Bu Ay'ı Gördüğünüz Gibi..


Nihayet serinlemiş havanın hafif soğuğunda balkonda oturmuş şehir manzarasını seyrediyorum. Ampüllerin ufak bir periyotla yanıp sönen ışıkları parıltılı bir görüntü oluşturmuş. Evler, kuleler, sokak lambaları hepsinin aydınlığı bir gidip bir geliyor. Gece bile olsa şehrin canlılığını anlatıyor sanki. Parıldayan ışıkların biraz üstünde kesintisiz ışığıyla heybetli bir hilal görüyorum. Yanıp sönmeyen, rengi ilahi kaynaktan vasıtasız alınmışçasına doğal. Yan yatmış bana gülümsüyor. Bayrama az kaldı, der gibi. Hilali böylesine incecik son gördüğümde ramazanı müjdelemişti, dolunaya tamamlandı o kutlu ayla beraber. Şimdi hilal olmuş tekrar, bayramı haberliyor.  


Her halinin ayrı değeri, biricikliği var yeryüzünde. Dolunaya övgüler var söylenmiş. Allah Habibi’ni hatırlattığı için ayrı bir değeri var. Bir de dolunaya dair Resulullah’ın kutlu hadisi var, ramazan on dörtte dilimden düşürmediğim: “Bu dolunayı gördüğünüz gibi, Rabb’inizi de göreceksiniz”. Tüylerim ürperiyor, bu müjde yetiyor ayı sevmeye, seyretmeye. 

Küçüldü dolunay her gün biraz daha, şimdi hilal oldu yine incecik. Balkondan bakıyorum da ayın halleri hiç ramazandaki kadar hoş gelmemişti bana. Öyle ya, bu ay ile çözülürdü eşyanın dili, insanın kalp gözü bu ay ile açılırdı. Eski ramazanları tadamamanın burukluğu içinde olanlar bilirler miydi acaba tüm ramazanlarda değişmeyeni?  

Dolunay, hilal öylesine değerli ki değerleri artık ayın halleri ile bağdaştırmışız. Güzel bir yüze, ayın on dördü gibi demişiz. Ne anlatacaksak onu kullanmışız. “Herkesler, orucunu bozmuş günahta, zanneder de beni, oysa hilal görünmüştür incecik, yeniden bayram yapıyor olabilirim.(1)“ denilmiş, boşuna değil. Edebiyatta istiare konusunu baştan işlemiş, benzetileni hep ay seçmiş gibiyiz. Zorluyorum kendimi de, dilim varmıyor ramazana hoşça kal demeye.  Aklıma geliyor birden, hoşça kal denilmez zaten yazmaz mahyalarda. Sahi neden hoşça kal değil de “elveda” ey şehr-i ramazan? var mıdır bir hikmet bu kelime farkında? Bir daha gelmeyecek mi ramazan,  o halde neden elveda? Fikretme gayretime hilalin verdiği huzuru ekledim de, iki sebebini bulabildim. Hissedebildiğim iki taneydi ama kuşkusuz içinde “sayısız hikmet var” idi. 

Bir tanıdığımızı yolcu ederken de eğer bir daha görüşeceksek hoşça kal deriz. Bir veda, ayrılık var geri dönüşü yok ise elveda deriz. Fark ettim ki bu ramazanın dönüşü yok. Bir daha ramazanlar görebiliriz ama bu ramazan “bizim ramazanımız” asla geri gelmeyecek. Ameliyle, şahit olduklarıyla dürülüp toplanacak ve kıyamet günü açığa çıkmak üzere veda edecek. Bu kutlu ay, bizler için öylesine kıymetli ki bir senedeki diğerine aynı olmuyor, her sene yeniden yepyeni ve bambaşka bir ramazan yaşanıyor. 

Kanaatimce ikince sebebi ise, bizim bir daha ramazana yetişememe ihtimalimiz olması. Ölürsem, bir daha güngörmezsem, evet ölmüş olurum ama ya bir ramazan daha göremezsem? Ya göremezsem? İşte bu ihtimal, bir daha buluşamama telaşı. Müminleri asıl korkutan bu değerle bir daha değerlenememe korkusu. Bu elveda’da biraz da “hakkını helal et” saklı o yüzden.

Ramazan bize verilen bir nimet. Bir ay mühletle elimizde tuttuğumuz değerli bir emanet.  “Emaneti en iyi şekilde muhafaza ediniz” buyrulmuş. Soruyorum kendime de ne yaptım ben bu ramazanda, emanete iyi baktım mı acaba? Bir aç kalmakla mı anladım farklı bir ayda olduğumu yoksa öyle farklı geçti ki bu ay, aç olduğumu bile anlamadım mı?  İftar ve sahurda televizyonlarda dini içerikli program yaptılar, onları izledim mesela iyi mi ettim kötü mü? Birkaç kelam öğrendim onlardan da. Biz sahuru yapınca televizyonda saat farkından dolayı yeyip içenler oldu. Program sunucuları mecburen bir şeyler yediler. Onlar çay içerken ağzımda oluşan çay tadı, düşünüyorum da orucu bozar mı acaba? Orucu zarar gelmez de o insanlara değer verdiğimizi mi anlatır yalnızca? İcatlı, keşifli bol radyasyonlu modern çağda aklıma gelen sorular bunlar. 

