınav için vakit kaybı olurdu. Doğru şıkkı bulup geçmişti o anlık o soruyu ama yıllar sonra, işte bugün gelip aklına takılmıştı: koca hindistanın bir yerini bana yasaklasalar özgürlüğümü kaybetmiş sayarım. Özgür değildi. Bu muazzam bir sorundu. Kimsenin ona bu şehrin bir yerini yasakladığı yoktu ama şehrin kendisi başlı başına bir hapsolunmuşluk içindeydi sanki. Şehir bir suç işlemişti ve hapse alınmıştı. Kendisi de o hapsin bir odasındaydı. Duvarlar arasına hapsetmişti bu şehirde herkes kendini. Kapılar sıkı sıkıya kilitliydi.

Ne olduysa aynı çıkmaza sürüklenen düşüncelerin birden aklına hücumuyla oldu. Önce odasına girdi gizlice kilitledi kapısını, istemli halde kilitli olmak istiyordu. Kendim dışındaki herkesi bu odanın dışına hapsettim işte, diye düşündü. Belli ki sınırlandırılmalarla bir sorunu vardı. Yazarın büyük bir sözü geldi düştü sonra aklına: mabetsiz şehir! Yazar, yıllar sonra ziyaret ettiği başkenti tanıyamamış ve düzensizliğe ithafen bu ismi vermişti. Eskiden mahalleler planlanırken bir cami, külliye ya da büyük ve önemli başka bir mabet esas alınır evler, okullar o düzene uyularak inşa edilirdi. Aynı düzenin bir örneği olarak Paris‘te de şehrin en büyük sokağı olan şanzelize caddesi zafer takından itibaren başlar ve şehir de bu yapı esas alınarak dizayn edilmiştir. Bugün, bizim mimarimizde ise aynı bölgede farklı mimari tarzlar uygulanmaya çalışılmış ortaya karmaşık bir görüntü çıkmıştır. Döndüğü her yönde farklı bir mimari tarzı görmek-aslen sadece asfalt yığını görmek- insanın ruhunu da, betonun rengi olan griye alıştırıyor olmalıydı.

Farklı mimari tarzlar ya da modernleşme çizgisinde oluşan yapılar aklı başında birinin kendini odaya hapsetmesine neden olmazdı. Odada kalmak yerine dışarı çıkıp yürürse aklıselim olduğuna sevineceğini düşündü ve bir süre sonra kendini yol kenarında yürümekten yorulmuş, sıcaktan bunalmış, ayakları ağırmış ama ısrarla düşünmekte buldu. Kendi kendine soruyordu. Bu binalar modernleşmenin ve zamanın bir getirisi değil miydi? Bugün, tüm binaları ve akıldaki bina kavramını yıkıp herkesi tek katlı kerpiçten evlere yerleştirirsek bir süre sonra insanlar yeniden bina kavramını ortaya atıp çok katlı evler kurmaya başlamayacaklar mıydı? Yeniden bu noktaya gelinecekse geriye dönmenin bir anlamı yoktu. Geriye dönüş çözüm değilse çözüm neydi o halde, insan bu noktada şaşırıyordu.

Toprağa değmek istedi sonra, ayakkabılarını çıkardı. İçinde demir, silisyum, alüminyum, oksijen ve daha ne kadar mineral varsa hepsini ayakucunda hissetti. Toprağın kokusunu duydu uzun süreden sonra. Susuz kalmış bir bitkiyi kökünden besler gibi ayaklarından can verdi toprak, adama. Ellerini ayaklarını hissetti, damarları varmış meğer, onları hissetti. Belki bir binanın kurşuni rengi içine itilmeseydi ve toprağa hasret duymasaydı kıymetini hiçbir zaman bilemeyecekti. Yine de ömrünü bu yol kenarında yalınayak yürüyerek geçiremezdi. Bir müddet yürüdükten sonra mabetsiz şehrin bir kenarında dinlenmek için oturacaktı elbet. Şehirle kavgaya tutuşursa kaybedenin kendisi olacağından şüphesi yoktu.

Az ilerde bir adamı seçti gözleri, ansızın. Adam durmuş bekleyen gözlerle ona bakıyordu. Bilge gibi, aynı bir sırrı söyler gibi, kurtuluşa gider gibiydi bakışları. İçinden geçenleri, kendi kendine sorduklarını adama haykırmak geldi içinden. Yanından geçmesi bile yetecekti, sanki bir bakışı iyi edecekti anlam veremediği halini. Aynı hizaya geldiklerinde hangi sırayla konuşması gerektiğini çoktan düşünmüş, aklından cümleler düzmüştü bile. Tam yanına gelince durdu, sıraladıklarını unutmuştu, ne söylediğini tam olarak bilmiyordu ama anlatıyordu işte. Kurşuni renkten, radyonun sesinden, teknolojiden, modernleşmeden, insanların bu halde nasıl yaşayabildiğinden dem vuruyordu. Karşısındaki adamsa henüz ağzını açmamış, bu haliyle haline biraz daha gizem katmış onu dinliyordu. Bir süre dinledikten sonra aniden evlat, dedi. Bunu derken gözleri parlıyordu: “herkesin kalbi kendi mabedidir”. İşte o anda kitaplar bitirip, sohbetler dinledi, diyarlar dolaşıp, bilgiler edindi sanki de gelip bu adamın bir sözünde dinlendi, ya da bildiği bileceği her ne var ise bu adamın sözüyle dillendi.
İçindeki buhranlar durulmuş, zihninde düğümlenenler çözülmüştü. Bir nazarla huzuru bulmuştu. Yorgunluğu ve ayağının ağrısını hissetmiyordu, eve doğru geri dönmeyi düşündü. Başını kaldırıp güneşe yeniden bakmak istedi. O sıralarda oldukça iri olan ama ulu olamayan o binanın on üçüncü katındaki kız, onu seyretmekteydi. Adam bunu fark etmedi, başını öne eğdi ve yürümeye devam etti.

kübranur ayar


2 yorum:

  1. farklı bir tarz olmuş kübra hanım..bununda devamını getirebilirsiniz derim..

    YanıtlayınSil

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.