Kara’nlık Deniz-2


Devam ediyorum bu karanlık denizde yüzmeye. Ne oldu duraksadın, dediklerini hisseder gibiyim. Garipsedim, diye cevap veriyorum içimden. Farklı bir yer burası. Herkes içinde milyonları barındırıyor. Annelerin, evlatların, hasta ve yaşlıların acıları var yüreklerinde.  Yeryüzünden büyük acıları biriktirmişler içlerinde. Acılar bir yanda, dünyada ne kadar sevinç varsa onlardan da pay biçmişler sanki. En hoş mutluluklar da içlerinde hüzünler de. Herkese bir pay var burada. Bakıyorum sağıma soluma. Kimse görünmüyor, peki ben bunları nereden biliyorum?


İlerledim önümü görmeden. Sevdiğim insanlar çıkıyor karşıma. Siz, diyorum bu denize gelmeden önce ne yapardınız? Konuşunca anlaşılmazdı biliyorum, öylece susup oturur muydunuz, diye soruyorum. Cevap geliyor bir yerden:  Susmak “hiç konuşmamak” demek değildir; bilakis susmak “başkalarıyla konuşmamak” demektir, diye. Tamam deyip, susuyorum. Dücane Cündioğlu’nun evliyalar için söylediği bir sözü hatırlatıyor bir kimse o arada, “Başkalarıyla konuşmamaya ihtiyaç duyarlardı”
Söz ucuza çıkmıştı oysa, insan iki günlük tanışına mahremini anlatır olmuştu. Sözü her şeye aracı etmek doğru muydu acaba? Düşünüyorum, bir düstur geliyor aklıma: “insana her bildiğini başkasına söylemek günah olarak yetti”. İyi ki bu denize dalmışım diyorum, susmaların bile bir anlamı var artık.

Peki diyorum, acılarınız, yeryüzüne sığmayan içinizden büyük acılarınız, onlarla nasıl başa çıktınız? Yakınlardan bir ses geliyor o anda, öğretmenim gibi, hemşerim gibi bir ses. Daha önce çok konuşmuştuk onunla, hep o konuşmuştu ben okumuştum daha doğrusu. Bir süre sonra konuşmalarım ona benzemişti hatta, acısına bir nebze tanıdık olmuştum. Nazan Bekiroğlu geldi tam karşıma, şehir diyerek acısını anlattı bu sefer:

..Senle de sensiz de olmayan ey şehir!
Senin için ne kadar çok acı çektim.
Karşılığını istemezdim. Bilsen, bununla yetinebilirdim.
Ama bilmedin. Şimdi ne yapacağım ben..?

Şehir adı vermeden, daha acı çektiğini şehir bile bilmeden onsuz olmaz demiş. Şehri öyle güzel anlatmış, acısını öyle gizli yollardan ki sızlatmış ki ister istemez büyük bir bilgenin büyük bir sözü geliyor aklıma: “her insan bir şehirdir” Yüzünde şehirler barındıran insanları ve insan yüzlerini yansıtan şehirleri düşünedururken ben, şair kayboluyor önümden.

Acısından bir çağrışım yaptı yüreğime, sonra etrafıma baktım, her yer yine karanlıktı. Bu acıyla nasıl yaşanacağını öğrenememiştim daha. Başka bir parıltı aradı karanlıkta büyüyen gözlerim. Derken bir ses duyuverdim. Bana söyler gibi değildi bu kimse, kendi kendine söyleniyordu sanki. Sır verir gibi sessizdi, belki gerçek bir sırrı mırıldanıyordu. Biraz yaklaştım ve müjdeyi aldım. Şöyle söylüyordu Murat Çelik: “Bana sen’den gelen acıyı gönlüme zikir eyledim.”

Şimdi bu acıyı, derin acıdaki gizli mutluluğu görünce bu denize dalmadan önce gördüklerime üzüldüm, kendimce. Sanki olayları olduğu gibi görürsek, görünende kilitlenirsek mananın kapısı kapanıyordu. Herkes gibi iki gözle bakıyorlardı ama buradakiler başka bir gözle görüyor gibiydi. Öyle değil mi, görüntüde içten gelen bir ışık da olmasa bu karanlık denizde ne işleri vardı?

 Sağıma soluma baktım, karanlıkta seçebildiğim herkes bir garipti, ama hoş bir gariplikti bu. “bu dünyada bir garip yolcu gibi ol” emrine topluca iman etmişlerdi sanki. Eşyayı, insanı, olan biteni hep farklı boyutuyla görüyor olmalıydılar.

Ya da her şey yine olduğu gibiydi ama başka bir şey vardı ki görünen, diğerlerini de etkiliyordu. Bu konuda bana yardım edeceğini biliyordum, Hilmi Yavuz’u gördüm karalar içinde ve şöyle okudu kendi şiirini:

her şeyin kilide, bir kilide dönüştüğü günlerde;
herkesin bana bir eşya gibi baktığı günlerde;
kilitle beni,
ey eşya bakışlı sevgilim!

Şey’lerin susmadığı, konuştuğu günlerde yazmış olmalı bu satırları. “kilitle, şiirin içindeki derin yarayı kilitle!” derken gönlüne zikir bildiği acıdan medet ummuş, hatta bulmuş gibi bir deyişi var. Bu karanlık içinde şair bana aydınlığı hissettirdiği için, öylesine mutlu oldum. Görünür oldu sanki sağım solum iyice, gözlerim kuvvetlendi gibi.

Gittikçe alışıyor gözlerim karanlığa. Bu kara’lar, karala’malar, garip insanlar, müjdeyi duyanlar birlik edip gözlerimi daha açmaya çalışıyor sanki. Minnettarım onlara.
Daha da kuvvetlensin gözlerim, her zaman görünmeyen gerçekleri göreyim, eşyanın hakikatini bir miktar bilebileyim; o vakit her görünende ortak bir şey gördüm diyebilir miyim? Ya da neye bakarsam bakayım ne zaman aynı şeyi görebilirim? Bu soru öyle büyüdü ki içimde, baştan beri cevap bulduklarım hep bunu sormak içinmiş diye düşündüm. Bana bakan gözler de biliyordu cevabı hatta her an yankılanıyordu karanlıkta ama bilmek isteyenden başkası bilemiyordu. Ancak şimdi kulak verdim ve duydum. Enam, 103 :

“Gözler O’nu kavrayamaz ama O, tüm gözleri kavrar.”

kübranur ayar


3 yorum:

  1. "Sanki olayları olduğu gibi görürsek, görünende kilitlenirsek mananın kapısı kapanıyordu"

    ELİNE SAĞLIK KÜBRA...YİNE ENFES BİR YAZI OLMUŞ...

    YanıtlayınSil
  2. çok teşekkür ederim. aslında alıntıların her birine ayrı yazı yazmak gerekir.
    yazarların bizle konuştuğunu anımsatmaya çalıştım, seslerini duyarsak ne mutlu bize.:)

    YanıtlayınSil
  3. Kübra çok çok çok güzel olmuş,alıntıları çok güzel harmanlamışsın helal olsun yahu..=)İlhamının devamını diliyorum dostum..=)

    YanıtlayınSil

Yorum Kuralları:

1- Yaptığınız yorumun hakaret içermemesine dikkat ediniz.

2- Yayınlanacak yorumlarınızın yazı ile alakalı olmasına özen gösteriniz.

3- Yazım ve dilbigisi kurallarına dikkat ediniz.

4- Yukarıdaki kurallardan herhangi birine uymamanız durumunda, yorumunuz yayınlanmayabilir.