Aynı türden bir soru daha var zihnimde ama modern çağla değil bu modernlik içinde sapasağlam kalanlarla ilgili. Aslında soru da denilmez, dil bilgisindeki onaylama sorularına benzer. Cevabı aranmaksızın soruyu düşündürmeye yönelik. Şöyle demek daha makul: “derman arardım derdime, derdim bana derman imiş(2)” ,cevap içinde bir soru gibi. Şöyle ki: bir insan âşıksa, maşuku da ondan başka bir şehirde yaşıyorsa, o kişinin iftar ve sahur vakitlerini hangi şehre göre ayarlaması gerekir?

Olayları yalnız görünen tarafıyla değil, batını boyutlarıyla yaşayanlar için bu cevapsız sorgulama. Aynı zamanda benlikten vazgeçmenin ramazanla gelen ifadesi. Ben’in çekilmez yükünden kurtulma hürriyeti; zerreden kopmanın ummana dalmanın çabaları, bunların ifade şekli. Şehvetini ilimle besleyenlerin, ilahi aşka ulaşmasının ipuçlarını ramazanda verir gibi. “aşk” adının geçtiği bugün hangi cümle varsa bu soru hatırına yazılmış sanki.  
Modern çağlarda değişmeyen ve sağlam kalanlardan bahsetmişken, modernizmden yakınmanın tam sırası, ama yakınmayacağım. Evet, araba gürültüsüyle doldu kulaklarım, sürekli televizyon denilen bi alete baktım. Sahurda davulun sesiyle değil, davulla beraber çalmaya başlayan arabaların alarm sesiyle uyandım. Ramazan eğlencesi diye çok katlı alışveriş merkezindeki etkinliğe gittim. Başına fes takmış macun satan bi çocuk vardı, ayağındaki konvers markayı garipsedim. Sokak ortasında oruç yiyenleri bile gördü gözlerim. 

 “Nerede o eski ramazanlar” diye başlayan cümleleri dinledim ve elbet özendim. Eğreti tutturulan gelenekleri, ramazanı beraber yemek yemekten ibaret sayanları gördüm ve şaşırdım. Ama tüm bunlardan yakınmayacağım. Çünkü o değişmeyen, kainat yaratılalı yirmi dokuz günde bir devreden ve her devri, her hali ayrı ufuklara açılan ay, işte tam karşımda yan yatmış ve bana gülümsüyor. Yüz yirmi dört bin peygamberi görmüş, nice ramazanlar ve bayramlar haberlemiş olan ay, hala taptaze ve ışıltılı karşımda duruyor.  Düşündükçe haller alıyorum. Hala zamandan yakınanlar, yetmez mi bu müjde: Habibullah’ın gözleri de onu görmüş!  
Gözlerim kamaşıyor, artık bakmaya kıyamıyorum.

(1): Nazan  bekiroğlu- mor mürekkep
(2): Yunus Emre- derdim bana derman imiş

kübranur ayar


2 yorum:

  1. umut dolu bir yazı olmuş, yılların yükü umutlarınızı söndürmesin dilerim:))

    YanıtlayınSil
  2. 21/97; İnkar edenlere göze gösterilir de «Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz.» Süpernova Patlamasının parlaklığını yani gözeyi görürler.Bu parlaklık yıldızın ömrü boyunca yaydığı enerjiyi patlayarak saat mertebesinde yayıp beyaz cüce haline gelir. 24/35(Allah(cc'nin nurunun temsili...der) bu uzayda olduğu için her yerden görülebilir.Ve de hadis;“Allah(cc)'yi itişip kakışmadan dolunayı gördüğünüz gibi rabbinizi göreceksiniz!” İSON ve PANSTRARSS surları 40 hafta ara ile geliyorlar. 2013-15 mart ve 25 aralıkta geçecekler.“İki surun arası kırktır” hadis.Ay bizim dünyayı dik tutar.ona bir şey olursa yan yatarız.(ay yarıldı saat yaklaştı.)İSON kuyruklusu aydan 15 misli parlaktır. güneşe çarpmazsa aya çarpacak dünya yan yatacak ve Afrika yani güney yarı küre her zaman olduğu gibi devamlı güneş görecek ve derileri kararacak.kuzey küredekiler dünyanın yani arşın gölgesinde kalarak güneşten korunarak derileri ağartılmış olacak ve bu sonsuza dek öyle kalacaklardır.(niye günümüzde kuzey yarıkürede hiç zenci yok ve beyazlar var acaba?)14 ock 2013

    YanıtlayınSil

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.